Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Ağustos '08

 
Kategori
Yolculuk
Okunma Sayısı
836
 

Her an bir mucize!

Her an bir mucize!
 

İçinizden ya da zihninizden geçen şeylere inanır mısınız?

Yoksa “Bu imkansız, mümkün değil” mi dersiniz? Mucizeler için küçük ya da büyük beklentilere mi sahipsiniz?

Siz bilseniz, hissetseniz bile, birileri size “hayır, olamaz” dediğinde bundan vazgeçer misiniz?

Ya da hayatınızın bir bölümünde bu Tanrı lütuflarının olabilirliğine olan inancınızı mı kayıp ettiniz?

Bilinmeyen yollar mı korkutuyor sizi?

Belki de bir kapıdan içeri girdiğimizde korkmamıza rağmen sadece işaretleri takip etmemiz gerekiyordur! Çünkü işaretler bazen bir insan, bir kitap, bir yazı, bir cümle, bir kelime, hatta bir şarkı, bir film, bir rüya, bir görüntü, bir ses veya bir söz olarak hayatımıza girip armağanımız olabilir!

Bir çalışma için doğa harikası Abant’a gitmiştim. Bu çalışma bir hafta sürecekti ve bazı bölümleri meditasyonu da içeriyordu. Çalışmanın dördüncü günü, sessizliğin içinde gözlerimi kapayıp meditasyona başladığımda bir imge oluştu.

Bir karaltı vardı, sadece gözlerini görebiliyordum, o gözler çitlerin arkasından beni izliyordu. Sessiz ve çok keskin bakışlara sahipti; sanki bir yanlış yapsam “yakaladım seni” diyecek gibiydi. Buna rağmen yürümeye devam ettim. İleride bir kapı gördüm, merakla o kapıya yöneldim. Bu kapı, küçük bir patika yol ile başlayıp ormanın derinliğine açılan bir kapıydı.

Ormana girdiğim andan itibaren, etraftan farklı hayvan sesleri duymaya başladım. Oradaki çiçek kokularını sanki içime çekebiliyordum. Ağaçların yaprak hışırtıları şarkı söyler gibiydi. Rüzgar hafifçe yanaklarımı okşuyordu. Bir yerlerden su sesini duyabiliyordum; güneş ise tüm sıcaklığıyla bedenimi sarmış, ışığıyla yolumu aydınlatıyordu ki o keskin bakışlı karaltı birden kayboldu.

Epey yürüdükten sonra bir derenin içinden geçtim ve hafif rampa bir yola çıktım. Yolun sonunda tıpkı güneşin rengiyle boyanmış, yanına ışığın beyazını da almış çift katlı bir evle (kendi tabirimle şatoyla) karşılaştım.

Merakla o eve doğru gittim, kapıyı çaldım, sadece pembe ayakkabılarını gördüğüm biri bana kapıyı açtı ve içeri davet etti. İçerisi sanki gökkuşağının tüm renkleriyle dekore edilmişti. İçimden “ne kadar güzel bir yer” diye düşündüm, ayakkabılarını gördüğüm şey beni evin içindeki merdivenlerden yukarı doğru çıkarttı.

Küçük bir odadaydık. Oda yeşilin tonlarıyla sarmalanmıştı. Beni bir koltuğa oturturken onun da karşımda oturduğunu hissettim. Sadece sesini duyabildiğim pembe ayakkabılı:

-Seni bekliyordum, dediğinde şaşırdım. Nedenini sordum, kısa ama büyük bir konuşma yaptık. Oradan huzurla ayrıldım.

İşte, o an gözlerimi açmak zorunda kaldım ve yine çalışma ortamındaydım.

Çalışma tempomuz yoğun olduğu için zamanımız sadece çalıştığımız mekan ile yattığımız yer arasında geçiyordu. Etrafı inceleme, gezme olanağı bulmak imkansızdı. Q akşam rahatsızlanmış olmamın ertesi günün fırsatına hazırlık olduğunu sonradan anladım.

O gün, yalnız kalmaya ihtiyaç duydum ve çalışma odasından dışarı çıktım. Kapının önünde oturup etrafıma bakınıyordum ki bulunduğum yerin biraz ilerisinde ahşap bir kapı dikkatimi çekti.

Kapı neredeyse düşmek üzere ve eskiydi. Çalılar önünü kapatmış, sanki gizlenmiş ve bulunmayı bekler gibiydi. Şaşkınlıkla kapıya doğru yöneldim. Kapı bana doğru açılırken küçük bir patika yolun varlığını fark ettim. O an, bir gün önceki görüntüleri hatırlayarak ve büyük bir merakla patika yola girdim.

Ağaçlar o kadar büyük ve görkemliydi ki ben küçücük kalıyordum. O an her hangi bir şey olsa, bağırsam bile sesimi kimse duymazdı, çünkü sesim de rahatsızlığım nedeniyle kısıktı. İçimdeki yalnızlık duygusu ve korkuya rağmen yürümeye devam ettim. Ne kadar yürüdüğümü hatırlamıyorum ama öyle bir an geldi ki o koca ağaçlar arkamda kaldı ve büyük bir yaylanın kucağında buldum kendimi. Bu, sanki karanlıktan aydınlığa geçiş duygusunu uyandırdı içimde.

İleride bir çoban, yanında ailesi ya da arkadaşları olduğunu düşündüğüm birkaç kişiyle çeşme başındaydı ve hayvanlarını otlatıyordu. Bir yandan da kuş ve koyun sesleriyle, köpek havlamaları birbirine karışıyordu. Onlara doğru yürüdüm ve çobana:

-Merhaba, burada bir şato varmış nasıl gidebilirim? dedim gülümseyerek. Cevap verdi:

-Şu yolu takip edin, ileride, dedi. İşin ilginç yanı kimse bana “Ne şatosu, neden bahsediyorsunuz, kimsiniz, niye soruyorsunuz?” diye de sormadı. Kısa ve özdü cevabı. Ama ben çok heyecanlanmıştım aldığım cevapla.

Gösterdikleri yoldan devam ettim, bu sefer yol ikiye ayrıldı. O sırada yaşlı ve bastonuyla yürümeye çalışan bir teyze gördüm ve aramızdaki mesafe uzak olduğu için ona seslendim:

-Teyzeciğim, ileride bir şato varmış, hangi yoldan gideyim?

-Yolun solunu takip et yavrum, solunu.

Sadece bu kadar, evet bu kadar.

O an aklımdan geçen tek şey, kalbimin yolunu izlememi söyleyen birinin karşıma çıkmış olmasıydı. Bu, içimde doğru yolda olduğumu hissettiren bir duyguydu.

“Ey Tanrım, işaretlerin!” dedim ve gülümsedim.

Yolun solundan bir müddet yürümeye devam ettim ki artık şaşırmıyordum... Evet evet bir dere çıktı önüme. Ayakkabılarımı çıkardım ve içinden geçtim. Dereyi geçtikten sonra yol üçe ayrılıyordu. Çalışma yerinden epeyce uzaklaştığımı, şu an bulunduğum yerden otoyola yakın olduğumun farkına vardım. Araç sesleri ile anlamlandıramadığım sesler yolun sağında çok yoğundu.

Şimdi ne olacaktı? Ortada sorabileceğim kimsecikler de yoktu. Burada yine kararı ben verecektim.

Düşündüm, yolun solundan gitsem büyük bir daire çizmiş olacak ve bulunduğum yere geri dönecektim. Yolun sağından gitsem orada yeteri kadar gürültü vardı ve aradığım şato orada olamazdı. Üçüncü, karşımdaki yol ise tüm sessizliği ve sakinliğiyle “buraya gel” der gibiydi. Ben de o yolu denemeye karar verdim. Bu yol hafif rampaydı ve ilerisi görünmüyordu.

O yolda yürümeye başladım. Bir müddet sonra gördüğüm şey karşısında irkildim. O an tüylerimin ürperdiğini hissettim. “Tanrım inanamıyorum, ” dedim kendi kendime. İçim içime sığmıyordu, içimden çığlık atmak geliyordu, gözlerimden akan yaşlara engel olamadım.
Evin çatısı göründüğü andan itibaren, hayalimde gördüğüm ev ile bu evin yapı benzerliği karşısında dondum kaldım.

Sadece renkleri farklıydı, benim gördüğüm ev sarı ve beyazdı, bu ev ise yeşil ve kahverengiydi.

O an, bu ancak bir “MUCİZE” olabilir diye düşündüm ve bu fırsatın bana verilmiş olmasından dolayı Tanrı’ya şükrettim.

O ev boştu, içinde tadilat vardı. Etrafını dolaştım, arka bahçeye gittiğimde kocaman bir SATILIK yazısıyla karşılaştım, maalesef o kadar param yoktu alamazdım. (Ama o ev hala benim :)

Bu, bir gün önce hayalmiş gibi görünen şeyin gerçekleşmesiydi. Ve biliyordum ki bu olayı birilerine ya da orada olan diğer arkadaşlarıma anlatsam buna inanmayacaklardı. Aslında birilerinin inanıp inanmaması belki de önemli değildi. Önemli olan bunu “Yaşamış” olmamdı.

Benim için bu bir “MUCİZE” idi. Görünmeyen, bilinmeyenin mucizesi!

Bazen tek bir yol yeterli gelmeyebilir,
Bazen ikinci bir yol da yeterli gelmeyebilir,

İşte o zaman denenecek bir üçüncü yol mutlaka vardır ve her an bir mucize çıkabilir!

Yolculuklarda buluşmak dileğiyle…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sizin çok güzel bir dünyanız var. Bundan çok eminim. Çünkü kendi dünyanızı kendiniz kurabiliyorsunuz. Paylaşım için teşekkürler.

Yüksel ÖNAÇAN 
 11.12.2009 13:55
Cevap :
gözlem ve hissiniz güzel teşekürler... ve dünyaya doğmuşsam elimden geleni yapmaya çalışıyorum. bu arada bütün yazılarımı okudunuz çok teşekkür ederim. saygılarımla...  11.12.2009 16:51
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 7
Toplam yorum
: 13
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 615
Kayıt tarihi
: 21.10.07
 
 

16 EKİM 1965 Kumluca doğumluyum. İyi ki doğmuşum.Sessiz ve yalnız zamanlarımın fazla olmasından dola..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster