Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Ocak '10

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
1630
 

Heybemdeki yazı başlıkları

Heybemdeki yazı başlıkları
 


Kim bilir hangi esrik günümde çıktım yola.. Düş atımın terkisinde heybem, heybemde yazı başlıkları... Güneşli, güzel bir gün. Bilmediğim diyarlara doğru, tanımadığım insanların yaşadığı coğrafyalarda at koşturuyorum.

***

Atımın adı yoktu, en başlarda. O güne kadar hep bozkırlarda koşmuştu. Bozkırlarda alabildiğine özgür koşan bir atın adı her şey olabilir. Rüzgar olur, Fırtına olur, Tayfun olur...

Böyle fırtına gibi koşarken, tökezledi bir gün. Gördüm ki ok yağmuruna tutulmuşuz. Ufak tefek yara bereyle.. sıyrıklarla uzaklaştık coğrafyadan.. Her yer tuzak, her yer pusu kaynıyordu. Atımın ayağı çukurlara her girdiğinde, heybemdeki yazı başlıkları savruluyordu coğrafyaya. Dizginlere asıldım, atımın yönünü bozkırlara çevirdim.

Yorulmuştu... Artık bir adı da vardı. Hidalgo... Mola vermemiz gerekiyordu.

Daha önceki molalarda, onu “bir yerde durmamanın güzelliği” adına, hiç durmamanın ağacına bağlıyordum. Böyle ağaçlar vardır bozkırda, tek tük... O ağaçları ilkin evimizin bulunduğu Devlet Üretme Çiftliğinden bir saat uzaktaki kasabaya, sarı burunlu otobüsle okula giderken keşfetmiştim. Otobüsün camından bozkıra bakarken, bir başlarına bozkırın ortasında duran o ağaçlara takılırdı gözlerim. Sanki otobüs dururdu da ağaçlar, bozkırda paten kayardı. Sonraları, kara trenin penceresinden bakarken de benzer görseller biriktirdim belleğimde. Demir yolunun kıyısındaki meyvelikleri çevreleyen çitler, trenin ters yönüne doğru gider.. gider.. giderdi. Meyve ağaçları da öyle... Bir yerde durmamanın güzelliğiydi onlar. Tıpkı gençlik gibi..

Gençlik hiç durmaz. Dört nala gider ufka doğru.. Ne varsa ufukta, bu kadar hızlı koşacak... Kocaman bir pişmanlık denizine atlamak üzere koşar gençliklerimiz.

Mola verdik, ebruli bir kış sabahında. Bardakta su, ebruliydi... suda balık ebruli.. Tanıdık yüzlerin önünde ebruli hareler oynaşıyordu. Dost yüzler, dost olmayanlara karışmış, “benler” ateşle oynamayı da geçmiş, ateş dansı yapıyordu “o” ve “onlar”la aynı sahnede. Picasso’nun “palyaço”su, duvarda... bütün bilgeliğiyle acı acı gülümsüyordu insanın gecesine!... İnsanın gecesi hoyrat... insanın gecesi karmakarışık!...
Ebruli iplikten dokunmuş heybemde, ebruli yazı başlıkları...

Onu bu kez, kentin en kalabalık caddesinde bir “park yapılmaz” direğine bağladım.

Bir trafik polisi elinde bir kağıt koçanıyla yaklaştı:

“Park etmek yasak, görmüyor musun levhayı?”

“O motorlu taşıt değil, bir at!”

“Görüyoruz at olduğunu.. Bize işimizi mi öğretiyorsun? Uzatma!”

Polis ceza yazıyor. Plaka numarasının karşısına bir tire çekmiş. Gülümsüyorum bunu görünce. Atımı alıp, gitmek istiyorum, engelliyor beni. Çekici gelip götürecekmiş Hidalgo’yu. Otoparktan alacakmışım cezayı ödeyip.

“Madem çekici götürecekmiş... haraya götürsün bari” diye mırıldanıyorum dişlerimin arasından.

Birden atımın terkisindeki heybem.. heybemdeki yazı başlıkları geliyor aklıma. Ardıma bakıyorum. Onu alıp gitmişler.. Yazı başlıklarımla birlikte gözden yitmiş.

***

Kalabalıklara karışıyorum. Tek başıma... Yazı başlıksız, Hidalgosuz yürüyorum kalabalıkların içinde. Bir.. iki.. üç damla derken yağmur başlıyor.

