Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

31 Mayıs '10

 
Kategori
İlişkiler
Okunma Sayısı
724
 

Hiç değişmemişsin Abidin!

Hiç değişmemişsin Abidin!
 

“Şükürler olsun ki çiçeği, böceği ve yağmuru bol, kazasız belâsız şahane bahar günleri geçiriyoruz” derken, rahat bir yerlerime batıyor…
Ve evlerdeki organizasyon, ajitasyon, tavlama, ikna çalışmalarından sonra iki araba dolusu hatun kişi, Alanya yollarına düşüyoruz…
Yani yine kız kıza, yani er kişisiz, yani piknik, yani günübirlik kaçamağı…
...

“Alanya” dedimse, rota Alanya Kalesi ya da o dev dalgalı, beyaz köpüklü, uçsuz bucaksız sahiller değil...
Rotamız, Alanya’nın 15 km dışında, Gazipaşa-Anamur yolundan sola sapınca karşınıza çıkan cennet köşelerden biri, Dim Çayı.
Nehir içindeki kır lokantalarından birinin yanında bulunan asırlık çınar ağacının altındaki son boş yerlere arabaları park ediyoruz.
Sıcaktan bunalmış bedenlerimizi, serin rüzgara teslim ediyor ve ayakkabılarımızı elimize alıp, derenin içine konulmuş plâstik masa ve koltuklara yerleşiyoruz…

Dim Çayı, Alakise denilen bir tepeden doğuyor, kıvrıla kıvrıla yeşil vadilerden geçerek, küçük şelâlelerle Akdeniz’e akıyor.
Çınar, meşe, karaağaç, kavak, ceviz ağaçları, salkım söğütler, zengin kuş türleri, nehirde yüzen kazları, ördekleri, küçük restoranları, dere içi lokantaları ve piknik alanlarıyla doğal bir yeryüzü cenneti Dim Çayı.
Yaz aylarında, kocaman ağaçların gölgesi ve akan suyun etkisiyle, buranın hava sıcaklığı, sahil şeridine göre 12-15 derece fark ediyor.
O yüzden bu bölge, Mayıs ayında haliyle daha serin olduğundan, üşüyen ayaklarımızı sudan çekip altımıza topluyor ve hırkalarımızı, şallarımızı omuzlarımıza alıp, masamızı da suyun ulaşmadığı kıyıya çektiriyoruz.

***
Şu ana kadar okuduklarınızdan bunun bir gezi yazısı okuduğu hissine kapılabilirsiniz…
Ama hayır, bu yazıyı şimdi küçük bir karşılaşma hikayesine bağlayacağım...
Hani; “Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur” ya da “Dünya amma da küçük” dedirtecek cinsten…

***
Arkamızdan gelen insanların, yüksek sesle ve doğu aksanıyla yaptığı konuşmalar şamatamızı bölüyor.
Dönüp bakınca görüyoruz ki; 45-50 yaşlarında iki çift, yakınımızdaki masaya yaklaşıyor.
Adamlardan birinin önce ince ve kıkırtılı sesi sonra tombul memeleriyle bütünleşmiş heybetli göbeği dikkatimi çekiyor(!)
(Manzara çok güzeldi beee bu da nerden çıktı?)

Dibimizdeki masaya yerleşiyorlar…
Hani olur ya bazen bakarsınız, kafanızı çevirirsiniz, sonra aniden bir şeylerin farkına varır, yeniden aynı yere ya da aynı şeye bakarsınız... İşte ben de öyle oluyorum …

"(Anaaa o da ne? Tesadüfe bak yahu! Ben bu adamı tanıyorum…Hem de ta üniversite yıllarından!)

Hemen yanımdakilere dönüp, (garip ve önlenemez bir hazla!) durumun özetini geçiyorum:

"Şu gelen adam var ya, hani göbekli olan; az peşimden koşmadıydı…

Bir türlü kafamın basmadığı Mali Tablo Analizi Dersine beni az çalıştırmadıydı…

Tütünü kaliteli Samsun sigarasının karaborsa olduğu zamanlarda bana az“Tüfekli(!) Kuvvetler Sigarası” getirmediydi…

Üstelik şirinlik yapma, sempatimi kazanma uğruna, kadınbudu köfte kıvamındaki dudaklarını büzerek, (kendince) komik olayları anlatırken, ağzından az tükürük saçmadıydı…Ben de onu nezaketle az dinlemediydim…

Soyadının “Girmiş” olduğunu öğrendiğimde, az gülmediydim…Sonra mahkeme kararıyla soyadını “Sevimli” olarak değiştirdiğini haber verdiğinde onun mutluluğuna az ortak olmadıydım…

Üstelik nişanlandığımı öğrendiği gün onu teselli etmek için az dil dökmediydim…"
(O kadar yakındık yani!:)

Bir taraftan mizahi bir dille bu hikâyeyi anlatırken, itiraf edeyim ki diğer taraftan, geçmişi hatırlayıp egomun kabardığını onlara hissettirmemeye çalışıyorum...

Bir bana, belli etmeden bir ona bakıyor; anlamlı anlamlı gülümseyip:
“Iıhhh…Aman ha, yüzünü dönme ha!
Allah aşkına görmesin seni, yanımıza gelir falan da, iştahımız kaçar!” diyorlar
( Kıskançlar!!!)

***
Yanındakilerle konuşuyor, arada bir boş boş yüzüme bakıyor.
Farkındayım; tanıyor ama tanımazlıktan geliyor…
Hattâ benim meraklı bakışıma karşılık, (kendisini rahatsız ediyormuşum) edasıyla, gözlerini sağa sola kaçırıyor…

Biraz merak, biraz gıcıktan dayanamıyorum:
Abidin… Abidin Sevimli?
İtiraz edemiyor;
Çıkaramadım pardon! Şeyyy… Aaa… Fatma? Şeyyy… Kem küm…
Alt dudağını öne çıkararak gülümsüyor; eskisi gibi, ağzının kenarından tükürükler foşurduyor…
Yanındaki kadına dönerek;
—Iııııı… Hık… Mık… Bak Ayşe, bu üniversiteden arkadaşım Fatma! Ayşe… Eşim…
(Onu anlıyorum tabii!...)


Hoş beş edip, ayaküstü konuşuyoruz…
Mecburi hizmetini tamamlayıp, istifa etmiş sonra ticarete atılmış. Allah’da “Yürü ya kulum! "Demiş…Şimdi büyük bir işyeri varmış, iki çocuğu olmuş, çok mutluymuş, falan filan…
(Belli ki özgüven, Abidin'de tavan yapmış...)

Tam o esnada, karısının arkadaşlarıyla ilgilenmesinden faydalanarak yüzüme doğru eğiliyor, ciddiyetini aniden bozarak cilveyle;
"Yahu sen o zamanlar incecik, havalı, şahane bir kızdın be Fatma, ne hale gelmişsin, pehhh(!?)" diyor.

(Hainnn!)

“Eee…”diyorum yine de fiyakamı bozmadan…
— 25 yılın üstüne, 2 çocuk, artı bir de 20 kilo koy, olsun o kadar değişiklik be Abidin!
Ama doğrusu sen hiç değişmemişsin… Konuşman, duruşun, gülüşün(!)... Aynı eski Abidin'sin...
(Sadece biraz semirmişsin! Diyeceğim, kendime yakıştıramıyorum)

Ha...Ne yalan söyleyeyim, benim için söylediklerine bozuluyorum elbette ama renk vermiyorum (!)
Bir yandan içten içe kendime kızıyorum:
(Konuşacağım diye niye uğraşırsın!? Bir gün bu sosyalliğin yüzünden, başına olmadık şeyler gelecek… İyi oldu iyi… Ders olsun sana!)
Diğer yandan, o zamanki kararlı tavrımdan dolayı kendimi kutluyorum:
( Aferin bana! Bu adam çekilmezmiş gerçekten de yahu?)

***
Tüm nezaketimle, “Mutluluğunun daim olmasını” temenni ederek yanından ayrılırken, bunca yıl sonra, adamcağızın biriken gazını çıkarmasına yardımcı olduğum için iyilikseverliğimi takdir ediyorum(!)

Hınzırca gülümseyen kızlara doğru yüzümü dönerken, kendi kendime mırıldanıyorum;

"Sen hiç değişmemişsin bre Abidin! Tıpkı bıraktığım gibisin…Sadece, kendine küçücük(!) bir balkon ilave etmişsin!"

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Aslında hepimiz belli bir yaştan sonra balkonlu Abidin oluruz.Zararı yok.Duygularımız değişmesin yeterki.İnsan yaşlandığı zaman çekiliyor da duygular yaşlanırsa insan çekilmiyor.Saygılarımla.

Kerim Korkut 
 10.07.2010 7:17
Cevap :
Gerçekten de öyle...Bence de balkonumuz olursa olsun, zaten önemli olan sağlığımız...Yorum için teşekkürler...Selamlar  14.07.2010 1:15
 

Zengin olmuş, parayı kazanmış ama aşkta kaybetmiş işte...

Nagib Turkgeldi 
 02.06.2010 17:38
Cevap :
Heee!...Bence de:))  02.06.2010 23:42
 

Boşver Abidin'i. :) Sen çok güzel yazıyorsun. Kalemine sağlık İyi Bilgin'İm. Son yazına geldiydim, ama uçmuş. Sanırım düzeltmeye filan aldın. Ben bu kaçırdığımı okudum, ve güzel yazışına bir kere daha hayranlık duydum. Tekrar kalemine sağlık.

Emine Supçin 
 02.06.2010 11:01
Cevap :
:)Çok sağol güzel yüreklim... Son yazıma benim de anlamadığım bir şeyler oldu...Yeniden yayına verdim, dur bakalım(!) Editörlerimizin takdiri artık:) Sözlerin moral verdi bana, çok teşekkür ederim...Kocaman sevgilerimle...  02.06.2010 14:32
 

ellerinize sağlık tanıdığım bi abi balkona aşk yastığı diyor. aklınızda bulunsun eğer eşiniz için derlerse balkonu var diye aşk yastığı o deyin yok birini sinir olduysanız balkon deyin.. ben öğle yapıyorum daa:):) yazı çok güzel olmuş ellerinize sağlık kocaman sevgilerimle.. trakya yada beklerim ..

nurhayat. 
 01.06.2010 9:21
Cevap :
:))) Aşk yastığı mı? Peeehhh! Yastıksız yatmayı tercih ederim:)) Şirin yorumun, beğenini belirten sözlerin ve nazik davetin için teşekkür ederim Nurhayatcığım...Sevgiler, selâmlar...  01.06.2010 23:41
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 247
Toplam yorum
: 2172
Toplam mesaj
: 113
Ort. okunma sayısı
: 1483
Kayıt tarihi
: 29.01.08
 
 

Antalya ve Akdeniz aşığı bir öğretmenim. Bol bol okurum, blog yazarım, şiir yazarım. Yazdıkça ve ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster