Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Şubat '20

 
Kategori
Psikoloji
Okunma Sayısı
68
 

Herkes Kendince Kilitlenmiştir

 
 
Bert Hellinger'i duymayanınız var mı bilmiyorum. Güney Afrika'da Zulu'larla tanıştığında katolik bir misyon üyesiydi. 16 yıl boyunca onlarla birlikte yaşadı. Geçirdiği dönüşümü şöyle anlatıyor;

''Gelişimim, içinde yer aldığım misyonun ötesine geçti. Bir çatışmayla ayrılmadım. Kimseyi suçlamadım. Ama benim için geçmişte kaldı. İnanç da öyle. Gelişimim onu da aştı. Bu, artık geçmişimin bir parçası. Çoğu açıdan hala olumlu etkileri var üzerimde. Ama ona asılı kalmıyorum.

Misyonerken ben de yoksullara yardım etmeyi düşündüm. Yardımın yerine ulaşıp ulaşmadığını ve diğerleriyle uyum içinde olmadığında ne kadar tehlikeli olduğunu gözlemleme olanağım oldu. Özellikle diğerlerine karşı büyük bir saygıyla verilmediğinde..

Güney Afrika'da bir devlet üniversitesinde okudum. Hiçbir inanca bağlı olmasa da öylesine iyi insanlarla karşılaştım ki duyduğum şaşkınlığı hala hatırlıyorum. Önceden insanın ancak inanç sahibiyse iyi olabileceğini sanırdım. İnancın, insanı doğru yolda tuttuğunu, ahlaklı kıldığını.. Ama bu doğru değil. Tersine inanç sahibi olmayan ama çok daha duyarlı pek çok insanla karşılaştım. İnsani takdir ve saygının ne olduğunu böyle deneyimledim. Orada bir noktada durdukları için değil, kişi başkalarına saygı duymalı ve sevmeli.''

Helllinger, Zulu'ların kendisine verdiği ilhamla 'Aile dizimleri' adını verdiği bir yöntem geliştirdi. Almış olduğu felsefe, teoloji ve pedagoji eğitimini aşarak kendisine derinlikli bir psikoterapist olma niteliğini kattı. Kendi ifadesiyle geliştirdiği yöntemle ilgili şöyle diyor,''sistemik aile terapisinde söz konusu olan, kişinin geniş aile çevresi içinde kendisinden önceki aile bireylerinin yaşam çizgilerine takılı kalıp kalmadığının, onların kaderleriyle kilitlenip kilitlenmediğinin ortaya çıkarılmasıdır.''

Hellinger'e göre 'bazı duyguların dibi yoktur; tamamlanamayarak insanı tüketirler.' Kendisi, bunlara 'ikincil duygular' diyor. 'Birincil duygular' ise genelde kısa, güç verici ve belli bir duruma uygun tepkilerdir. İkincil duygular, kişinin acı veren bir gerçekle yüzleşmesini engeller ve daha derin bir duyguyu örter. Örneğin acıyla yüzleşmektense öfkelenmeyi tercih eden kişinin durumunda olduğu gibi..

Önceki kuşakların işlediği kötü edimlerin, çocuklar ya da torunların hayatlarında olumsuzluklara yol açtığı bugün bir 'Gerçek' olarak yaşamın akışında yerini almış durumda. Bunun farkında olan ya da olmayan insanlar var. Aile, tüm duygularıyla, sağlıklı ve sağlıksız tüm yönleriyle daha önceki kuşakları da içine alan bir sistem, kendi içinde bir yapı. Aile dizimi, herkesin aidiyet hakkı olduğunu en başta kabul eden bir yaklaşımla danışanı Gerçek'i görmesi için harekete geçiriyor; daha büyük gerçeği göremese de ailenin içindeki kendi gerçeğini, kendi çizgisini... Hellinger'in ifadesiyle 'yerliler bunu bir törenle yapıyor. Biz psikoterapiyle yapıyoruz. İşlem ve etki arasında büyük bir fark yok.'

Hellinger'in terapinin ve aile diziminin çözüme ulaşması için sayısız izlenimlerinden çıkardığı bir sonuç var; bizim algılayabildiğimizin dışında derin güçler olduğu ve bu güçlerin bir düzeni olduğu. Düzendeki bozulmanın ise koşulsuz, şartsız telafi edilmesinin gerekliliği ve olmazsa olmazı. Bu dolaşıklığı ise sadece tek bir şey açıyor; sevgi..

Hellinger, diğerleriyle çalışırken işe yaradığını fark ettiği bu düzene giden yolları gösteriyor. Ve bu yolların hepsinde en derin düzeyde çözümü, özgürlüğü ve huzuru getiren bir tek güç olduğunu fark etmiş; SEVGİ...

Kendi ifadesiyle ''Kişi, nasılsa öyle ve zorunlu olarak öyle kabul edildiğinde deneyimlenir en derin sevgi. Böyle, olması gerektiği gibi doğrudur. Asıl sevgidir bu. Birisini kucaklamak filan değil. Bu son derece yüzeysel birşey olurdu.

Sevgi bir edinimdir. Eylemden ve insanın kendi sınırlarını deneyimlemesinden gelir. İyi gibi kötüde de sınırlarımız var. Bu sevgi, temelde yalnızca herşeydeki farkların altında derin bir ortaklık olduğunu görmektir.

Sevgi, en derin güçlerle uyum içindedir. Onu kurcalamak istemeksizin, ona derin bir şekilde bağlıyımdır. Başkalarını nasıl kendi tarzları içinde takdir ediyor ya da kabul ediyorsam ortaya çıkarmak istemeksizin sır olanı da kabul ediyorum. Tam da aradaki bu mesafeyi bırakarak onunla bağlantı içinde oluyorum.''

Ne de olsa yedi kuşak öncesi ile etkileşim halinde imişiz. Bu hayatta salt kendi hayatımızı yaşadığımızı düşünürken bak sen şu işe!

Aşağıda, Bert Hellinger'in zihnimi açan ve beni çok etkileyen kimi çalışma, tespit ve paylaşımlarını 'Kabul Etmenin Özgürlüğü' adındaki kitabından kendi ifadeleriyle aktardığım yazı dizisinin ilkini bulacaksınız. Okuyucunun da zihnini açması dileği ile...

                                                                                    *
'Dehşet verici bir örnek verebilirim size. Bir zaman önce büyük bir karmaşa yaşayan bir avukat geldi. Ailesini araştırmış, şunları ortaya çıkarmıştı; büyükbüyükannesi evli ve kocasından hamileyken başka birisiyle tanışmış. Bunun üzerine ilk eşi 31 aralık günü yirmiyedi yaşındayken ölmüş. Cinayete kurban gittiği kuşkusu varmış. Daha sonra bu kadın ölen kocasından miras kalan çiftliği, ondan olan oğluna değil, sonraki evliliğinden olan oğluna bırakmış. Büyük bir haksızlık.

Bu arada aileden üç erkek, 31 aralık günlerinde ve yirmiyedi yaşlarındalarken canlarına kıymışlar. Avukat, bunu ortaya çıkardığında kuzenlerinden birinin yirmiyedi yaşına girdiğini ve 31 aralık gününün de yaklaşmakta olduğunu fark etmiş. Uyarmak üzere ona koşmuş. Kuzenini kendini vurmak üzere bir tabanca satın almış halde bulmuş. Kilitlenmeler işte böyle çalışır.

Kilitlenme, ailede birisinin bilinçsizce kendinden daha önceki bir bireyin yaşam çizgisini, kaderini yeniden üstlenip yaşaması demek. Ailede, önceki kuşaklardan  birisi bir haksızlık yaşadığında grupta karşı konulamaz bir dengeleme, telafi gereksinimi doğuyor. Daha önceki kuşaklarda yaşanmış haksızlık düzeltilmesi için daha sonraki kuşaklardan birinin acısını çekeceği biçimde yeniden sergileniyor. Ancak bu tür bir tekrarlama hiçbir zaman hiçbir şeyi düzeltmiyor.

Ruhun çok derin düzlemlerinde bir denge-telafi gereksinimi var. Bunun önemli bir işlevi daha var; değiş-tokuş ve dayanışmayı sağlaması. Denge gereksinimi, birlikte yaşayabilmemiz için bize verildi. Bu çerçevede anlamlı ve gözetilmek zorunda. Kişinin kilitlenip kilitlenmediği ortaya çıkarılmadığında, olumsuz olanın dengelenmesinin gözetilmemesi, kötü sonuçlar doğurur. Karşımdakinden durumun yeniden düzeltilmesi için birşey istediğimde ilişki yeniden düzene girebilir. İyi gibi, kötünün de dengeli olma zorunluluğu çoğu kişinin anlamadığı bir derstir. Sevgiden hareketle iyiyi biraz daha fazlası, kötüyü ise biraz daha azıyla karşılarım; dengeyi sağlamak için.

İyinin bilincine vicdan yardımıyla varılamaz. Kişinin doğrulamaya kalkışmaksızın köklerini tanımasını çok güzel buluyorum. Bu anlamda vicdani değil davranışım. Daha çok algılamak, bakmak, değer bilmekten geçer bu yol. Vicdan, daha büyük bir bağlamda bize neyin iyi neyin kötü olduğunu söylemiyor; daha yukarıda bakmak lazım. Ancak vicdanın dar kalıbını geride bıraktığımda herkesin kendince bağlı olduğunu, iyi ve kilitlenmiş olduğunu görebilirim. Kişinin bir kilitlenme nedeniyle yaptığı kimi zaman çok kötüdür, oysa yalnızca kilitlenmiştir o. O zaman pek çok değer yargısı susar. Bu, idraktir.

Bir zor eğitilebilir kızlar yurdunda, kızlar ve anababaları için bir kurs vermiştim. Bütün dizimlerde aynı dinamikle karşılaştım; 'sen gideceğine ben giderim.' Daha önce kimse, kızların anababalarını ne kadar sevdiğini fark etmemişti. Bu gün ışığına çıktığında eğitimci ve terapistler çok etkilendiler. Kızların gerçekte ne yapmakta olduklarını ve neden kötü davrandıklarını birden anlamışlardı. Örneğin uyuşturucu bağımlısı oluyorlardı; baba ya da annenin gitmemesi için ölmeyi istemenin bir biçimidir bu. Kızlardan biri kendini yurdun damından atmıştı. Ancak dizimde babasının ölmek istediği açıkca görüldü. Babası da ölen kendi babasını izlemek istiyordu. Çocuk içsel olarak babasına 'sen öleceğine ben öleyim' demekteydi.''

Burada çocuk, arkaik düzlemden kaynaklanan bir gereksinimi yaşamaktadır. Yaşadığı, 'yükü ben taşırsam babam kurtulur' anlamındadır. Bu ortaya çıkarıldığında iyileşme olanağı vardır. Yaşanan dinamik ortaya çıkarıldığında çocuğa, acısının başkalarına yardımcı olmadığı gösterilir. Acısı, onu ölümüne bağlayan güçlülük fikrinden vazgeçirmek zorundadır. Daha yüksek bir düzlemde sevmek zorundadır. Şöyle demek zorundadır 'sevgili baba, sen ne yaparsan yap, ben kalmak istiyorum. Yaşam, bana seninle geldi onu alıyor ve sayıyorum.' Ve o zaman babasından sevgi ve saygıyla ayrılabilir. Bu da benliğin güçlendirilmesi yönünde atılan, çok büyük bir adımdır. Bunun, birisine yardımcı olacağı sanısıyla ölmek ise bundan daha kolaydır. İyileşmek zor olabilir çünkü yüzleşmeyi gerektirir. Kimileri bunu anladı, ikisinde kaderlerinin önüne geçilemez olduğu izlenimini aldım. Bu durumda daha fazla müdahale edilemez. Gerçeğin yardımı olmazsa başka neyin yardımı olabilir ki?

Sıklıkla ortaya çıkan, suçsuzluk gereksiniminin çocukça bir ihtiyaç olduğudur. Çoğu kişi bunu aşamaz. Anababanın 'sen iyisin' demesine duyulan gereksinim. Böylece kişi, gözlerini gerçek yerine anababasına çevirir. Yaşam destekleyici ya da yaşam engelleyici olma anlamında kendisi için neyin iyi neyin kötü olduğunu ayırt edemez olur. Bu çerçeveden çıkamaz. Çıkacak olursa suçluluk duyar. Ama gelişim her zaman suçla içiçedir. Kimse kaçınılmaz olarak suçla yüzleşip onunla uzlaşmaksızın ilerleyemez.

İlk gördüğüm, çocukların ailelerine derin bağlarla bağlı olduğuydu. Bir alınyazısı, içsel çağrı ya da görev duygusu var. Çok derine, ta çekirdeğine dokunuyor varlığın. Vicdanın ötesinde. Benim gözlemim, her çocuğun sevgiyle hareket ettiği yolunda. Rahatsız edici olduğunda da sevgiyle hareket ediyor. Yapılması gereken sadece sevginin olduğu noktayı bulmak. Bu bulunduğunda davranışı bir anda açıklığa kavuşuyor.

Sevginin gün yüzüne çıkıp gelişebilmesi için bir düzene gerek var. Sevginin karşısına dikilen engelleri ancak sevgi düzenlerini öğrendikten sonra aşabiliriz. Acı çekmek çözmekten daha kolaydır. Ancak önce acının anlaşılması lazım.

Çocuk 'ben buraya aitim, buraya ait olmak istiyorum ve her ne olursa olsun bu ailenin kaderini paylaşıyorum ' bilinciyle yaşar. Dolayısıyla bu bağ bencillikten uzaktır ve başka bir algı organınca yönlendirilir. Bağın olduğu her yerde kendiliğinden anlıksal bir algı oluşur. Bir köpek bile bilir bunu. İnsana özgü birşey değildir.

Bu sevgi, bir hayatta kalma stratejisi değildir. Başkalarının işine yarayacaksa çocuk, ölmeye bile hazırdır. Bu bağlamda hasta da olur. Hastalık, kimi zaman cezalandırılma ihtiyacıdır. Bu özdeşleşme çözüldüğünde, belki hastalık da iyileşebilir. Beni doğrudan ilgilendiren bu değil. Benim ilgilendiğim, ruha şifa verici olarak etkiyen ve aile içinde etkisini gösteren güçler. Bu güçler fırsat bulduğunda bir hastalığın, bir eğilimin iyileşmesi de mümkündür.

Sınırların var olduğunu görüyorum ve bunları gözetmek istiyorum. İnsan, koşullarla, hastalıkla, beden yapısı, ülke ve halkıyla sınırlanıyor. Gelişimi, onun için verili olan çerçevesinde gerçekleşiyor. Sınırlarını kabul ederse doyumlu bir yaşam için bundan güç kazanıyor. Dikkat ettiğim yolunun o kişiyi nereye, hangi yöne götürdüğü. Ve sınırlarının nerede olduğu. Onu sınırlarını kabule götürüyorum. Herkesin kendince tutsak olduğu olgusunu takdir etmek anlamında. Aşkın bir bakış olur bu da. Sınırların ötesine geçer. Bu şekilde bakmak barış getirir. İyi ya da kötü her ne oluyorsa daha büyük bir bağlamla ilintilidir.
 
Her insanın bütün yapıda özel bir yeri var. İnsan, yaşam ırmağının içinde olduğunu, onda payı bulunduğunu ve yaşamı aktardığı bilgisine ulaşmalı.
 
İşbaşında olan derin güçler, bir şeyin düzene girmesi ve rahatlatıcı bir şekilde etkisini göstermesini gözetir. Her insan, bu bulmacadaki yerini ve görevini anladığı oranda nesilden nesile aktarılan travmalar da çözülebilir.'*
 
 
*Kabul etmenin özgürlüğü/Bert Hellinger
 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 110
Toplam yorum
: 15
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 466
Kayıt tarihi
: 07.10.13
 
 

İnsanın kendinden bahsetmesi meselesi benim için zor konuların başında gelir. Bu anlamda söyleneb..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster