Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Ekim '17

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
131
 

Hewingway'in Aşk Hayatına Giriş; Paris'teki Eş

Hewingway'in Aşk Hayatına Giriş; Paris'teki Eş
 

Biz okurlar olarak, okuma faaliyetimizin çoğunluğunu, yazarın ürettiği eserlere ayırıyoruz. Ama yazarın bu eseri yaşamının hangi döneminde, hangi şartlarda, nasıl bir süreç içinde, hangi ruh halinde yazdığı genellikle bilgimiz dışında oluyor. Hatta hayata veda etmiş yazarlar için, aklımızda kalan yazar profili genellikle onların hayatlarının son dönemlerine ait görüntülerdir. Oysa o yazarlar da genç oldular, aşık oldular, evlendiler, belki yoksulluk yaşadılar, toplumsal kavgaların, savaşların içinde yer aldılar. Ve yazdıkları ilk eserden itibaren, o eserlere kaleme alındıkları dönem damga vurdu. İşte yazarla, yazdığı eser arasında bağı kurmamızı sağlayan edebiyat türüne biyografi veya biyografik roman diyoruz.

Açıkcası biyografik romanlar çok fazla takip ettiğim kitap türlerinden değil. Bu yıl, bu türde okuduğum tek kitap Osman Balcıgil’in Sabahattin Ali’yi anlattığı “Yeşil Mürekkep” olmuştu. Ancak o kitap, kurgusal özellikler barındırsa da, biyografik romandan çok biyografi türüne yakın olan bir eserdi.

“Paris’teki Eş” tür itibari ile tam olarak bir biyografik roman. Yazar ciddi bir araştırma yapmış, gerçekliği yakalamaya çalışmış ancak, kitap buna karşın tasarlanmasından, kullanılan tekniğe kadar tam bir kurgu eser. Kitapta bir biyografide rastlanmayacak detaylar olduğu gibi, kitabı kurgu yapan esas detay, karakterlerden birisinin gözünden, onun duygu ve düşünce dünyasının içinden yazılmış olması.

Bu eser, Ernest Hewingway’in 22 yaşından 27 yaşına kadar olan kısmını ve ilk aşkı/eşi olan Hadley Richardson ile olan ilişkisini anlatıyor. Yukarıda da bahsettiğim gibi, hikâye Hadley’in gözünden aktarılıyor. Kitap aynı zamanda, Hewingway’in gazetecilikten profesyonel yazarlığa geçiş sürecini de anlatıyor. Ayrıca bu geçiş sürecinin tüm zorluklarını ve çilelerini de gözler önüne seriyor.

Hadley Richardson’un gözünden anlatılan hikâyede benim en dikkatimi çeken özellikler arasında 1920’lerin Paris’inin edebiyat ve sanat çevrelerindeki cazibesi oldu. Oysa Paris o dönemde 1918’de sonlanan 1. Dünya Savaşının yıpranmışlığını yaşamaktadır. Ancak özellikle ABD’den geniş bir aydın çevresi, Paris’te yaşamayı ve ürünlerini burada vermeyi düşünmüşler. Bu isimlerin arasına, yazarlığı ve hikâyeciliği önüne hedef olarak koyan Hewingway’de katılıyor. Yanında kendisinden sekiz yaş büyük eşi Hadley Richardson’la birlikte. Paris’in özellikle Amerikalı yazarların ilgisini çekmesinde, 1. Dünya Savaşı sonrasında ABD’de başlayan komünist avının etkisinin olabileceğini düşünüyorum.

Hewingway’in kişiliğine ve hayat dinamiklerine dair ciddi ipuçlarını hikâyenin detaylarında rastlıyoruz. Hikâyeden öğrendiğimiz üzere Hewingway bir heyecan ve aksiyon adamı. 1. Dünya savaşına İtalyan ordusundan katılmış, balık tutmayı, boğa güreşini, kayak kaymayı seviyor. İçki ile ilişkisi ise çok derin. Yazarlığı ancak, hayatında ciddi heyecanlar hissettiği dönemlerde verimli olabiliyor. İlk romanını yazmasına vesile olan heyecanı boğa güreşleri. Bu festivallere bayılıyor ve uzun süre hiçbir boğa güreşi festivalini kaçırmıyor.

Ancak Hewingway aynı heyecanı aşk hayatında da arıyor ve bu nedenle hayatı boyunca dört kez evlenmiş. Evlenmeden yaşadığı ilişkiler ise başlı başına bir konu. Bu biyofrafik roman, ilk aşkı ve evliliği ile sınırlı. Ancak beş yılı kapsayan bu dönemde bile, bu ilişkinin gelgitlerini, yükseliş ve düşüş dönemlerini, kopma noktalarını ve başka heyecanlara kapıldığı anları görebiliyoruz.

Kitapta ülkemizin tarihine ilişkin de ilginç temaslar var. Bunlardan ilki, Hewingway’in Paris’te yaşarken, Kanada’lı bir gazetenin adına, Türk ordusunun İzmir’e girişinin ardından Türk ve Yunanlılar arasında yaşanan mübadele sürecinde muhabir olarak yer alması. Diğeri de yine aynı gazete adına Lozan Barış anlaşmasını takip etmesi.

Hikayede Hewingway’in nasıl baskın bir karakter, Hadley’in ise ne kadar çekinik bir karakter olduğunu gözlemliyoruz. Oysa aynı dönemde, özellikle Paris’te kadınlar erkeklere karşı özgürlüklerini ele geçirme konusunda ciddi mevziler kazanıyorlar. Hikâyede yer alan diğer kadınların hemen hemen hepsinde de bu gelişmenin izlerini görebiliyoruz. Hewingway’in eşi Hadley ise, Amerikan muhafazakar orta sınıfının temsilcisi olarak, evine, eşine ve ailesine bağlı, gösterişten ve kendini öne plana çıkarabilecek her türlü girişimden uzak bir karakter. Oysa bir piyanist olarak dikkat çekmeye aday özellikleri olmasına karşın, Hewingway’in önünü açmaktan başka bir kaygı taşımıyor.

Ancak bu çekinik ve pasif hali, özellikle Hewingway’in başka bir aşk rüzgârına kapıldığı ve kendisini terk etmeye niyetlendiği dönemde oldukça itici bir duruma dönüşüyor.

Kadın bir yazar olan Paula Mclain, Hadley Richardson’i oldukça iyi özümsemiş ve kurguya dönüşen eserinde herhangi bir kurgu açığına yer vermemiş. Kitabın kapağında da kitabın New York Times tarafından bestseller listesine alındığına dair bir ibare de var. Bu ibarenin iyi bir kitap için değerli bir etiket olup olmadığı tartışılır ama kitabın en azından bir dönem popüler bir seviyeye çıktığı tartışılmaz.

Bir aşk ve aldatma hikâyesini, büyük bir yazarın gelişme süreci ile birlikte iç içe okumak isteyenler için ilginç bir kitap olduğu gerçek.

Ersin Kabaoglu bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmaktadır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Toplam blog
: 453
Toplam yorum
: 1886
Toplam mesaj
: 174
Ort. okunma sayısı
: 1700
Kayıt tarihi
: 14.11.06
 
 

36 güneş yılı. 27 yıl G.antep, 9 yıl İstanbul. İstanbul, 90’lı yıllarda yaşandı, bitti.  Hep şe..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster