Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Nisan '19

 
Kategori
Dünya
Okunma Sayısı
35
 

Her Şey Sahibini Bekliyordu…

Her şey sahibini bekliyordu hemen hemen her şey, ya da sahibini arıyordu hemen hemen her devirde. Neden bekliyordu, ya da neden arıyordu? Nedeni basitti, bekleyen kadar arayan da biliyordu bu gerçeği; her şeyin bir zamanı, dahası inşa edeni, tayin edeni, tenvir edeni vardı.

Her şey sahibini bekliyordu hemen hemen her şey, toprak yurt olmakla mezar olmanın arasındaki farkı tekrar hatırlatacakları bekliyordu, insan özgür olmakla köleliğin zilletini; mezar ölüleri bekliyordu diriltmek için, toprak dirileri çağırıyordu mezardan vatan olmak için, yurt olabilmek için.

Her şey sahibi arıyordu hemen hemen her devirde, neyi, nasıl yaşadığını anlamak için, nerede duracağını, hareket yönünün neresi olacağını öğrenmek için. Bu bir aidiyet duygusuydu, bekleyişi kadar arayışı da yıllar yılı sürecekti…

Her şey sahibini arıyordu hemen hemen her şey, kâğıt kalemi arıyordu, kalem de kâğıdı, acaba bizi bekleyen bir muhabirle, ya da muharrirle bulaşabilir miyiz diye.

Vaka giriyordu devreye, muhabir ya da muharrir kayıt altına alır mı, buluşacağı kâğıt ve kalemle, haberdar ederler mi şurada bir vaka olmuştur şöyle; üzülecek ertelemesin üzüntüsünü, sevinç duyacaklar da sevinçlerini… Vakanın ne olduğunun ne önemi var, her vaka bilinmek ister; böylesi bir bekleyişin ve de arayışın içinde olur kâğıtla kalemle muhabirle buluşuncaya kadar.

Her şey sahibi bekler, vaka bile henüz daha var olmadan vakanın kahramanlarını bekler, kentin dış mahallelerinden birinde bir köpek sesi işitilir, nereye koştuğu belli olmayan ayak seslerini bastırırcasına. Mahalle bekçisi düdük çalar, yoksa köpeğin bu uyarı dolu sessi, kaçan ayakların sesini bastıran sesi, bir vakanın habercisi mi?

Henüz daha uyumayan üç beş mahalleli pencerelerinden uzatır başlarını, neler oluyor, köpeğin havlaması ve peşinden gelen bekçinin düdük çalışı da neden?

Uyuyan mahallelileri de uyandırsak mı dedi içlerinden biri, bir diğeri vaka ne bilmiyoruz ki henüz, uyandırsak, neden uyandırıldıklarını nasıl izah edeceğiz diye karşılık verdi hemen. Üçüncüsü atıldı; köpek havladı, bekçi düdük çaldı, mutlaka bir şeylerin habercisi olmalı, uyandırmazsak neden haber vermediniz diye bahane üretirler vaka gerçeğe dönüştüğünde dedi.

Bu arada ortalık aydınlanmaya başladı, biraz sonra güneşin ilk ışıklarıyla vakanın ne olduğu anlaşılacaktı. Böylece kentin dış mahallelerinden birinde başlayan uyanış, diğer dış mahallelere yansıyacak, oradan da iç mahallere sirayet edecekti.

Derken vakayı kayıt altına alacak muhabirlerin koşuşturması, siren sesleri, itfaiye ve ambulans araçlarının yüksek dozlu sesleri devreye girecekti…

Muhabirler vakayı kayıt altına aladursunlar, arama kurtarma ekibi de çoktan girmişti devreye. Ama kentin asayiş ve güvenliğinden sorumlu bir zatı muhterem yaklaştı muhabirlerin yanına, günaydın çocuklar, vakayı kayıt altına almıyorsunuz değil mi dedi afiften, sonra muhabirlerin garip bakışları arasında sürdürdü konuşmasını, kent ahalisinin bu vakadan haberi olmamalı, yoksa uykuları kaçar.

Muhabirlerden biri vakanın ne olduğunu sağır sultan bile duydu, kent ahalisiyle vakayı buluşturmasak, ötelemiş olmayacak mıyız, üzüleceklerin üzüntüsünü, sevineceklerin sevinçlerini diye karşı çıkar gibi oldu.

İç mahalleler, bütün dünya kentlerinde ortak çalışıyor, resmi ağızdan duyurulmadığı sürece; dış mahallenin birinde birkaç bina çökmüş, birkaç kişi ölü, birkaç da yaralı var, der geçeriz, öyle değil mi?

Kentin asayiş ve güvenliğinden sorumlu zatı muhtereme, itiraz etti anında vaka karşısında üzüleceklerin üzüntüsünü, sevineceklerinin sevinçlerini ötelemek doğru olmaz diyen muhabir. İç mahalleler, bütün dünya kentlerinde ortak çalışıyor diyorsun; ama uykularında çıkardıkları çatırtı patırtıyı da yok sayacağız öyle mi?

Köpeğin havlamasını, kaçan ayakların sesini, bekçinin düdüğünü ve de vakanın acayip vaziyetini yok saymak ne derece mümkün?

Biz muhabirler kayıt altına almasak da tarih kayıt altına alıyor, işlevsiz hale gelen devletleri; çoktan hak ettikleri sayfasına çağırıyor. Köpeğin havlaması, kaçan ayakların sesi, bekçinin düdüğü çoktan duyurmuştur, uykularında çatırtı patırtı çıkaranlar da çoktan yakayı ele vermiştir.

Tarihin koyduğu noktanın resmi açıklaması olmaz, tarihin açılan bugünkü sayfasına bakmak yeterlidir, çöktüğünü dile getirdiğin her bina, çoktan çökmüş devletlerin somutlayanıdır o kadar. Birkaç kişi ölü, birkaçı da yaralı deyişin de çaresiz halkların birbirine benzeyen serüvenleri değil mi?

Bu ifadeler karşısında kentin asayiş ve güvenliğinden sorumlu zatı muhterem, bir an donup kaldı. Belli ki muhabirin açıklamaları hoşuna gitmemişti, hafiften yutkunur gibi oldu, ne söyleyeceğini ve nasıl söyleyeceğini kestiremedi. Ruhu, bedenini çoktan terk eden bir mevta gibi yığıldı oracıkta, çöken binalardan birinin bitişiğinde, kentin asayiş ve güvenliğinden sorumlu zatı muhterem.

Vaka buydu, köpeğin havlayışı, kaçan ayakların çıkardığı ses, bekçinin düdüğü, henüz daha uyumayan mahallelinin “bir, iki, üç, dört, beş…” başlarını pencerelerden gösterişi; siren, itfaiye ve ambülans araçlarının yükselen sesi.

Her şey sahibini bekliyordu hemen hemen her şey, ya da sahibini arıyordu hemen hemen her devirde. Mezar, dirilecekleri bekliyordu, toprak mezardaki dirilerle, devrilen sahnenin ölülerini…

Her şey sahibini bekliyor ve de arıyordu: Çanakkale, Sarıkamış, Hicaz, Yemen, Irak, Suriye, kanal şehitlerini arıyordu. İnönü, Sakarya, Kocatepe,  Dumlupınar şehitlerini bekliyordu; bu yüzden Ankara’nın bahtı karaydı.

İstanbul ise sandıksız bir geleceği bekliyor, böylesi bir geleceğin muştulu arayışında, asırları aşan aklıyla, tecrübesiyle, birikimiyle. İnsanlığı, merhamet duygusu zemininde, hukukun üstünlüğünde, yaratılmışı yaşattığın sürece medenisin anlayışı ve de kavrayışı içinde; insanlığın henüz daha ölmediğini cümle âleme duyuracak bir bekleyişin içinde…

Beklenen zamanın eşiğinde, kapısında; nice bekleyiş ve arayış içinde olanların sinesinde… Allah, nurunu tamamlayacaktır, kuvvetin değil, hakkın üstün tutulacağı bir medeniyet çizgisinde. İstanbul, böylesi bir medeniyetin hem enlemi, hem boylamı, hem de takipçisi olacaktır.

İstanbul’un bekleyişi, aynı zamanda insanlığın da bekleyişi...

Hiç şüphesiz her bekleyiş, aynı zamanda bir arayıştır; bu yüzdendir hemen hemen her şeyin sahibini bekleyişi, ya da sahibini araması hemen hemen her devirde.

Tıpkı günümüzde olduğu gibi.

Rıza Üsküdar

26 Nisan 2019/Eskişehir

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 3430
Toplam yorum
: 2176
Toplam mesaj
: 195
Ort. okunma sayısı
: 574
Kayıt tarihi
: 15.08.06
 
 

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih bölümü mezunuyum. Öğretmenliğim sırasın..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster