Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Mart '19

 
Kategori
Teknolojinin Geleceği
Okunma Sayısı
124
 

Homo Sapiens ve Karıncalar

Homo Sapiens ve Karıncalar:Termodinamiğin İkinci Kanunu ve Homo Sapiens’in Entropisi

Beyinsel gelişme aşamasında Homo Sapiens’in dört ayaklı (quadrupedalism) bir canlıdan iki ayaklı (bipedalizm) bir canlıya dönüşmesini sağlamıştır. Biyomekanik açıdan daha çok yol alma avantajı sağlayan bipedalizm aynı zamanda daha az enerji ve toprak ile daha az sürtünme kuvveti harcamaya sebep olmuştur. 

Bu özellik ona Afrika’dan çıkıp tüm dünyaya yol almasına sağlamıştır. Bu yayılışın bilimsel bir açıklamasını Termodinamik yasasının ikinci maddesi ile açıklanabilir. Termodinamik yasaları Fizik bilimi içinde önemli bir yer tutmaktadır. Evrende düzenli olan her şey yapısı gereği düzensizlik eğilimi gösterme eğilimdedir. Bu düzensizlik eğilimine entropi adı verilmektedir. Örneğin odada bir şişede bulunan gaz şişenin kapağı açılması ile odanın her tarafına eşit derece yayılım gösterecektir. Yani odanın belirli bir kesimine toplanma eğilimi göstermezler. Maxwell dağılımı adı verilen bu dağılım ile odanın içerisinde gaz moleküllerini gözlemlemek mümkün olmaktadır. Afrika’nın farklı noktalarında ortaya çıkan Homo sapiens’de aynı şekilde sadece bir noktada toplanmayıp termodinamiğin ikinci yasasına uyarak sosyolojik entropisini yani her tarafa yayılma eğilimini kendiliğinden göstermiştir. Avrupa, Asya ve Amerika kıtalarına yayılmıştır. Termodinamik sosyolojik olarak da işlemektedir. 1867 yılında İskoç fizikçi James Clark Maxwell’de bu temel bilgilerden hareket ederek entropi ilkesini (ikinci yasa) sorgulamak amacıyla fiziğe yeni bir hayali kahraman katarak bir düşünce deneyi oluşturdu. Maxwell’in Cini. İki yan yana oda düşünelim. Odalar bir kapı birbirlerine bağlı olsun. Bu odanın kapısında da bir cin olsun. Odaların sıcaklıkları eşit olsun. Sıcaklık ortamdaki moleküllerin ortalama enerjisidir. Bu ortalamada sıcaklıktan daha düşük veya daha yüksek derecede moleküller bulunabilmektedir. Bu bilimsel bilgilerden sonra Maxwell cinine geri dönelim. Hayali odamızın kapısında duran cin ortalama sıcaklığın altındaki molekülleri bir odaya ortalamanın üstündeki molekülleri diğer odaya koysun. Tek tek toplayıp bu işi yapabilen cin aslında termodinamiğin ikinci yasasına çiğnemiş oluyor. Maxwell Cin’in Homo sapiens’in dağılımı ile olan ilgisi günümüzdeki toplumların yüzyıllar sonrası kendiliğinden ayrı ayrı düzen veya ülke olarak bir araya gelmesi ile ilişkin dirilebilir.

Homosapiens’in ilk dağılım göstermesi ile sosyolojik entropideki artış günümüzde sosyolojik entropide azalmaya yol açmıştır ve bir hayali Maxwell cini entropiyi düzen içerisine sokmuştur. Bu düzen o kadar güzel işlemektedir ki ortaya Pareto analizi kanunları ortaya çıkmakta. Pareto Analizi, ünlü İtalyan ekonomist Wilfredo Pareto tarafından 1897 yılında ortaya atılmıştır. Bu analize göre 80/20 kuralı vardır. Yani toplam nüfusun yüzde sekseni, toplam alanın yüzde yirmilik bir kesiminde yaşamaktadır. Yani bir ülkedeki toplam nüfusun yüzde 80’ni büyük şehirlerin yüzde yirmisinde yaşamaktadır. Homo sapiens termodinamiğin ikinci yasasına göre nüfus entropisini genişleterek bir düzensizlikle dünyanın her tarafına yayılmıştır. Bu yayılma binlerce yıl sonra dünyanın belirli bölgelerinde yoğunlaşarak Pareto kanuna göre nüfus dağılımı göstermiştir.

300.000 yıllık zaman çizelgesinde modern insan (Homo sapiens sapiens) taş aletlerden, ok yaydan kuantum bilgisayarını icat etmeye kadar bir evrim geçirmiştir. Ancak günümüzde halen taş devrini yaşayan kabilelerin var olması ilginçtir. Endonezya’nın Papua adasında yaşayan birçok kabile halen en ilkel koşullarda yaşamaktadır. En ilkel kelimesi aslında yanlış bir tanım olsa gerek. Modern insanın zaman içerisinde elde ettiği teknolojik gelişmelerin ardından elde ettiği bir egodur ilkellik tanımı. Sadece Endonezya’da değil birçok yağmur ormanları bölgelerinde de modern yaşamdan uzak neredeyse Homo sapiens’in yaşadığı ortamlarda yaşayan ve aynı tür aletleri kullanan insanlar vardır. Tamamen izole bir hayat yaşayan bu kabilelerin modern insan ile teması yasaklanmıştır. Aslında bu yasak onlara değil modern insanlara verilmiştir. Örneğin Brezilya hükümeti Brezilya-Peru sınırında yaşan bu tür kabilelere modern insanın yaklaşmasını temas kurmasını özel bir kanun ile yasaklamıştır. Modern insanın getireceği teknoloji veya olası hastalıklar bu tür kabilelerin modern insana dönüşmesini sağlayabilir.

Ya da tamamen yok olmasına sebep olabilir. Bu tür kabileler mağaralarda değil kendi oluşturdukları evlerde yaşıyorlar. Ateşi kullanıyorlar. Avcılık yapıyorlar. Göçer bir hayat yaşamıyorlar. Homo Sapiens’in ilk şeklinden sadece farkları bunlar.

Günümüzde sosyolojik ve kültürel olarak hala Paleotik dönemde yaşayan bu kabilelerin var olmasına karşın, canlılar içinde yaşayan fosillere günümüzde rastlamaktayız. Wollemi çamı günümüzden yaklaşık 200 ile 100 milyon yıl önce Avustralya’da yaşadığını fosil kayıtlarından bilmekteyiz. Ancak bir gurup bilim adamı tarafından bu fosil ağaçların canlıları ” Konyon” milli parkında keşfedildi. Önceleri bu antik çamın yeri kimseye söylenmedi daha sonra bu çamlardan üretilen çamlar tüm dünyaya satıldı ve en azından dünyaya yayılması sağlandı. Hatta Avustralya’ya gelen devlet adamlarına bu çamlar hediye edildi. Bu sayede bu çamların genetik olarak yayılması sağlandı. Bu çam türü tıpkı Homo sapiens türü gibi kendini halen dünyada saklıyor. Acaba ilerde bizlerde başka fosil canlıların yaşayan kuzenlerini bulabilir miyiz ?

Modern insanın Homo Sapiens’le başlayan biyolojik ve kültürel evriminde referans alınan yaklaşık 200 binlik geçmişi boyunca aynı kültürel ve yaşamsal izlerin günümüzde var olması gerçekten ilginçtir. Sadece yukarıda bahsedilen Amazonlardaki kabilelerin yanında geçmişi temsil eden başka türlü canlılarında günümüzde yeni bulunmuş olması bilimin hala yetersiz olduğunu ve hala keşfedilmesi gereken varlıkların olduğunu göstermektedir. 2015 yılında bir gurup bilim adamı Avustralya’nın çevresindeki okyanusun 1500 metre altında günümüzden yaklaşık olarak 80 milyon önce yaşadığı düşünülen 300 tane dişi bulunan bir fırfırlı köpek balığı buldular. Sadece kayaçlarda fosil olarak resmi bulunan bu canlının günümüzde de yaşaması hayli şaşırtıcıdır. Neslinin tükenildiği düşünülüp günümüzde hala yaşayan canlıların bir listesi yapılmış ve bu listeyede  “Lazarus Taksonu” adı verilmektedir. Bu isim ise İsa peygamberin Yuhanna İncili  bölüm 11'de  mucizevi bir şekilde Aziz Lazarus'u diriltmesinden alır. Başka bir örnek ise Endonezya’nı Sulawesi adasından gelmektedir. Japon bilim adamları 528 metre derinlikte yine günümüzde fosil olarak bilinen “coelacanth” türü fosil balığın görüntülerini kamera ile almayı başarmışlardır. Bu balık türünün fosilleri 400 milyon öncesine dayanmaktadır. 250 ile 66 milyon öncesinde yani Mezozik çağda nesillerinin tükendiğine inanılmaktaydı. Bu gibi örnekleri çoğaltmak mümkündür. Kısaca şunu diyebiliriz derin denizler, yaşayan fosiller için bir akvaryum görevi görür. Genellikle değişmeyen ekolojik şartlar hayvan türlerinde evrimi yavaşlatırken, yükselen ve alçalan suların etkisiyle deniz yüzeylerinde hızlı bir evrim vardır. Birçok türler kaybolur ve ancak o türlerden fosiller kalır. Özellikle 4 bin metre derinliğin altındaki sularda, aynı türler yaşamaya devam eder. Yaşayan fosiller eskiye ait kanıtlardır. Jeolojik devirlerdeki yaşam koşullarını günümüze iletir. Bu bakımdan zoolog ve botanikçiler kadar paleontologların da oldukça ilgisini çeker.

Kültürel evrimin başlangıç noktasını günümüzde farklı yerlerde rastlamak bizlere ilginç gelmektedir. Paleontolik evreden ortaçağ evresine kadar kültürel farklılıklar gösteren toplumları Avrupa’da Amazonlarda ya da Anadolu’nun bir köşesinde gözlemlemek mümkündür. Modernlik bir ok olsa okun ucunu herhalde NASA veya CERN gibi bilim merkezleri temsil ederdi. Okun şuan ki başlangıç noktasını da Amazonlardaki veya Yeni Gine’deki kabileler temsil ediyor diyebiliriz. Bu ok ise yaklaşık 200 bin yıllık bir zaman dilimini temsil ediyor.

Homo Sapiens’in önce mağaralarda veya kendi inşa ettiği basit evlerdeki yaşamlarının ardından CERN gibi kurumlarda atom altı parçacıkları veya NASA gibi kurumlarda tüm evreni incelemesi sıfırdan bire doğru yani yokluktan varlığa doğru bir kültürel devrimi temsil etmektedir.

Her insanın dünyaya katkısı farklı olabilmektedir. Kimisi pozitif bir katkı sağlarken kimisi negatif bir katkı sağlayabilmektedir. Einstein gibi bir bilim adamı insanlık için katma değer sağlarken karın deşen Jack gibi bir şahsiyette insanlıktan bazı şeyleri götürmüştür. Modern insanın bir şeyi anlayabilmesi için genelde somut düşünmesi gerekmektedir. Tatbikî soyut düşüncede önemli bir kavramdır. Ama pozitif bilimlerde sayıların önemi çok büyüktür. Einstein gibi bilim adamlarının değerleri sayılarla ölçülmektedir. Yaptığı her işte sayılar önemli bir yer tutmaktadır. Karın deşen Jack içinde sayılar önemli yer tutmaktadır. Kaç tane cinayetinin olduğu ve yakalansaydı kaç yıl yattığı yine sayılarla ifade edilince bir anlam kazanabilmektedir. Matematik evreni anlamamız için Homo Sapiens’in icat ettiği bir yapay dildir. Madde ile konuşmak ve maddenin bizim sorularımıza cevapları hep sayılar ile olmaktadır. Bu dil öylesine zor bir dildir ki günümüzde en zor dil olarak kabul ettiğimiz Çince’den binlerce kez daha anlaşılması zor dildir. Bu dili en iyi kullananlar tatbikî matematikçilerdir. Bu dil sayesinde Fizikçiler, Jeologlar veya başka bilim adamları maddelerle konuşurlar. İnsanoğlu tarih boyunca her şeyi sayıları indirgemiştir. Yaptığımız kötülükler veya suçlar sayı cinsinde bize geri döner. Örneğin bir şey çalmanın cezası şu kadar hapis yıl cezası gibi. Yâda kapalı alanda sigara içmenin cezası şu kadar para diye bizler ceza ile karşılaşabiliriz. Bu cezalar tatbikî kanunlarla düzenlenir ve her suç bir rakam ile temsil edilerek suç olarak ölçümlenebilir. Toplum sosyolojik olarak bu şekilde ayakta durmaya çalışır. Kötülük eşittir suçtur. Bunu sayabiliyoruz. Ama toplum adına yaptığımız her iyilik maalesef kanunlarla sayılmıyor ve bizlere de yaptığımız her iyilik için bir ödül verilmiyor. Para çalan bir kişi örneğin 2 yıl hapis yatarken, parayı bulup sahibine teslim eden bir kişi sadece ya teşekkür gibi soyut bir ödül alıyor ya da hiçbir şey alamıyor. Bir insanı öldürmek belki onlarca yıl hapis cezası gerektirirken bir adamın hayatını kurtarmak asla ödül anlamında kişiye bir şey kazandırmıyor. Bu ödül eksikliğini sadece dini motiflerle süslü sözlerle alıyoruz. Cennette yapacağımız ya da yaptığımız iyiliklerin karşılığını alacağımız söylenmektedir. Suçun cezası neden bu dünyada çekilirken yapılan iyiliklerin ödülünü başka bir yerde alacağımızın olması Homo sapiens’in en büyük eksikliğidir. Bu yüzdendir ki bu ikilem bizleri üzmekte ve topluma katkı sağlayacak şeyleri hep ikinci plana atıyoruz. Yaptığımız her şeyin rakamlarla bir ifadesi olsaydı eminim dünya çok daha güzel bir yer haline gelebilirdi. Dini kitaplarda geçen Cennet kavramının belki binde birini bu dünyada da kimi insan yaşayabilirdi. Kısaca kötülüğün sayısal bir ifadesi varsa iyiliğinde sayısal bir ifadesi olmalı.

Tekrar matematiğin diline geri dönersek, bu dili etkin kullanmak madde ile konuşmamızı derinleştirecektir. Homo sapiens Afrika’nın farklı noktalarında ilk var olduğunda, entropisi düşüktü. Yani düzenli bir kitle halinde hareket ediyor. Nüfusu azdı. Ama yılların ilerlemesi ile entropisi yükseldi ve odada serbest bırakılan bir gaz moleküllerinin odanın her tarafın yayılma şekli olan Maxwell dağılımı gibi Homo sapiens’de dünyanın her tarafına yayıldı. Avrupa’da ortaya çıkan Neandertal insan gurubu ile Avrupa’da karşılaşan Homo sapiens farklı dil konuşuyordu. Homo sapiens kendi geliştirdiği dil ile kendi ırkı ile konuşma yeteneğine sahipti. Oysa Neandertaller arasında kendi geliştirdikleri bir ortak dil yoktu. Bunun sonucu olarak Homo sapiens ırkı Nerandertalleri dünyadan yok etti. Bu olay yaklaşık günümüzden 30 bin yıl öncesine dayanmaktadır. 2010 yılında yapılan genom çalışmalarında günümüz modern insan türü (Homo Sapiens sapiens) ile Neandertaller arasında sadece yüzde 0.12 bir fark bulunmaktadır. Mutlaka geçmiş zamanda Homo sapiens ve Neandertaller evlilikler yapmıştır yani gen değişimine izin vermişlerdir. Asya kökenli insanlarda Neandertal gen oranları daha fazladır. Aslında genlerimiz yüzde kaçı Neandertallerden geldiği ilgimizi çekebilir.

Bu konuda National Geographic “Genographic Project” isimli bir çalışma yapmıştır. Tüm dünyadan insanlardan alınan örneklerle genom dizilimleri yapılabilmektedir. Tabi bu tam bir genom dizilimi değildir. Sadece özel bazı gen bölgeleri analiz edilmektedir. Yalnız ücret karşılığında tüm genomuzu öğrenmemiz mümkün olabilmektedir.  2010 yılında Ozzy Osbourne isimli bir müzisyen kendi genom dizilimini belli bir ücret karşılığında çıkartmıştır. 10 uncu Kromozom üzerindeki bir genin Neandertal geni olduğunu öğrenmiştir. Bu gende bu kişinin fiziksel özelliklerden bir tanesini belirlemektedir. Harvard üniversitesi genetik bilimcisi George Church bir insan annesi kullanılarak yeni bir Neandertal insan ortaya çıkarabileceğini iddia etmiştir. Çok ilginç olan şey 30 bin yıl önce yok olan bir türü Homo sapiens’in torunları yeniden ortaya çıkarabilecektir. Böyle bir ırkın dünyada tekrar var olması ve sayılarının zamanla çoğalması durumunda tekrar Homo sapiens ve Neantertal arasında bir savaşı tekrar ortaya çıkar mı bunu bilemeyiz.

İletişim en önemli silahlardan bir tanesidir. İyi kullanıldığı zaman dünyaya barış kötü kullanıldığı zaman ise dünyaya savaş getirmiştir. Yalnız Homo sapiens kendi ırkı dışından Neandertaller dışında herhangi bir canlı ile direk sözel bir iletişime geçmemiştir. Gerçi Neandertaller ile nasıl bir iletişim kurduğu da meçhuldür. Herhangi bir kuş ile herhangi bir aslan ile ya da bir köpek ile ya da kedi ile insanoğlu bir iletişim kuramamıştır. Sadece kendi ırkı ile dil aracılığıyla iletişim kurmuştur. Binlerce yıl içerisinde Homo sapiens’in kullandığı tek düze dil binlerce kola ayrılıp günümüzde İngilizceyi, Türkçeyi ve başka bir dili oluşturmuştur. İnsanlar ses ile iletişim kurarlar. Dış dünyadan gelen sesler beynimizin “temporal lop” kısmında değerlendirilmektir. Duyu organlarımızdan gelen beyin korteksimize gelen bilgiler yorumlanıp tekrar ilgili organa çıktı olarak iletilmektedir.

Bu işlemlerin tümü beynimizin “Wernicke Alanı’nda” gerçekleşmektedir. Konuşma seslerinin komutu bu alan ile verilmektedir. Soyut olarak düşünülen ifadeler ise beynimizdeki “Broca Alan’ından” gelmektedir. Bu kısımlar evrimsel olarak zamanla değişmiş ve günümüz insanında en üst seviyeye çıkmıştır. Bazı hayvanlar iletişimi ses ile değil kimyasal salgılarla yapmaktadır. Örneğin karıncalar. Kimi canlılar ise vücut hareketleri ile de iletişim sağlamaktadırlar. Örneğin insanlar bir kedi veya köpek ile iletişim kurabilselerdi acaba yeni bir şeyler öğrenebilir miydik?  Bizlere pozitif bir bilgi katkısında bulunabilirler miydi? Bunların cevabını mutlaka zamanla bulacağımızı düşünüyorum.

ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 30
Toplam yorum
: 10
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1955
Kayıt tarihi
: 16.12.06
 
 

1973 Sivas doğumlum. 1998 yılında ODTÜ Fizik bölümü, 2005 yılında Anadolu Üniversitesi işletme bö..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster