Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Ağustos '10

 
Kategori
Kültürler
Okunma Sayısı
1141
 

Hola Melekê Tavus, hola! (3)

Hola Melekê Tavus, hola! (3)
 

Ve işte Kutsal su! Bir mağaranın içindeyiz. Taç şeklinde, kayalara oyulmuş bir çukurun içinden beyaz bir su kaynıyor. Dar bir kanaldan mağaranın çıkışına akıyor. Önce Mir giriyor suya, elini yüzünü yıkayıp, suyu çıkışa doğru eliyle iterek isimler sayıyor. Sonra durup, ''Hola Melekê Tavus, hola!'' diye bağırıyor.(1) Bir çeşit dua ve ritüel bu. Mir'den sonra hevesle suya giriyorum. Nedense garip bir şekilde ürperiyorum. Benliğim ayaklarımdan suyla karışıyor sanki! Eğilip elimi yüzümü yıkıyor ve başlıyorum sevdiklerimin isimlerini saymaya... Ne çok sevdiğim varmış meğer! Bana sorsanız, kendimi kimsesiz bilirdim! İki isimde bir bağırıyorum. ''Hola Melekê Tavus, holaaa!'' Mir sabırla ve gülümseyerek baktığı yerden, bir süre sonra bunu da oyuna dönüştürdüğümü fark edip, ''Çık bakalım Kejê Xanım, gidiyoruz.'' diyor. Yedi sülalemi ve arkadaşlarımı da bir çırpıda sayıp bütün insanlar için de, ''Hola Melekê Tavus, holaaaa!” dedikten sonra çıkıyorum sudan.

Mir çıkış kapısının önünde duran yuvarlak tasın içinden aldığı bir parça çamurla alnımın ortasına yuvarlak bir halka yapıyor. Yüzüne bakıyorum merakla. ''Kejê, sen artık hacı oldun!'' diyor. ''Bundan sonra adın Hacı Kejê!'' Vay be! Hacı oldum! Kikir kikir gülüyorum. Geldiğimiz yollardan avluya çıkıyoruz. ‘’Güneş batmak üzere... Birazdan kutsal ateş yakılacak, çok az zaman kaldı. Dilersen ateşin yakılacağı yere geçelim.'' diyor Mir, insanların gittiği yönü işaret ederek. Ateşi duyunca her şeyi unutuyorum. Mir ile o yöne doğru sürükleniyoruz. Ama ilerlemek ne mümkün? Sonunda merdivenlere ulaştığımızda, merdivenin başında yine O'nu görüyorum. Bu adam çok farklı biri... O yukarıda, ben aşağıda göz göze geliyoruz. Ben ömrümde gözleri bu kadar güçlü ve siyah olan birini görmedim. Nefesim kesiliyor. Kalbimin atışını kulaklarımda duyabiliyorum. Bembeyaz elbisesiyle bu dünyaya ait olup da kirli olmayan tek şey Bavê Çaweş ! Olduğum yerde duruyorum, gözlerimi gözlerinden ayırmadan... Bu adam da, ne olduğunu bir türlü bulamadığım olağanüstü bir şey var!

İşte tam o anda, birden kadınlar bir çığlık koparıyor. Arkasından zılgıtlar, haykırışlar, çığlıklar birbirine karışıp yükseliyor, sonra dağlara ve kubbelere çarpıp Laleş'in duvarlarında yankılanmaya başlıyor. Kendimi o coşkun kalabalığın akışına bırakıyorum. Tanrım, bu kadar insan nereden çıktı? Kadınlar o inanılmaz güzellikteki sesleriyle çığlık çığlığa zılgıt çekerken, erkekler hola, hola! diye haykırıyor, tefler çalınıyor, kasideler, ilahiler söyleniyor! İnanılmaz bir tören başlıyor! Büyüleniyorum adeta! Sanki esrarengiz bir masalın yumuşacık kollarındayım. Artık ruhum bana ait değil! Elinde kutsal ateşle çığlıklar ve zılgıtlar eşliğinde ruhban sınıfından biri geliyor. Bir anda ateş elden ele dolaşıp çoğalmaya başlıyor. Dört bir yan ateşe kesiyor. Ateş, ateşle öpüşüyor. Ateş ateşle sevişiyor! Ateşten ateşler doğuyor bir anda! Kızıl ateşler karanlığı yırtıyor. Zaman duruyor. Zılgıt, tef sesleri ve holaaa! çığlıkları arasında yer gök tutuşup yanmaya başlıyor! Başımı yukarı kaldırıyorum. Duvarların üzerine dizilen yüzlerce insan, kasideler söyleyerek ellerindeki çıralarla ateşten bazı şekiller yapıyorlar. Her yerde kızıl ateşler yanıyor. Ateş her yanı sarıyor. Ve ben nasıl olduğunu anlamadan kor bir ateşe dönüşüyorum. Zılgıt, tef sesleri ve hola çığlıkları arasında ağlamaya başlıyorum! Ateşten bir dairenin ortasında hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Nedenini bilmeden ağlıyorum. Belki atalarımın atalarımı katletmesine ağlıyorum, belki kendisinden farklı bir dine sahip olan gence âşık olduğu için katledilen canım Dua kıza ağlıyorum, belki bu insanlara yapılanlara, düşmanca katledilip yok edilmelerine ağlıyorum, belki de bunların hepsi için ağlıyorum! Bilmiyorum, bildiğim tek şey, ağladıkça kutsal pınarın suyu gibi durulanıp arınıyorum!

Ve sonra gökyüzüne bakıyorum. Aman Tanrım, hiç yıldızları yere bu kadar yakın görmemiştim! Hani uzansam ve tutsam hiç şaşırmayacağım! Çünkü burada her şey zaten doğaüstü, mistik ve düşsel! Tanrım, ne inanılmaz bir yermiş burası! Kendimi gecenin, ateşin, zılgıt ve teflerin sesine bırakıyorum. Saatler sonra her anını doya doya yaşadığım bu masallara yakışır tören, beni aramaktan bitap düşmüş Mir'in kolumdan çekerek arabaya götürmesiyle son buluyor. Yolda, '''Ben orada kalacaktım ama!'' diyorum. Mir, bir baba şefkatiyle ''Olmaz Kej Xan! Hem yarın bayram. '' diyor. Tabii ya, yarın bayram. Çarşemê Sor! Ruhumun bedenimde değil de orda kaldığını hatırlayarak son kez arkama bakıyorum. Birer ateş böceği gibi yanıp sönen kutsal kızıl ateşler, yıldızların altında gittikçe uzaklaşıp gözden kayboluyor. Bir anda, gecenin koyu karanlığı örtüyor gizemli Laleş vadisini.

'''Ho Kejê, hoo!” Ne güzel bir kadın sesi bu! Gözlerim kapalı, algılarım tutulmuş, uykunun kolları arasındayım. Ama sesi çok net duyuyorum. ''Ho Kejêê!'' Ömrümde bu kadar güzel bir ses duymadım. Ayaklarımı yere değmeden karanlık bir tünelden o sese doğru ilerliyorum. Ses şimdi daha yakında... ''Hooo, Kejêêê!'' İçimden yalvarıyorum, n’olur, bir daha duyayım! Ve yeniden ''Hoo Kejê!'' Açıyorum gözlerimi. Karanlık tünelin sonundaki ışığa doğru bakıyorum. Kapının önünde çok ama çok güzel, esmer bir kadın duruyor. Bana kahvaltının hazır olduğunu söylüyor. O güzel ses bu kadının mıydı? Ne kadar da şiirseldi Tanrım! Saate bakıyorum 7.30 Tanrım ne kadar yorgunum! Dünya kadar yol geldikten sonra, sadece iki saat mi uyunuşum? Uyumak istiyorum! Yok, hatta ölmek istiyorum!

Dışarı çıkıyorum. Ne kadar aydınlık ve berrak bir sabah vakti! Hiç bir coğrafyada renkler, bu kadar canlı olamaz. Gökyüzünün bu kadar tatlı mavi olduğu bir yer daha var mıdır acaba? Kahvaltı için mutfağa geçiyoruz. Ne güzel bir kahvaltı masası? Benim için yumurtaları bile rengârenk boyamışlar? ‘’Ne gerek vardı boyamaya? Benim zaten yumurtaya alerjim var.’’ diyorum. Mir gülüyor. ‘’Bizde gelenektir, bayramda yumurtaları boyarız.'' Neyse, en azından benim için zahmete girmemişler!

Köyün çocukları rengârenk giysilerle yokuşu tırmanıp eve geliyorlar. Nasıl da güzel giyinmişler! Hepsi birer çiçek! Saçlarına çeşitli tokalar, süsler, çiçekler, taçlar takmışlar. Utangaç halleriyle beni süzüyorlar. Sabah beni uykudan uyandıran muhteşem sesli kadın gülümseyerek yanıma geliyor. Kahvaltıda adını öğrendim, Diyo! Diyo, Mir'in küçük kardeşi Amr'ın karısı. Bayramlaşmaya gelmişler buraya. Sevgi ve şefkatle bana, ''Hadi sen de giyin Kejê.” diyor. “Ama saçlarıma o çocuklara yaptığınız süsten takmalısın.” Peki diyor. “Önce duş alayım” diyorum. “Olmaz!” diyor, başını iki yana sallayarak Diyo. “Kejokê, biz bayramda yıkanmayız.’’ diyor. (2) Şimdi yandım işte! İki günlük yolun bütün kiri üstümde. ”Bak Diyo, sadece saçlarımı yıkayacağım. Böylece hem yasağı çiğnememiş olacağım, hem de temiz saçlara kavuşacağım.” Kahkahalarla gülerek kabul ediyor Diyo! Banyodan çıktığımda kapımın üzerindeki çiçek demetini fark ediyorum. Bir demet gelincik, baş aşağı, saplarından çamurla kapının üzerine sıvanmış. Çamurun üzerinde renkli yumurta kabukları var. Ne kadar güzel görünüyor! Kim yaptı acaba bunu? Derken gözlerim diğer kapılara takılıyor. Hepsinin üstünde aynı çiçek demetinden var! Bana özel değilmiş demek ki! Güzel sesli Diyo yanıma geliyor. Buketlere baktığımı görünce, ''Gula Nisanê. Adettir, bayramda her Ezidi kapısının üzerine bir demet çiçek takar.’’ Kim yaptı diye soruyorum Diyo’ya. Sabah duasına kalktığında Amr yaptı, diyor Diyo'nun kocası yakışıklı Amr o sırada yanımıza geliyor. ‘’Amr, bunlar ne güzel çiçekler. Peki, yere düşmüyor mu?” diyorum. Hayır diyor, geçen seneden kalan izi göstererek.

İçeri gidip, bayram için getirdiğim, kırmızı çiçekli beyaz fistanımı giyiyorum. Diyo'yu çağırıp “Hadi saçlarımı yap, canım Diyokê!” diyorum. Altın renginde, mavi taşlarla süslü bir tacı tokalarla beraber eline alıyor. Aynada kendimi Laleş'in prensesi gibi hissediyorum. Diyo, beni gençlerin olduğu bir odaya götürüyor. Hepsi çok şık giyinmiş, filinta gibiler. ‘’<ı>Bu Zeyd, bu Kawer, bu da Ehad, '' diyor. “Benim oğullarım.” Hepsi çok yakışıklı çocuklar. Daha sonra odadaki diğer gençlerle tanışıyorum. Diyo, utangaç bakışlı iki küçük kızı çağırıyor… ”Bunlar da, Xatrin ve Vahad”. Öpmek için eğilirken, Xatrin utanmayı bırakıp sevinçle boynuma sarılıyor. Ah, çocuklar! Kimler, nasıl kıyabiliyor size!

Kawer'le köye iniyoruz. Her kapıda Gula Nisanê! Tanrım, bu ne şık ve güzel bir gelenek böyle? Hem de böyle bir yerde? Herkes kapısını sonuna kadar açıyor. İnsanlarla sohbet edip merak ettiğim şeyleri soruyorum. Mayalarında var olan sevgi ve alçakgönüllülükle cevap veriyorlar. Eve gelince, Mir'’e, ''Hadi!'' diyorum. Mir yüzüme bakıyor ''Ne var Kejê?'' diyor. ''Söz vermiştin ya!” diyorum. ''Kej Xan, bak misafirlerimiz var. Bu gün bayram, benim evde olmam lazım.’’ diyor. ''Bana ne, söz vermiştin. Bak, gelmezsen tek başıma giderim!'' diyorum. Mir çaresiz, ''<ı>Belé kejê dîn, belê'’’ diyor. (3) Hemen tepsideki renkli yumurtaların içinden en pembe olanını kapıyorum. O'na götüreceğim! Elimde pembe yumurtam, beyaz üzerine kırmızı çiçeklerle bezenmiş elbisem, saçlarımda altın sarısı, mavi taşlı tacımla bir solukta arabanın önüne kuruluyorum.. Yaşasın, Bave Çaweş’e gidiyoruum!

1-Hola!: Yardım çağırma ünlemi. Melekê Tavus ya da Melekê Tawus: Ezidi inanışındaİ ünyadaki bütün işlerin denetleyicisi ve tanrının bu dünyadaki gölgesi olan melek

2-Kejokê: Kejeciğim.

3- Belé Kejê dîn, belê: Tamam deli Kejê, tamam!

(sürecek)

n., PersonaGrata bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 36
Toplam yorum
: 535
Toplam mesaj
: 47
Ort. okunma sayısı
: 6530
Kayıt tarihi
: 12.12.07
 
 

Elazığ'ın, şimdiki adı Alacakaya olan, ama eskiden küçük bir madenci kasabasında; Güleman'da doğd..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster