Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Temmuz '19

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
183
 

Hicran...

 Otuzunda var yok, genç bir kadın. Kadının yüzünde anlamlı hatlar var. Kim bilir, belki bastırılmak istenen bir acının, ulaşılamamış bir beklentinin, kim bilir belki de yerinden yurdundan edilmiş olmanın şekillendirdiği hatlar. Aydınlığı arar gibi bakışlarında bir uzaklık...

 Bahçeyi ayıran alçak duvarın öte yanında sabah temizliği ile meşgul. Ben bu tarafta her zamanki gibi çiçeklerle uğraşıyorum. Kadının uzun eteğine yapışmış beni görünce annesinin arkasına saklanan, ama oradan başını kaçamak uzatıp bana bakmadan edemeden üç, üç buçuk yaşında var yok bir kız çocuğu. Kapkara, kıvır kıvır saçlı cin gibi, durmadan konuşan, ben el sallayınca şıp diye susan çok güzel bir kız. Su damlası gibi bir çift göz, su damlası gibi. Sanki ta içi görülüverecekmiş gibi. Duru...

-Günaydın...

 Kadın durdu döndü. İlk karşılaşmamızdı. Uzaktan epeydir onları izliyordum oysa. Başını eğdi. Cevaplamadı. Ben devam ettim.

-Şansı açık olsun. Adı ne bu güzel kızın?

Kısa cümlelerle konuşuyordu. İsteksizmiş gibisine.

-Hicran...

-Niye hicran koydunuz?

-Hiç işte. Ama ben istedim.

-Hicran ne demek peki?

-Mutsuzluk...

 Bir an dondum kaldım. Neden bu genç kadın kızına "mutsuzluk" anlamına gelen bir ad taksın ki?

-Neden mutsuzluk?

-Söyleyecek çok şeyi olanların, söylesem ne olacak, ne değişecek ki dercesine, kısa keserek cevapladı.

-Hiç işte...

-Bir kere hicran mutsuzluk demek değil; ayrılık, ayrılık acısı demek. Ama bu anlamı bile üzüntülü. Niye istedin ki böyle bir ad koymayı?

Dayanamadı bu sefer, acısını tazelemiş olmalıydım.

-Daha ne olsun, hep ayrılık, hep ayrılık bizimki. Bir uçtan bir uca. Baksana halimize memleketten uzakta, el kapılarında boğaz tokluğuna...

 Güneş yeni yükseliyor sayılırdı. Serinlik, bir ıhlamur kokusuna bürünmüş sabah serinliği, bir yaşama sevinci gibi kucaklıyordu oysa, sakaların şakırtısı ve sessizlikle birlikte... 

 Kadın işini bitirdi, döndü. Çocuğun elini tuttu, yürüdü kapıcı dairelerinin girişine. Durdum kaldım olduğum yerde. İçimde bildik bir can sıkıntısı. Çocuk döndü kaçamak bir bakış attı. İki su damlası gibiydi gözleri, parıltılı, duru...

 Geçen kış gelmiş olmalılardı bitişik sitenin kapıcı dairesine. Gençten bir aile. Adamın adı Enes. Zayıf, uzun boylu. Sıçrar gibi yürüyen, sabah ne iş bulursa yapmak için erkenden evden ayrılan kirli sakallı birisi. Kışın inşaatlarda çalışırmış. Yazın ne iş bulursa. Bir kızları daha var iki yaşlarında filan. O da kıvır kıvır kara saçlı, Hicran'ın arkasından yalınayak koşuşturan, kopyası ablasının. Zamanla Hicran'la anlaşır olduk. Uzaktan uzağa, el sallamalarıma gülerek cevap veren bir yakınlaşmada. Kimbilir hangi nedenle Anadolu'nun bir ucundan, bir uzak, bir unutulmuş köyünden kopup gelmiş ama kaderlerinden kopamamış bir Kürt ailesiydiler.

 Bahçede uğraşıyordum, görmemiştim geldiğini. Duvarın hemen ötesindeydi Hicran. Çocuk dünyasının bütün saflığı ve iyiliğini dışa vuran bir gülümseme yayılıyordu güzel yüzünde.

-Bu gülü benim için koparır mısın amca.

-Ne yapacağını söylersen olur.

-Anneme vereceğim. 

-O zaman sana daha çok gül vereyim, götür annene.

 Kestiğim bir kaç gülü uzattım duvarın öte yanına. Küçük elini uzattı.

-Büyüyünce ne olacaksın Hicran?

-Annem gibi temizliğe gideceğim...

 Birileri hep duvarın öte yanında kalacaklarmış gibime geldi. Canım sıkıldı. Hep sıkılıyordu zaten uzun zamandır...

 

Akın Yazıcı

6 Temmuz 2019/Erdek

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmaktadır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 178
Toplam yorum
: 426
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 368
Kayıt tarihi
: 07.05.14
 
 

1965 Ankara Üniversitesi Tıp fakültesinden asker hekim olarak mezun oldum. Gülhane Askeri Tıp Aka..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster