Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Mayıs '18

     
    Kategori
    Engelli Eğitimi
    Okunma Sayısı
    88
     

    Her Şey Su ile Başlar ya da Hellen Keller

    Her şey su ile mi başlar? Evet. Helen Keller’e göre her şey su ile başlar. Güneşli bir gün öğretmeni Bayan Sullivan onu kuyunun başında su çekenlerin yanına götürür. Keller’in bir elini suyun altına koyar. Diğer eline de yavaşça su (water) yazar. Daha sonra hızlı yazar. Keller bütün dikkatini öğretmeninin parmak hareketlerine verir. Öğrendiği bu şey SU (water) onun zihninin tozlanmış perdelerini kaldırmaya yeter. Bu sözcük onun ruhunu uyandırır. İçi birden öğrenme isteğiyle dolar.

    Eserde Helen Keller kendi hayat hikayesini anlatır. Keller Alabama’da doğar. (1880-1968). Küçükken geçirdiği hastalık nedeniyle dünyası kararır ve hiç bitmeyecek bir sessizliğe bürünür. Görmemesi ve duymaması onu hırçın bir çocuk haline getirir.

    Annesi ve babası onun için ellerinden geleni yapar. Konuşamasa da derdini onlara rahatlıkla anlatabilir. Örneğin, “kafasını birkaç kere sallamak” “hayır”, “bir kere sallamak” “evet”, “çekmek” “gel”, “itmek” git”, demek gibi buna benzer hareketleri, kelimelere dökemediği düşüncelerini, vücut dilini kullanarak anlatır. Ama yine de Keller’in eğitilmeye ihtiyacı vardır. Babası bunu erken fark eder ve onun eğitimi için öğretmenlerle irtibata geçer. Kısa bir zaman sonra Keler’in hayatını değiştirecek öğretmen bulunur. Bu kişi Bayan Sullivan’dır.

    Bayan Sullivan sabırlı ve neyi ne zaman öğretmesi gerektiğini iyi bilen bir öğretmendir. Eğitime başladıktan kısa bir zaman sonra, Keller’de büyük değişmeler görünmeye başlar. Artık Bayan Keller derdini anlatamayınca sinirlenmemekte ve öfkesini kontrol edebilmektedir.

    Bayan Sullivan Keller’in eğitilmesinde büyük rol üstlenir ve bunu özveriyle yerine getirir. Bayan Sullivan onu lise hatta üniversite hayatında bile yalnız bırakmaz. Onunla derslere girer ve hocanın anlattığı konuları avucuna yazar.

    Bayan Sullivan’ın bu fedakarlığının belki bir tarifi yok ama bunun yanında Keller’in gayret ve çabaları takdir edilmeye değer. Keller, elleri ile dokunarak eşyaları beynine kazır. Sonu gelmeyen tekrarlar, ardı arkası kesilmeyen sorular sorarak aldığı cevaplarla küçük dünyasını aydınlatır. Dünya onun için “renksiz”, aynı zaman da “sessiz” dir. Bütün engellere rağmen eğitimini normal insanlarla almayı başarır ve onlarla beraber bitirir. Birkaç dil öğrenir. Bu diller İngilizce, Almanca, Latice ve Yunanca’dır. Ama en çok sevdiği ve aynı zaman da başarılı olduğu dil Almanca’dır. Bir de Braille (kabartma yazı) alfabesiyle yazılmış kitapları okumayı çok sever. Hatta onları tekrar tekrar okumaktan zevk alır.

    Kellen hayatı boyunca unutamayacağı o güzel çocukluk günlerini karartan yazma hevesini kıran bir olay yaşar. Keller, Bay Anagnos’a doğum günü hediyesi olarak bir hikaye yazar ve bu hikayenin adını Buzlar Kralı koyar. Bay Anagnos bu hikayeyi çok beğenir. Perkins Enstitülerinin raporlarının birinde yayınlar. Buraya kadar her şey güzel gider. Fakat bu hikayenin Keller doğmadan önce bir yazar tarafından Buzlar Perileri adında yazıldığı ortaya çıkar. Oysaki küçük Keller’e bu hikaye okunmuş fakat o kendisine bu hikayenin okunduğunu unutmuştur. Beyni bu hikayeyi istemsizce kaydetmiş ve zamanı geldiğinde kaleminden dökülüvermiştir. Bu olay Keller’i yalancı durumuna dücşürür ve artık kitaplara yaklaşmaya korkar. Fakat çocuklara özgü bağışlayıcılık duygusu, yaşadığı bu kederli günleri ona unutturur. Keller’in başına gelen bu olay onun ne zorluklar çektiğini anlatmaya yeter.

    Keller, çocukluğundan başlayarak, üniversite hayatı boyunca bizlere neler yaşadığını anlatır. Hatta hissettirir. Bir okuyucu olarak Keller’in kitabı, kendisine yardımcı olan insanların isimlerini tek tek sayması ve onlara teşekkürü bir borç olarak bitirmesi biraz hafif kalır. Okuyucuyu tatmin etmez. Belki de Keller kitabını, “görmeyen” ve “işitmeyen” bir insan olarak kendisini nereye ulaştırdığını, neleri elde ettirdiğini ya da hepsinden öte ona bir anneden fazla şefkat gösteren, gören gözü duyan kulağı olan Bayan Sullivan’a kitapta hak ettiği yeri vermeliydi. Çünkü Bayan Sullivan onun hayatında sıradan bir öğretmenden farklı bir yerde durmaktaydı.

    Sıradan bir öğretmen öğrencilerine bir şeyler öğretmek için çabalar. Bayan Sullivan, Keller’e görmeyi, duymayı, hepsinden öte yaşamayı öğretir. Elbette bu sıradan bir bilginin öğretiminden farklıdır. Ve bunu sıradan bir öğretmen yapamaz. Daha çok zaman ve daha çok emek ister. Bayan Sullivan’da ise, bunun ikisi de vardır. Keller’e büyük bir sabırla yaklaşır. Böyle bir öğretmenle karşılaşmak, büyük bir şans olmanın yanında, Keller de bu şansı çok iyi değerlendirir.

    Normal bir insanın bile ortaokul, lise ve üniversite bitirmesi büyük bir başarı olarak algılanırken, görmeyen ve işitmeyen bir insanın bunu yapabilmesi, başarının da ötesinde bir şeydir. Çünkü O, bu dünyayı parmaklarıyla dokunarak anlıyor ve anlamlandırıyor.

    Bayan Sullivan bunu başarabileceğine inanıyor ve aynı zamanda Keller’i de inandırıyor. İnanmak başarmanın ilk basamakları değil mi zaten.

    Keller’in bu örnek yaşamından, hiçbir engeli olmayan bizler hakkımıza düşen dersi almalıyız…

    Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

     
    Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
    Toplam blog
    : 1
    Toplam yorum
    : 0
    Toplam mesaj
    : 0
    Ort. okunma sayısı
    : 88
    Kayıt tarihi
    : 05.05.18
     
     

    İlahiyat fakültesi ögrencisiyim. Lisans ögrencisiyim. Kitap okumayı severim. ..

     
     
    Yazarı paylaş
    • Tümünü göster