Hani bir başladı mı günlerce süren sağanak yağmurlar vardı ya eskiden.. Öyle yağmur yağıyor işte. Arnavut kaldırımın taşları arasında kavisler çizerek akan yağmur suları, akacak mazgal bulamayınca yokuş aşağı akan ırmaklara dönüyor. Rıhtıma bir yolcu vapuru yanaşıyor.

Grinin içinde sallanıp duran kocaman bir kütle!.. Karınca gibi insanlar, birbirlerini itekleyerek vapura doluşuyorlar. Ayağını sürüyerek yürüyen yaşlı adam kimsenin umurunda değil. Sağında solunda telaşlı bir kalabalık... Bilmiyorlar her adımda yaşlılığa doğru koşuştuklarını. Tam vapura binerken, biri kolundan tutup yardım ediyor ihtiyara.

Bir dolmuşa atlayıp, kent meydanına gidiyorum. Dolmuşun sileceklerinden süzülen yağmur suları, arabanın ön camında kavisler oluşturarak iniyor aşağı.

***

Yağmur hızını kaybediyor ve diniyor. Güneş, bulutun arkasından çıkıp şöyle bir göz atıyor canlılara.

Küçük bir grup emekçi, meydana toplanmış, slogan atıyor. Meydandaki her günkü curcunanın gürültüsü bastırıyor emekçilerin seslerini. Caddeden sel gibi insan akıyor. Üç beş emekçinin yanından geçen dişili erkekli kalabalık (!) insana değil de müzedeki paslı trene bakıyor sanki! Öylesine anlamsız... öylesine boş!...

Hidalgo’yu götürdüler! Heybemdeki yazı başlıklarıyla birlikte alıp götürdüler onu! Bu kalabalıklarda beni bulması olanaksız. Birden bir şimşek çakıyor beynimde!.. Evet.. evet.. Ellerinden kurtulur kurtulmaz bozkırlara gider o. Heybeme ve heybemdeki yazı başlıklarına el koymadılarsa –ki beklenir onlardan!- bulurum onu su kulesi yakınlarında.

***

Ortalık sakin. Fırtına dinmiş. Mevsim, bahara dönmüş sanki. Kekik kokusu geliyor burnuma. Bir arı vızıldıyor az uzakta. Çekirgeler ötüyor hüzün dolu nameleriyle. Çok özlemişim bozkırları.

Uzaklarda.. çok uzaklarda bir bulut konmuş yeryüzüne. Gri renkli ipekli giysisinin üzerinde pembe tülden eşarbı dalgalanarak dans eden bir genç kıza benziyor bulut. Eteklerini toplayıp, eşarbını uçurarak ufka doğru süzülüp, dağılıyor. Pembe bir ışık bırakıyor ardında. Işık gözlerimi kamaştırıyor. Gözlerim ışığa alışınca, bozkırda dört nala bana doğru koşan Hidalgo’yu görüyorum.

Az ileride “hiç durmamanın ağacı” tek başına, bütün heybetiyle duruyor bozkırın ortasında. Dallarını gökyüzüne uzatmış, yorgun kuşları çağırıyor.

Hidalgo, ağacın çevresinde birkaç tur atıp, sakinleşiyor ve ciğerlerindeki havayı burnundan püskürterek yavaşlıyor. Ilık esen rüzgarda altın rengi bir okyanus gibi dalgalanan bozkırın ortasında altın yeleleri savruluyor.

Terkisinde heybem... heybemde yazı başlıkları...

Zelin Artuğ, Ocak 2010, Yeryüzü

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Geçmiş bir ağustostan bu yana,Hidalgo'nun, ''o ağacın'' etrafında, dolap beygirleri gibi dolaşmadığı, yaşadığı ve yaşattığı güzelliklerden de belli oluyor... Bozkıra, oradaki ışığa doğru ilerlediğinin son bir kanıtı da, bu güzellk olsa gerek...

zeki etferat 
 04.02.2010 23:56
Cevap :
Sevgideğer dost, Hidalgo, başkaldırının ve özgürlüğün ta kendisi!.. Her türlü tuzağın yanından dolanmış, yaralanmış, tam da vurulacağı sıra bir anlık bir kararla ayağa kalkmış ve okyanusa ulaşmış bir mustang... O ağaç ise, sizin de tanıdığınız ve gölgesinde zaman zaman dinlendiğiniz bir ağaç.. O ağaç, "hiç durmamanın güzelliği!" Sevgim ve dost selamlarımla..  05.02.2010 12:37
 

Hemen filmin fragmanına baktım. En yakın zamanda temin edip izleyebilirim. Çok teşekkürler..

TC kaan kartal 
 30.01.2010 22:47
Cevap :
Sevgideğer Kaan... ( http://www.youtube.com/watch?v=urnjRUVYRY8 ) Temin edemezsen sanırım bu linkten tamamına da ulaşabilirsin. YouTube ve İngilizce sorunun yoksa, tabii. Ben ingilizce bilmiyorum ama yine de yorgunluğumu atmak için arada bir izliyorum. Hidalgo da İngilizce konuşmadığına göre benim için sorun değil :) Sevgilerimi ve selamlarıma yolluyorum sana.  31.01.2010 16:24
 

Bu çok ilginç sevgideğerim,bana Fransızca bu bilgiyi vermen harikaydı,çok şaşırdım vallahi ismimin Fransızca'daki anlamına,teşekkür ederim.... Bu harfler benim içsel bir buluş halim,kendiliğinden doğaçlama olan bir durum.SEVGİMLE...

Şerife Mutlu 
 30.01.2010 21:46
Cevap :
ŞERİ....Birden bir aksan "accent" unuttuğumu fark ettim şimdi. Klavyede yok ya bu aksanlar... bir kilometre yoldan getiriyorum. Dur tam doğru yazayım şunu: Chérie Fée (ŞERİ FE) aynen böyle okunuyor. İlk E'ler üzerinde birer "kasket" var. Yakışır sevgideğere:) Fée'nin peri kızı anlamı da var. Mecaz anlamı "güzel ve akıllı kadın, melek" Dahası da var. Yakın arkadaşların birbirine hitap şekli şu ilk sözcüktür. Nasılsın ŞERİ? Çay içer misin ŞERİ? Şu kitabı okudun mu ŞERİ? [Okunuşlarıyla yazıyorum] Doğaçlamalarına uluslararası bir sözcük daha katıldı, ŞERİ!...  31.01.2010 2:51
 

yine bindirdin beni düş atının sırtına,uçurdun yaşamdan yaşama."Hidalgo"ne güzel bir isim melodi gibi.Ve terkisinde yörük nakışlı heybe,heybesinde hayallerimiz.Alıp başımızı gittiğimiz bu duraksız yaşam da,bazen bulup bazen kaybettiğimiz düşler,bazen düş-ürür bazen tepe takla ederler.Bakarsın alıp tüm düşlerimizi,Kaf Dağının arkasında ki,Yedi başlı deve yedirirler.Ömürler geçer,bu dağa ulaşıp,yedi başlı devi öldürmenin düşleriyle,düşeriz yollara.Ve başarırız sonunda:)) Gökten üç elma düşer sonunda;birisi bu güzel yazıyı düşleyene,birisi yazana,diğeri,Dostoya.Ama Dosto bu Yüreğinde duyduğu EMEĞE saygı ERDEMİ... dağıttırır elmaları,birisi okuyana,diğeri,dinleyene,öteki EMEK' ne demek, bilenlere.DÜŞ(ÜN) insanı güzel arkadaşım düş kurmaya devam..Düşler yarınlarımız,sana ebruli renklerle sevgimi yolluyorum,düşlerine ışıklı renklerle girmek dileğimle.SINIRSIZ SEVGİLER....

Şerife Mutlu 
 30.01.2010 12:32
Cevap :
Cherie Fée, Beni özendirdin bu güzel sözcük oyunlarına!.. Ana dilde bulamadım, adına yeni yeni anlamlar katacak harfleri, heceleri... Bana ekmeğimi kazandıran Fransızcada buldum :) (Cheri,e: En çok sevilen kimse) Fée: Güzel ve akıllı kadın. İkisini yanyana getirip okuduğun zaman ŞERİFE oluyor :) Çok sevilen akıllı ve güzel kadın! CherieFée, sen düşlerimde ışıklı renklerle varsın zaten!.. Hidalgo.. yani bozkırlarda koşturduğum at... Hani şu hiç durmamanın ağacına bağladığım... O benim kalemim zaten ve sen satırlarımda hep varsın ve daima var olacaksın. Sevgimle..  30.01.2010 21:12
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 133
Toplam yorum
: 798
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 1012
Kayıt tarihi
: 04.07.08
 
 

Yaşam, sorulardan ve yanıtlardan oluşmuş. Her soru, aynı zamanda kendinin yanıtı... Çift yumurta ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster