Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Ekim '12

 
Kategori
Ben Bildiriyorum
Okunma Sayısı
548
 

Her yıl Ekim ayının 4.günü “Hayvanları Koruma Günü” olarak kabul edilmiştir.

Her yıl Ekim ayının 4.günü “Hayvanları Koruma Günü” olarak kabul edilmiştir.
 

'o ki yarattığı her şeyi güzel yaratmıştır.' ( secde: 7) 'hayvanları da o yaratmıştır' ( nahl: 5)

"ALLAH (c.c) der ki; Hayvanlar benim sessiz kullarımdır. Onlar şimdi zulme susuyorlar ama hesap günü konuşacaklardır!.."

Anlatılanlara göre peygamber efendimizin kedisinin ismi Müezza ' dır.. Hz. Muhammed kedisi Müezzayı o kadar çok severmiş ki, Müezza bir gün sedirde oturan Hz. Muhammedin giysisinin ucunda uyuya kalınca kediye kıyamayan Hz. Muhammed, giysisini keserek sedirden kalkmayı tercih etmiş.

"Dört ayak üzerine düşme" nin sırrı olarak aktarılan peygamberimizin bir kedinin sırtını sıvazlaması kıssası!

Hayvanlar, duyu ve hareket yetenekleri olan canlılardır. Hayvan dostları ilk kez İngiltere’de 1822 yılında bir araya geldiler. Hayvanları korumak, insanların hayvanlara iyi davranmalarını ve hayvanların daha iyi koşullarda beslenme ve korunmalarını sağlamak amacıyla Hayvanları Koruma Birliği’ni kurdular.

Yurdumuzda Hayvanları Koruma Derneği 1908 yılında kuruldu. Aynı amaçlı dernekler birleşerek Hollanda’nın başkenti Lahey’de Dünya Hayvanları Koruma Federasyonu’nu oluşturdular. 1931 yılında toplanan bu kuruluş 4 Ekim’i Hayvanları Koruma Günü ilan etti.(alıntı)

Hava iyice soğumuştu. Çok üşüyorlardı. Anne olarak o bu kadar üşürken minikleri ne yapsındı? Onlar yeni doğmuşlardı, çok büyük değillerdi.

Bir çok defa canı yanmıştı. Üstüne saldırmışlardı. O istemeden ona sahip olmuşlardı. Sonra hep uyumuştu. Halsizleşmişti.

Evin hanımı son zamanlarda yaptığı her şey için ona bağırıyordu. Onun sevmediği yemekleri yemesini istiyordu. Artık istenmiyordu. Bunu biliyordu hâlbuki burası onun eviydi. Bu minderi seviyordu. Bu odayı seviyordu, bu lambayı, masayı, koltuğu seviyordu. Evin hanımını da çok seviyordu.

Onun kokusuna bayılıyordu. Onun kucağında yatmayı ne çok severdi. Küçükken hanım bunu çok yapıyordu, şimdilerde ise az değil artık yoktu. Ne olmuştu ona büyüdükçe çirkinleşmişmiydi?

Asabi de değildi, hiç sesini çıkarmazdı. Bazen bir odada tek başına çok uzunca kalırdı. Gece karanlıkta, kışın soğukta yazın sıcakta olurdu. Olsun onun eviydi, onun hanımıydı, onun ailesiydi sesini çıkartamazdi ki…

Seviyordu zaten onu da onunla olan her şeyi de.

Sonra bir gün dolaşmaya çıktı, başına gelenler o zaman geldi zaten. Eve geldikten sonra yattı. Çok yattı. Hanımı birkaç kez sordu:

“Senin neyin var hastamısın durmadan yatıyorsun? Hastaysan istemem seni kapı dışarı atarım.”

Yok, hasta değilim. Biraz uykum var.

Oysa hasta gibiydi. Bilmediği tanımadığı şeyler oluyordu kendinde, ne olduğunu bilmediğinden korkuyordu. Çok korkuyordu.

Sonra anlamıştı.

Bunu hanımdan nasıl saklayacaktı. O kızardı. Onu sokağa atarmıydı gerçekten. Her zaman bir boğaz bana fazla derken doğumdan sonra ne diyecekti. Çok üzülüyordu. Hasta gibiydi. Sonra aklına bir şey geldi. Hanımın kızı hamile olduğunda hanım onu sevmişti, karnını okşamıştı, ona durmadan süt içirmişti. Eee o zaman kızmazdı. Keyiflendi yattı.

Zaman geçti ama hanım onu kucağına almadı, hatta büyüyen karnını hiç okşamadı. Sonra bir gün bağırdı.

“Sen gebe mi kaldın?”

Ona vurdu? Durmadan vurdu. Sonra bağırdı.

“Sen bana fazlasın seninle uğraşamıyorum doğurduğunlamı uğraşacağım. Haydi çık git evimden.”

“Çıkıp gideyim mi? Nereye? Ben bebekken geldim buraya bir yeri bilmem ki dışarıda hiç kalmadım ki, karanlıktan korkarım, ben kendime yemek bulamam ki, ben kendime bakamam ki, söz daha az yiyeceğim, söz hiç sesimi çıkarmayacağım. Söz ne isterseniz onu yapacağım. Beni dışarı atmayın. Ben ne yaparım dışarılarda. Korkarım.”

Hanım eskisi gibi değildi. Sinirliydi. Beybaba öldükten sonra her şeye kızıyordu. Beybaba ne çok severdi onu. O getirmişti zaten onu bu eve. O gidince kendi de gözden düşmüştü. Şimdi de kabahatliydi, gebeydi. Sokağa atılacaktı.

Ağladı yalvardı. Gözlerinden yaşlar sicim gibi akıyordu. Hanım sinirliydi. Durmadan tekrarlıyordu. Üstelik tiz ve kötü bir sesle:

“Ben kendime bakamıyorum, sana ve karnındakine nasıl bakayım.”

Sonra sık – sık söylediği bu sözleri gerçekleştirdi.

“Haydi – haydi dışarı…”

Kapının önünde bulmuştu kendini.

Nereye gidecekti? Bilmiyordu ki. O hiçbir yeri bilmezdi. Hiç evden çıkmazdi ki arada bir hanım onun dışarı çıkmasına izin verirdi oda uzaklaşmadan ve hava aydınlıkken...

Hava soğuktu, üşüyordu. Ağladı. Yalvardı. Bekledi. Hanım kapıyı açmadı. Çok ağladı, çok yalvardı hanım kapıyı açmadı. Sonra hanım bir gün çantası kolunda dışarı çıktı.

Sevindi. Çok acıkmıştı ki hanım ona yiyecek verecekti, içeri alacaktı. Ama öyle olmadı. Hanım bir de üstüne bağırdı.

“Sen hala burada mısın? Git buradan, git kendine bir kapı bul. Ben kızımın yanına gidiyorum.”

Gitmişti…

Ne yapacaktı. Çok acıkmıştı, çok üşüyordu. Sonra kapıcı geldi. O hanımdan daha çok kızdı ona. Bağırdı.

“Def ol git. Hanım seni istemiyorsa ben hiç istemem.”

Dışarı atılmıştı, artık tamamen dışarıdaydı…

Dizleri titriyordu, yürüyemiyordu. Başı dönüyordu çok acıkmıştı. Nereye gidecekti?

Biraz yürüdü.

Yağmur çok yağıyordu. Islandı. Çok ıslandı. Titriyordu… Kapalı bir yer gördü. Oraya gideyim bekleyeyim dedi. Bir anda karnına büyük bir ağrı saplandı.

Çok ağrıyordu. Nefesi kesildi. Ağrı artıkça arttı. Dayanılmazdı. Ağrı hiç geçmiyordu. Saatler geçiyordu ağrı devam ediyordu. Gücünün tükendiğini biliyordu…

Bir süre sonra; doğum gerçekleşti. Canından can çıkıyordu. Avazının çıktığı kadar bağırıyordu. Bir – iki – üç derken yedi tane ayrı – ayrı ses duydu. Onları göremedi bile gözleri karardı.

Kendine geldiğinde ona yapışmış yavruları gördü. Çok açtılar, ağlıyorlardı…

Onları görmek ona güç verdi. Bebekleri memelerini bulmuştu. Sütünü istiyorlardı. Birden bağırdı. Günlerdir açım ya sütüm olmazsa… Bebekler emiyorlardı. Sonra süt gelmeye başladı. Azdı ama onlarda çok küçüktü. Tek kötü olan onun çok halsiz olmasıydı, dayanıksız olmasıydı.

Hava dahada soğuyordu… Rüzgâr zalimce esiyordu. Bu kadar üşürken bebeklerinin titremeleri hiç bitmeyecekti. Bir ses duydu.

“Şunlara bakın çok güzeller. Biri benim olsun, ne olur anne biri benim olsun.”

“Tamam, acele etme yeni doğmuşlar. Böyle zamanlarda anneleri saldırgan olur ısırabilir.”

“Ben istiyorum.”

Düşündü. Ben anneyim ne güzel.

Düşündü ben neden ısıracağım onları. Bebeğimi sevecekler diye…

Kadın sordu:

“Hangisini istiyorsun?”

“Şunu şunu bak siyah beyazlıyı”

“Tamam.”

Kadın uzandı bebeği aldı.

O kadına ve bebeğine bakıyorken olan oldu.

“Ne oluyor? Ne yapıyorsunuz?”

Arabaya binip uzaklaştılar. Arkalarından baktı. Ağlamaya başladı. Bebeğini almışlardı. Düşündü.

“Belki de iyi oldu. Ona kendisine verdikleri gibi bir ev vereceklerdi.

Birden kalbinin sıkıştığını issetti… Bağırdı.

“Sonra da benim gibi dışarı atarlarsa!”

Ağlamaya başladı. Bebekleri ona iyice yaklaştılar. Titriyorlardı. Sütü tükenmişti herhalde… Bebekler çok bağrıyorlardı. Gece karanlık ve soğuktu.

Bir ayak sesi duydu. Korktu. Bebeklerini alacaklardı. Belki yine birini alacaklar diye düşündü. Bir kadın sesi:

“Ah canım benim. Yeni doğum yapmış. Bunlar ıslaklar üşümüşler. Bebeklere bak hepsi birbirinden güzel. Anneleri sultan gibi…”

Kendine mi diyordu… Bebeklerini alacaktı herhalde.

“Yapma dedi, ne olur yapma, birini de sen alma…”

Takatı bitti. Başı yere düştü.

Ağlıyordu…

Bir sıcaklık duydu. Huzurlu mırıltılar duyuyordu. Gözlerini açtı. Bir minderin üstündeydi o ve yavruları. Minder güzel bir sepetin içindeydi. Burası sıcaktı.

Yanındaki minderde çok güzel bir kadın melek gibi onlara bakıyordu.

“Günaydın hanımefendi evime hoş geldiniz. Yalnızlığımı bitirdiniz. Süt koydum tabağa haydi önce sütünü iç sonra dinlen ve mama vereceğim. Seni iyi beslemem lazım sultanım, bu kadar çocuğa süt vereceksin.”

“Bizi sokağa atmayacak mısın?”

Güzel kadın onun sırtını okşuyordu…

“Sultanım, burada rahat mısın, minderine alışsan iyi olacak. Senden önce çok sevdiğim birinin minderiydi. Onu kaybettim, çok üzüldüm seni ve yavrularını kaybetmemek için elimden ne gelirse yapacağım. Yarın veterinere gideceğiz.”

“Rüya bu dedi. Rüya bu gerçek olamaz…”

Gerçekti.

Onların da evimizde, hayatımızda, sokaklarımızda, parklarımızda, komşularımızda yaşama hakları vardı.

Bu dünya sadece biz insanların değil… Tüm canlıların. Hayvanların bitkilerin.

Bu sadece bir kedi için tabi ki geçerli değil. Köpekler için olduğu kadar bütün hayvanlar için geçerli…

Onlar da canlı, bizim kadar hakları var…

Sadece hayvanlar oyuncak değildir.

Onlar canlıdırlar, duyguları var, sevgiyi biliyorlar. Onları istediğiniz zaman sokağa atamazsınız.

Nazan Şara Şatana

www.facebook.com/nazansara.satana.5

http://twitter.com/#!/nazansarasatana

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 1580
Toplam yorum
: 112
Toplam mesaj
: 11
Ort. okunma sayısı
: 4734
Kayıt tarihi
: 09.12.10
 
 

Turizmci; Genel müdür Yazar ; Romanlar, senaryolar müzikkaller... Sinema filmleri, TV filmleri.....

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster