Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Mart '14

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
284
 

Hiç

Hiç
 

"Bir cevabım var mı ?"***


Bu bizim sorunumuz değil ki. Bu insan karmaşıklığına ait bir sorun da değil. En azından karmaşık duygulanım durumları kavramıyla açıklanabilecek düzeyde asil bir mesele değil ki. Bu, sadece tutarsız bir kavram kargaşasından ibaret görünen, sığ bir vasatlık. Bu, görünüşte özgür bireyin, özgür hissiyatın, özgür davranışın yılmaz savunuculuğuna soyunan kişiliğin, birden bire çırılçıplak yalnız kalıp, bu çıplaklıkla üşüyüvermekten korkma telaşı. Ve bu korkuyu korkusuzca ele verişi. İtiraf edişi. Başka bir şey değil bu. Daha fazlası değil. Kokuşmuş bir korkuştan ötesi değil. Bunun için kendimizi suçlu hissetmemiz gerekirse de esasen suçlamamız gereken, yıllar boyu içimize işlenmiş olan, kaybetme endişesinin yol açtığı paniktir. Olmayan kariyerler, pejmürde konforlar, tembel bağlılıklar ve ilkel bağımlılıklar kaybolursa (hafazanallah) biz ne oluruz!

Fenerbahçe çakmağımı bulamıyorum. Az sonra bulduğum zaman ise gazının bitmiş olduğunu anlıyorum. Gazı bitmiş Fenerbahçe çakmağımı atmaya da kıyamıyorum; hiçbir zaman içine gaz doldurtabilecek iradem olmayacağını bildiğim halde. Hiç bir aşkın kurgusunu içimden atmaya kıyamadığım ve buna rağmen o kurgunun içini doldurmaya da üşendiğim gibi. Elimde kalan, içi boş bir çakmak ve içi boş bir kurgu.

Elbette binlerce aşkı tüketmiş değilim. Zira zamanın hızlı tüketenlerine aşina değilim. Bir paket bisküviyi, bugün biraz, yarın biraz, ertesi gün biraz tüketmesi öğütlenmiş ve bunu özümseyip öğrenmiş olan nesle mensubum. Ama idareli aşklarımın kısıtlı anlarından öğrendiğim bir şey var: aşık olduklarım hiçbir zaman benimle birlikte değildi. Elbette karşılıklı hissedip, karşılıklı gülüyor, birlikte gülüp, doyumsuzca öpüşüyorduk. Ama biliyorum ki ben hep yalnız başıma hüzünlenirdim. Yalnız başıma aşık olurdum. Aşık olduğum noktada hiçbir kadın durmazdı, duramazdı. Onlar, aşkın sayı doğrusunun sıfıra yakın bir yerlerinde konumlanırlardı. Belki de ben, o sayı doğrusunun inzivaya en müsait aralığında yaşamaya mecburdum. O sayı doğrusunun sonsuza uzanan okları hep bana batmaya hevesliydiler. Ya da ben o okların önüne yatmaya hevesliydim. Ne muhteşem kahramanlık!

Ben tek başıma yaşadım çift kişilik aşklarımı, rol çaldım sevgililerimden, onların yerine de söyledim kendi yazdığım repliklerimi. Beceremiyorlardı zira oyunculuğu. Bu tek kişilik gösterilerim bittiğinde de benden başka alkışlayan olmadı ama ben alkışladım kendimi, avuçlarım kızarana değin hışımla alkışladım performansımı, ayakta alkışladım beni. O esnada onlar kuliste makyajlarını tazeliyor, başka türlü kokular sürünüyor oluyorlardı, yeni bir oyundan rol kapmak için. İğrençsiniz or.....lar!

Hayatta her şeyi anladım, mesnetsiz anlam yüklemelerini hatta mesnetsiz anlam yüklemelerine karşı duyulan endişeleri bile anladım. Bir tek okumayı sevmemeyi çözemedim. Bir tek yazmak isteksizliğini ve duyarsızlığını zihnimde konumlandıramadım. Bana göre, insanları duyarsız kılan ve anlayışsız bırakan yegane şey buydu aslında. Okumamak bir yetenek eksikliği değil bence. Üşengeçlik sırf. Beleşçilik hatta. Yazamamak da öyle, insan ancak okumadığı için yazamaz. Yoksa okuma-yazması yoksa bile dinlediklerinden ve düşündüklerinden dikte ettirir yine yazar. Okunmasını önemsemeden, kimsenin okumasına ihtiyaç hissetmeden, yazdığı anda zaten erdemli erginliğine ve içten özgünlüğüne ulaşmış demektir. Kaldı ki benden başka okuyanı olmayan birçok şeyler yazdım; “saklı hüzünlük” adını verdiğim notlarım onlar benim. Onları tek başıma okuyup güldüm, bazen sızılandım, bazen kızdım. Bunu herkes yapabilir gibime gelmiştir her zaman.  Yapmalı gibime gelmiştir. 

Eski sevgililerimden birisinden, eski sevgili unvanına eriştikten bir süre sonra, bir mesaj almıştım: “buna bir anlam yüklemeni asla istemem ama yazdıklarına gülmeyi seviyorum” bağlamında bir geri bildirimdi. O gün bugündür gülünecek bir şey yazmadım. Yazamadım. Bu yazamayış, mesajın anlam yüklenilmemesi ile ilgili ön uyarısından başka bir şeye yorulmalıydı. Zira eskiyi eskide bırakmanın gereğini keşfedeli beri hayli bir zaman olmuştu. Ama bir şekilde de tılsım bozulmuştu. Mizah duygum erozyona uğramıştı. Aşınmış bir mizahı elit dost ortamlarında servis edemezsiniz. Önceleri bu durumun, gelip geçici bir hüzünbazlıktan mütevellit olduğuna karar verdim. Doğrusu, birilerinin dudağında oluşturabileceğim yarım bir gülümsemenin verdiği hazdan da sıkılmıştım. Özümde komik biri değildim ki ben. En azından komikliğin içinde yaşayan, biri, hiç değildim. Bilakis kendisiyle meselesi olan, kendi kendisinin eleştirmeni ve dahi aşağılayıcısı olan, acımasız bir mizacım vardı. Bu mizaçla mizah yazmaya kalkmak ne kadar ironik!

İşte bu ironiyi fark etmemle birlikte anladım ki insan ne kadar da kendini bilmiyor. Sadece bu nedenle, sırf bu tutarsızlığa daha fazla tahammül edemeyeceğimden, başkalarının okuyabileceği tarzda olmasına özen göstererek yazmaktan uzaklaştım. Yazmak benim içimden geldiği gibi olmalıydı, kimsenin dilediği gibi değil. Hayatımda bir şey, en azından tek bir şey de, herkesten ve her şeyden bağımsız, salt benim için var olmalıydı. Bu varlığa adanmış, demek belki iddialı olur ama bu varlığa dair gizli ve tehlikeli cümleler kurmaya başladım. O cümleleri Saklı Hüzünlük’e kaydettim. Şu an için tehlikesi bana, gizemi diğer herkese ait cümlelerdi bunlar.

İnsanlar ben öldükten sonra okuyabilecek onları. Karım “Genç Suret’in Acıları” adıyla yayımlayıp zengin olacak. Okuyanlar intihara eğilim gösterecekler. Ben de çürümüş cesedimin ve kalan kemiklerimin duyumsayabildiği ölçüde gurur duyacağım yediğim haltla. Ha ha ha salaksınız oğlum!

Yukarıda yazdıklarımdan dolayı şu an, “satır yarılsa da içine girsem” benzeri bir pişmanlık hissettiğimi sanıyorsanız, emin olun yanılıyorsunuz. Kaldı ki böyle bir pişmanlıktan muzdarip olacağımı bilsem bile, artık onları silemeyecek kadar şirazesinden kaymış bir düşünce matematiğim var. Öteden beri inatla ve ısrarla savunduğum gibi, anlaşılmamak ve anlaşılmamak üzerine kurulu bir felsefeden gizem devşirmek gibi bir kaygım olmadı. Olamaz da. Zira anlattıklarımın çok açık olduğuna şahsen ben ikna oldum.

İnsanın kendi derisini koklaması tuhaf bir şey. Aklı başında insanların bunu yaptığına ihtimal dahi vermek istemiyorum. Onlar belki en fazla duşa girmeden koltuk altlarını kokluyorlardır ya da çoraplarını koklayıp kirliye atıp atmamaya karar veriyorlardır. Oysa durup dururken el bileklerini koklayıp, kendi ten kokusundan nefes alanlar da var. Onlar kendi içlerine dönmek istiyorlar. Kendi içlerinden, bir başka kendilerini inşa etmek istiyorlar. Kendi iç dünyalarında kendileriyle çoğalmak istiyorlar. Kendi hayal dünyalarında yalnız kalmaktan sıkılıp, kendilerinden üfledikleri ruhlarla konuşabilmek istiyorlar. İnsanın kendisi kadar kendisine dostu da düşmanı da olamıyor. Oysa insanın kendisiyle başbaşa kalması tam bir paradoks, tam bir çakışma. Hani paralel evrenler arasında karşılaşma yok oluş anlamı taşır ya, öyle. Kimsenin kendine tahammülü olamaz; olabilseydi herkes kendi kendine olurdu. Hiç kimse kendini kandırmasın. Kimse kendi değil. Kendi başına değil.

Bundan başka bir hayatı olacağına gönülden inananlar ne kadar şanslı, imreniyorum onlara. Her gün biraz daha tükenen ve bu tükenişi hiçliğe/boşluğa doğru buharlaşmaktan öte, bir anlam taşımayan herkes gibi imreniyorum. Geriye hiç giyilmemiş ayakkabılarından başka, hiç bir şey bırakamayacak olan her insan gibi imreniyorum. Milyarlarca sonu olmuş, milyarlarca hep ölmüş insanlar adına imreniyorum.

Ben bir gün hiç olmamış gibi yok olacağımı biliyorum; sen bir gün cennet gibi bir hayatın olacağını biliyorsun. Ben bugün tek hayatımı bir hiç gibi yaşıyorum; sen bugün sonsuz hayatını umutla bekliyorsun. Ben hiçliğimin koynunda, sen umudunun boynunda asılısın. Ben düşüyorum.

Uzak bir kadın var, kısık gözlü, lokma burunlu, ker....ne tatlısı dudaklı, teni ekmek ayvası renginde, hemen her gün gördüğüm çok uzak bir kadın. Geçenlerde boş bulundu, yere düşen bir cam şişenin tok patlamasıyla irkildi; öyle ki beti benzi attı ve dahi yüreğimden dilime istemsiz bir “kıyamam” sözü kattı. Hayatım boyunca hiç yan yana getirip kullanamadığım üç kelimeyi ona söyledim. Bu üç kelimeyle evvelce kurmadığım bir cümleydi dediğim. Sanırım ömrümün üçte birlik son dilimine girerken bu lafı da etmek istedim. Doğrusu kendisi hakkında adından ve işinden başka hiç bir bilginin sahibi de değilim. Onu, diğer binlerce obje gibi uzaktan izliyorum. Ben her şeyi izlerim. Dokunmadan izlerim, böyle de bir yeteneğim var benim. Bazen onun hakkında yazdığım hatta hayaller kurduğum da oluyor. Kimsenin okuyamadığı düşünce izleri bunlar. Kokusu sanırım, evet kokusu çocukluğuma uzanan/ulanan kimyasal bir bağ etkisi kuruyor. Neyse o bir an çocukça ürktü de, ben de en çok bir çocuğu teselli etmeye yarayabilecek gibi duran, o üç kelimeyi ömrümde ilk kez yan yana getirip, ona söyledim. Sessizce söyledim tabii. O, o an aynı şeyi bana söylemediği için, sadece içimden söyledim tabii: korkma, ben varım!

Hemen her şeyden ve herkesten korkan bir adam olarak, korkmadan yapabildiğim kadarıyla bir başka sanal mecrada, başlık açıp bunu yazmak istememle anladım ki, adı bu üç kelimeden oluşan bir kitap bile mevcut. O kitabı hemen edindim tabii, o uzak kadını yakın eder gibi edindim tabii. Belki birazdan, o kadını okur gibi minnetle okuyacağım bu nimeti. Umarım ki absürt çarpıntımın dermanı olur.

Şimdi kendi jenerasyonuma bakıyorum da her daim değişime direnç gösterenlerden, bağnazlıktan, gericilikten şikayet ettiğimizi görüyorum. Oysa bugünlerde her şeyin ilerisinden bahsediliyor; ileri teknoloji, ileri demokrasi, ileri düşünce sistemi vs. Bugünkü yaşımla baktığımda bazı şeylerin aslında, o kadar da ileri gitmelerinin gözden kaybolup yitmeleri, demek olduğunu anlıyorum. Sanırım bu sadece benim artık uzağı daha iyi göremememle ilgili değil. Sanırım bu biraz da karmaşıklığın çapraşıklıkla halvet olup, insan algısının sınırlarını zorlamasıyla ilgili. Algımızın şekillendirildiği dönemde çizilmiş sınırları genişletmek için, elimizden geleni yapmamıza rağmen bizim jenerasyonumuzdan hızla uzaklaşan ve görünmez olup kaybolan bir şeyler var. Aynı şeyleri bizden önceki neslin de bizim bakış açımıza karşı hissetmiş olabileceğini düşünmek elbette pek de zor değil. Ancak aramızda bir ciddi fark var: biz mekanik insan ilişkilerini reddettik; en azından çıkarların ve hormonların belirlediği sosyolojik ve fizyolojik unsurlardan, duyguların ve içtenliğin belirlediği samimi ve huzurlu kaçamakları ayrı tutmayı başardık. Belki de sırf bu nedenle eski şarkıları sevmeye devam ettik. Bunlar bunu da yapamadılar. Zavallı korkaklar.

Özlü Laf: Kendi kendimden nefretimin çerçevelediği ve çirkinleştirdiği bir dünyada yalnızım. Yalnızım, evet yalnızız. Yani, bak, büyük kalabalıkların ortasında, insan denilen sosyal varlık kendi iç dünyasının mahpusu halinde, şifasız bir yalnızlığa mahkum. Yalnızım, evet herkes yalnızdır, yalnızız. Bütün ihtilaflarımızda yalnızlıklarımız çarpışıyor. Hatta kendi kendimizle mücadelelerimizde bile kendilerimiz birbirine karşı yalnızdır. Peyami SAFA, Yalnızız’ı yazarken bulmuş.

Hayır yok üstüme gelmeyin...

 

  

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

:)anlı-yorum...

Esma KAHRAMAN 
 08.03.2014 11:10
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 41
Toplam yorum
: 291
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 798
Kayıt tarihi
: 27.01.10
 
 

En güzel hikayesini henüz yazmamış olan, Smyrna'da yaşayan, henüz yolun yarısında bulunan, kamu g..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster