Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Nisan '20

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
76
 

Höşmerimden Daha Tatlı

 

Okumaktan murat ne

Kişi hakkı bilmektir.

Çün okudun bilmezsin

Ha bir de kuru emektir.(1)

                         Yunus Emre

 

                “Gezen tilki oturan aslandan yeğdir.” der bir atasözümüz.  Aksini savunmak mümkün mü?

                Bir de, “Yuvarlana taş yosun tutmaz.” denir; değil mi?

                Başka türlü de yorumlanabilir;  bu ikinci söz ama “İşleyen demir ışıldar.” gibi bir anlamı da vardır bence.

                Demek isterim ki özetle; bilinçle gezenlerin, bir şeyler öğrenmek ve anlamak için gezenlerin, hiç gezmeyen ya da az gezenlere göre bilgileri de fazladır; görgüleri de…

                Bilinçli gezen, görüp öğrendiklerini yazıya döken değerli dostlarımdan biri de “Sıradaki Kaymakam”, “Gençlik Günlüğü”, “Kaymakam Günlüğü”,  “Duvarardı – Gençlik ve Çocukluk Anıları” gibi eserleri yayımlanan Sayın Ertuğrul Taylan…

                Değerli yönetici ve yazarımızın, bu yıl yayımlanan son eseri “Evliya Çelebi’nin İzinde Şehirlerimiz”(2) adını taşımakta.

                Zevkle ve yararlanarak okuduğum bu kitaptan önemli görüp altını çizdiğim; kimi satırları aktaracağım size:

                1671’de Simav’a gelen Evliya Çelebi, bu ilçedeki kaplıca hakkında şunları yazmış:

                “Dünya ve Anadolu’da birçok kaplıca gezdim, gördüm. Ama Simav Eynel Kaplıcaları gibisini görmedim; böylesi yeryüzünde yoktur.”

                Simav’da evlerin çoğu, jeotermal su ile ısıtılıyormuş bugün.

                Manisa’nın ilçesi Kula’yı anlatan Taylan, “Türk Evi’nin karşısında Kenan Evren Müzesi var. Kenan Evren bura doğumludur.” notunu düşer. (Bir zamanlar yere göğe sığdırılamayan bu “Paşa”dan, bu “Cumhurbaşkanı”nından, bugün kimse hayırla söz etmiyor; edemiyor; değil mi? Neden acaba?)

                Sonra, Kunduracılar Sitesi’ne uğrar; gezginci yazarımız. Daha önce bu işletmenin başkanı olan Hilmi Karahan’la konuşur ve şu bilgiyi verir:

                “2000 yılında faaliyete geçen sitede 90 atölye vardı. O yıl 1500 olan işçi sayısı 300 – 400’lere düşmüştür. Karahan, çok ucuz olan Çin mallarının sektörü çökerttiğini söyledi.”

                Yalnızca Kula’da değil, ülkemizin her yerinde durum aynı. Geçen yıl, en ünlü ve en güçlü ayakkabı firmalarımız bile bu fırtınaya dayanamayıp iflas etti. Ne yazık ki, yetkililer bu konuda hiçbir önlem almadı. Ve birçok şeyimiz gibi, kunduralarımız da “Çin malı” oldu artık. Dışalım, ithal malı yani… Bu başarımızla da ne kadar övünsek azdır!

                Geçen yıl kaybettiğimiz, Korkuteli Yörüklerinden Aksu Köy Enstitülü yazar öğretmenim Mustafa Şanlı gibi, Mersin’in Arslanköy’ünden Dicle Köy Enstitülü yazar Osman Şahin ve Üç Dilek anı-romanının yazarı efsane kaymakamlarımızdan Antalya Eski Vali Yardımcısı MalatyalıTuran Eren gibi, Ertuğrul Taylan’ın da Yörük kökenli olduğunu öğreniyorum.

                Birçoklarımız gibi, yazarımız da çocukluğunda “höşmerim” diye bir tatlı olduğunu duyarmış ama yememiş hiç. İlk kez nerde mi yemiş? Kendi versin yanıtını:

                “Kırk yıl sonra, Ankara Vali Yardımcısı iken, başkentin kulağı dibindeki bir köyde…”

                Ben yedim mi, yemedim mi, bilmiyorum. “Peynirli, kaymaklı güzel bir tatlı” olduğunu yazmış dostumuz. Merak edip tarifini de almış:

                “Tuzsuz keçi peyniri kıyıklanıp tencerede eritilir. Kepçe ile karıştırılarak koyulaştırılır. Altına tereyağı konulan tepsiye serilerek fırında kızartılır.”

                İyi de tatlısı nerde bunun?

                Bu tarif olduğuna göre, bakalım eşim Güler Erkan mı, kızım Dilem Gözde mi “höşmerim”i ilk kez tattıracak bana?

                Kütahya höşmerimi biraz farklıymış:

                “Sütle karıştırılan un hamuru; tereyağı dökülen bir tepsiye parmak kalınlığında yayılır. Üzerine kavrulmuş tereyağı dökülür. Kaşıkla küçük parçalar halinde alınarak yenir.”

                Görüldüğü gibi tatlı değil, tereyağlı bir çeşit çörek bu.

                Benzer bir yemek, çocukluğumda Akseki’nin Gödene (Menteşbey) köyünde de yapılırdı. Biz, “höşmerim” değil, “höşmeri” derdik ona. Tencerede tereyağı ile kavrulup pişirilen buğday unundan yapılan hamurun üstüne iki çukur açılır; birine kızartılmış tereyağı, ötekine pekmez dökülür; elle koparılan hamur önce tereyağı, sonra pekmeze batırılarak yenirdi.

                Evliya Çelebi’nin izinde gezen yazarımızın, Eskişehir’in Mihallıçık ilçesine bağlı Sarıköy’de bulunan Yunus Emre’nin türbesini ziyaret etmemesi mümkün mü?

                O Yunus Emre ki, saraya ve saray çevresine kapaklanıp hükümdarlara yalakalık yaparak yaşayan medrese mezunu divan şairleri, Arap ve İran şairlerine özenerek Arapça, Farsça ve Türkçe karışımı uyduruk bir dille şiirler yazarken, halkın diliyle öz Türkçe şiirler yazmış, aslını inkâr etmeyen bir şairdir.

                O, bu erdemi gösterir de, halkımız karşılığını vermez mi bunun?

                Nitekim bu halk, hükümdarlara ve başvezirlere kasideler yazıp övgüler düzerek bir eli yağda bir eli balda yaşayan yalaka asalakları değil, halk gibi yaşayıp halkın diliyle şiirler yazan Yunus Emre’yi bağrına basmıştır.

                700 yılı geçtiği halde, halkımızın O’nu hâlâ unutmamasının, O’nun şiirleriyle türküler söyleyip ilâhiler okumasının nedeni üzerinde düşünmelidir; günümüzün şair, yazar ve gazeteci geçinenleri.

                13. yüzyılın “sözde aydın”larının peşine takılmayıp halkın içinde halk gibi yaşayan, yazdığı şiirlerle halkın konuştuğu dili kanatlandırıp uçuran “Bizim Yunus”u öyle sevip öyle benimsemiştir ki bu halk, ülkemizin 11 yerinde Yunus Emre adına 11 türbe ve mezar yapmış.

                Bunca sözden sonra, 700 yıl öncesinden seslensin Yunus bize:

                               Bir kez gönül yıktın ise

                                Bu kıldığın namaz değil.

                                Yetmiş iki millet dahi

                                Elin yüzün yumaz değil.

                Bugün bile bunu söyleyebilecek kaç insan, kaç hoca, kaç müftü vardır?

                Kaç profesör, kaç ilahiyatçı, kaç siyasetçi var?

                İki dörtlük daha okuyalım haydi:

                               İlim ilim bilmektir,

                                İlim kendin bilmektir.

                                Sen kendini bilmezsin,

                                Ya nice okumaktır?

               

                               Yunus der ki, ey hoca

                                İstersen bin var Hac’ca

                                Hepisinden iyice

                                Bir gönüle girmektir.

                Oh be, oh be!.. Söz de güzel, söyleyiş de… İşte böyle söylediği için sevmiştir; halkımız “Bizim Yunus”u.

                Bugüne değin hiç yemediğim ama tadını merak ettiğim “höşmerim”den daha tatlı gibi geldi bu dörtlükler bana.

                Bir merakım şu şimdi:

                Sofrasından “höşmerim” eksik olmayanlar ne derler; bu dörtlüklere acep?

                                                                                                                              Hüseyin Erkan

                                                                                                    huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

--------------------------------------------------------------------------------------

(1) Bu dörtlüğün son dizesi, “Ha bir kuru ekmektir” diye de yazılıp söylenir.

(2) Evliya Çelebi’nin İzinde Şehirlerimiz: Ertuğrul Taylan, Dorlion Yayınları 2020, 363 sayfa.

E-Posta: ertugrultaylan@gmail.com; dorlionyayinlari@gmail.com

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 295
Toplam yorum
: 52
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 262
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster