Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Temmuz '15

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
344
 

Huldraların peşinde: İsveç ve Norveç gezi notları -2-

Huldraların peşinde: İsveç ve Norveç gezi notları -2-
 

Oslo, Norveç


Munch, Vigeland ve Ibsen'in şehri Oslo uzun zamandır hayallerimi süsleyen bir şehir. İşte sonunda buradayız. Bakalım bu şehir hayal ettiğim kadar güzel mi? Oslo'da Anker Hotel isimli bir otelde konaklayacağız. Şehir merkezine yaklaşık 10 dakika yürüme mesafesi uzaklığındaki oteli bulmamız zor olmuyor. Otele ulaştığımızda, odamıza yerleşip yorucu geçecek yeni güne hazır olmak için dinlenmeye çekiliyoruz.

Ertesi sabah Oslo’da güneşli bir güne uyanıyoruz. Otelde kahvaltımızı yaptıktan sonra otel resepsiyonundan 24 saat geçerli birer Oslo Pass satın alıyoruz. 24 saat geçerli Oslo Pass ücreti NOK 320 (109 TL). Oslo Pass ile şehirdeki tüm toplu taşıma araçlarını ücretsiz kullanabiliyor ve bütün müzelere ücret ödemeden girebiliyorsunuz. Buna ek olarak Oslo Pass, Kon-Tiki Müzesi ve Fram Müzesi’nin bulunduğu Bygdoy Yarımadasına giden teknelerle (bu tekneler 2015 yılında 1 Mayıs-11 Ekim tarihleri arasında çalışıyor) ücretsiz seyahat olanağı sağlıyor. Oslo Pass’ın bir diğer avantajı da Oslo yakınlarındaki bazı kentlere trenle ücretsiz ulaşım yapabilmeniz. Biz günün sonunda Oslo Pass kullanarak Lillestrom şehrine trenle yolculuk yapacağız. Munch, Vigeland ve Ibsen’in şehrini gezmeye hazırız.

Sabah saat 9:30 dolaylarında otelden ayrılıp gezimizin ilk durağı olan Munch Müzesi’ne (www.munchmuseet.no) gidiyoruz. Edvard Munch kuşkusuz Norveç’in yetiştirdiği en büyük ressam; Munch’un Çığlık (Scream) isimli tablosunu bilmeyen yoktur sanırım. Müzenin bulunduğu Toyengata Caddesi otelimize yakın bir konumda, dolayısıyla bu müzeye yürüyerek gidiyoruz. Yaklaşık 10 dakikalık bir yürüyüşten sonra müzeye ulaşıyoruz. Müzenin girişindeki görevli 9 Mayıs ile 9 Eylül tarihleri arasındaki Van Gogh ve Munch karma sergisine hazırlandıklarını ve müzenin yalnızca belirli bir bölümünün ziyarete açık olduğunu belirtip özür diliyor ve bize bir adet bez müze çantası hediye ediyor. Bu demek oluyor ki Çığlık tablosunu bu müzede göremeyeceğiz. Neyse ki Munch’un bu tablosunun bir kopyası da şehir merkezindeki Ulusal Galeride (The National Gallery) bulunuyor. “Oradaki tabloyu görürüz artık!” diye teselli ediyoruz kendimizi. Müzedeki sınırlı sayıda Munch tablosunu inceledikten sonra yakınlardaki Toyen metro durağından metro trenine biniyor ve Jernbanetorget durağında trenden iniyoruz. Sırada Oslo’nun ünlü Opera Binası var. Oslo’daki yol çalışmalarından dolayı metro durağından Opera Binasına yürümek 10 dakikadan fazla zamanımızı alıyor. 2008 yılının Nisan ayında hizmete açılan Oslo Opera Binası beyaz İtalyan mermeri ve cam kullanılarak inşa edilmiş göz kamaştırıcı bir yapı. Tanınmış Norveçli mimarlık firması Snohetta’nın tasarladığı bina suyun içinden çıkan bir buzdağını andıran yapısıyla hayranlık uyandırıyor. Bu önemli yapı 2009 yılında Avrupa’nın prestijli ödüllerinden Mies van der Rohe en iyi yapı ödülüne layık görülmüş.

Opera Binası’nda uzunca bir zaman geçirdikten sonra deniz kenarında yürüterek Silahlı Kuvvetler Müzesi ve sonrasında Akershus Kalesine ulaşıyoruz. Akershus Kalesinin girişinde çok sayıda yerel kıyafet giymiş Norveçli bayan görüyoruz. Genci yaşlısı kol kola girmiş neşeyle sohbet ederek yürüyorlar. “İşte huldraların torunları!” sözcükleri sırayla geçiyor zihnimin ekranından. Kalenin bahçesinde bulunan banklardan birine oturup, enerji depolamak için sırt çantalarımızda taşıdığımız elmalardan birer tane yiyoruz.  Bu arada güzel havayı fırsat bilip bahçede çoluk çocuğunu gezdiren Norveçlileri seyrediyoruz.  Akershus Kalesinin önünde bulunan otoparkta çok sayıda elektrikli otomobilin şarja bağlı olduklarını görüyoruz. Bir sonraki uğrayacağımız nokta olan Kraliyet Sarayına doğru ilerlerken Bankplassen Sokağında cep telefonundan müzik dinleyen genç kız heykeli ve Johannes Brun heykelini fotoğraflıyoruz. Kirkegata Sokağında ise The Mini Bottle Gallery’nin önünden geçiyoruz. Dünyanın en büyük minyatür şişe koleksiyonuna ev sahipliği yapan bu galeride 53.000 adet minyatür şişe bulunuyor. Sırada Karl Johans gate 11 adresinde bulunan Oslo Katedrali var. Katedralin birkaç fotoğrafını çektikten sonra Stortorvet’te bulunan Christian IV heykelini fotoğraflamayı da ihmal etmiyoruz. Yalnız bu Christian IV çapkın bir adammış: adamın değişik eşlerinden ve metreslerinden 20’nin üzerinde çocuğu olmuş.

Kraliyet Sarayına geldik işte! Şehrin orta yerindeki bir parkın içinde bulunan sarayın etrafında ne çit ne de tel örgü var. Günümüzde Kral Harald V ve Kraliçe Sonja’ya ev sahipliği yapan neoklasik yapının inşası 1849’da tamamlanmış. Sarayın kapısında yalnızca iki muhafız nöbet tutuyor. Kralın kapısını çalıp “Kral Abi, bir çayınızı içmeye geldik!” deseniz kimse size engel olmaz gibi duruyor.

Artık bir mola verme zamanı geldi. Molamızı Henrik Ibsens gate 36 adresinde bulunan Pascal (www.pascal.no) isimli kafede veriyoruz. Norveçli film yönetmeni Eskil Vogt’un Körlük (Blind) isimli filminin bir sahnesi bu kafede geçiyor. O filmi izlediğimde bir gün bu kafeye gitmeyi aklıma koymuştum. İşte buradayız. Bu kafenin Fransız kurabiyeleri ve kekleri meşhur; zaten kafenin sahibi Pascal Dubuy bir Fransız. Oslo’daki ilk kafesini 1995 yılında Tollbugata’da açan şef Pascal  Dubuy’un şimdilerde şehrin işlek noktalarında faaliyet gösteren dört adet kafesi var. Kısa süren molamızın ardından Oslo gezimize kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Sıradaki durağımız Ibsen Müzesi. Norveçli oyun yazarı Henrik Ibsen’in yaşamının son 11 yılını geçirdiği ve iki oyununu yazdığı ev günümüzde Ibsen Müzesi’ne ev sahipliği yapıyor. Henrik Ibsen en çok Bir Halk Düşmanı ve Bir Bebek Evi isimli oyunlarıyla tanınıyor.  Norsk Folkemuseum tarafından işletilen müzede Ibsen’in kullandığı mobilyalar ve yazarın kişisel eşyaları, kitapları, v.b. sergileniyor. Bu müzeyi gezdikten sonra 7  juni-plassen’de bulunan Haakon VII heykelini fotoğraflıyoruz. Müze gezilerine hız kesmeden devam: şimdi de Stenersen Müzesi’ndeyiz (www.stenersenmuseet.no). Oslo’nun önde gelen modern sanat müzelerinden olan Stenersen Müzesi’ni beğeniyle gezdikten sonra Nobel Barış Merkezi’ne uğruyoruz. Sonrasında şehrin ünlü Aker Brygge bölgesine gidiyoruz. Bu bölge deniz kıyısında, şehrin güzel kafe, restoran ve mağazalarının bulunduğu bir bölge. İzmir’deki Kordon’a benziyor. Birçok insan deniz kıyısındaki bu bölgede yürüyüş yapıyor, kimi anne babalar çocuklarının oynamaları için oyun parklarına getirmişler, kimi insanlar ise deniz kenarında oturmuş, kitaplarını okuyorlar. Bu bölgeyi baştan sona yürüyüp Oslo’nun önemli modern sanat müzelerinde Astrup-Fearnley Müzesi’ne (www.afmuseet.no) gidiyoruz. Mükemmel bir konumda bulunan son derece modern ve güzel bir binada hizmet veren bu müzeyi çok beğeniyorum.

Bugün iki müze daha gezeceğiz: Fram Müzesi ve Kon-Tiki Müzesi. Bu müzelere gitmek için Radhusbrygge’de 3 no’lu iskeleden kalkan Bygdoy teknesine biniyoruz. “Aheste sür tekneyi kaptan! Oslo denizden bakınca daha güzel görünüyor!” Bygdoy yarımadasında tekneden iner inmez Fram Müzesi’ne (www.frammuseum.no) gidiyoruz. Hem kuzey hem de güney kutbuna yolculuk yapan, güney kutbuna ulaşan ilk kaşif Roald Amundsen ve ekibinin kutup yolculuklarında kullandıkları Fram gemisi ahşaptan imal edilmiş gelmiş geçmiş en sağlam gemi. Bu gemiyi Fram Müzesi’nde ziyaret edebilirsiniz. Müze gezimiz sırasında geminin güvertesini ve kamaralarını geziyor, geçmiş zamanların ve insanların ahşaba işlemiş kokularını burun deliklerimizde hissediyoruz. Fram Müzesi gezimizin ardından, bu müzenin hemen bitişiğinde bulunan Kon-Tiki Müzesi’ne (www.kon-tiki.no) geçiyoruz. Müzenin kapanmasına 20 dakika var. Kon-Tiki ünlü Norveçli kaşif Thor Heyerdahl’in 1947 yılında beş arkadaşıyla birlikte Peru kıyılarından Polinezya’ya yaptıkları 6.600 kilometrelik deniz yolculuklarında kullandıkları salın adı. Bu sal ve Heyerdahl’in dünyanın değişik coğrafyalarında gerçekleştirdiği yolculuklarda kullandığı tekne ve sallar Kon-Tiki Müzesinde sergileniyor. Müze kapanana kadar bu tekne ve salları hayranlıkla inceliyoruz. Kon-Tiki Müzesi gezimizi tamamladıktan sonra Bygdoy’dan Radhusbrygge’yegiden son tekneye binerek Oslo şehir merkezine gidiyoruz.

Ne kadar yoğun bir gün geçirdik! Ancak günü burada tamamlamıyoruz. Bölgede havanın geç kararmasını fırsat bilerek günün son gezisini Oslo’ya 18 kilometre ulaklıkta bir şehir olan Lilleström’e yapıyoruz. Oslo merkez tren garından Lilleström’e giden banliyö trenine biniyor ve yaklaşık 30 dakika sonra bu şehre ulaşıyoruz. Aslında bu yönde çalışan hızlı trenle Lilleström’e 10 dakikada gitmek mümkün ancak biz normal banliyö treniyle gitmeyi tercih ediyoruz. Bulunduğumuz vagonda bizden başka yolcu yok. Trende bilet kontrolü yapmak ve tren istasyonlarda durduğunda trenden inen veya trene binen yolcu kalmadığını makiniste işaret etmek için yeşil bir bayrak sallamakla görevli genç bayan yabancı olduğumuzu anlayıp, meraktan olsa gerek, Lilleström’e gidene kadar bizimle sohbet etmek için bizim bulunduğumuz vagondan ayrılmıyor. “Nerelisiniz?” “Türküz.” “Orası Afrika’daydı, değil mi?” “Hayır. Siz Tunus’la karıştırdınız herhalde.” “Norveç genelde yabancılara pahalı gelir. Size pahalı gelmedi mi?” “İstanbul’da yaşıyoruz. İstanbul da pahalı bir şehir. Siz Oslolu musunuz?” “Hayır. Ben kuzeydeki küçük bir kasabadanım. Benim geldiğim kasabada kışları iki ay boyunca hiç gündüz olmaz.”

Saat 19:30 ve Lilleström tren istasyonundayız. Tren görevlisiyle vedalaşıp trenden iniyoruz. Tren istasyonundan çıktığımız gibi kentin ana caddesi karşımızda. Şehrin ana caddesi en fazla birkaç yüz metre uzunlukta. Anlaşılan Lilleström oldukça küçük bir yerleşim yeri. Ana cadde üzerinde ilerlerken gördüğümüz bir pubda birer bira içmeyi geçiriyorum aklımdan zira kent son derece sessiz ve tenha görünüyor. Tam bu sırada karşı yönden çok sayıda futbol fanatiğinin tezahürat yaparak bizim olduğumuz tarafa doğru yürüdüklerini fark ediyorum. Onların arkasından 7 veya 8 tane de polis otosu geliyor.  Bize doğru ilerleyen futbol fanatiklerinin bir kısmı benim gözüme kestirdiğim puba giriyorlar. Biz fanatiklerin yanından geçip onları takip etmekte olan polis otolarının yanına gidiyoruz. Polislerden birine “Merhaba birader. Biz turist olarak buradayız. Sizce şu ilerideki puba gitmek akıllıca olur mu?” “Taraftarların gittiği puba mı? Sakın ola gitmeyin. Bu yolun biraz ilerisinde başka bir restoran var. İsterseniz oraya bir bakın.” “Teşekkürler.” Polisin tarif ettiği restorana gidiyoruz ancak restoranda bir tek müşteri dahi yok. Restoran görevlisi de kapalı olduklarını söylüyor zaten. Biz tekrar istasyona doğru geri yürüyoruz. Bu arada taraftarlar ve polis otoları ortalıktan kaybolmuşlar. “Stadyuma gitmişlerdir!” diye düşünüyorum. İstasyon yakınlarında Kulturpuben (www.lillestromkulturpub.no) isimli bir pub görüyoruz. Büyük bir bahçe içinde bulunan iki katlı ahşap bir binada hizmet veren bu pubda bira içmeye karar veriyoruz. Doğru karar, doğru tercih! Pubda gayet nezih insanlar var, ortam gayet güzel. Pubun barında müşteriler için kruvasan, peynir, sosis gibi ücretsiz ikramlar var. Yalnız bira pahalı. Bir bardak bira NOK 73 (25 TL). Yaz aylarında bu pubun bahçesinde ünlü müzisyen ve şarkıcılar konserler veriyormuş. Lilleström’e yolunuz düşerse buraya uğramanızı tavsiye ederim. Lilleström’de hava kararmış; loş sokaklarda tenhalığa yabancı değiller; biralarımızı yudumlarken fark ediyorum: “Biz bugün Munch’un Çığlık isimli tablosunu görmedik!” Norveç’ e tekrar gelelim en iyisi: hem Munch’un Çığlık tablosunu görelim hem de Bergen’de Flam ile Myrdal arasında çalışan trene binip Kjosfossen Şelalesini görmeye gidelim. Kjosfossen’de bir huldra göreceğimize eminim!

Gezimizin dördüncü günü hava kapalı. Bugün Oslo’daki ünlü Vigeland Heykel Parkını gezeceğiz, biraz alışveriş yapacağız ve günün sonunda otobüsle Göteborg’a yolculuk yapacağız. Sabah kahvaltıdan sonra ilk olarak Vigeland Heykel Parkına gideceğiz. Otelimizin yakınlarındaki tramvay durağından bindiğimiz 12 numaralı tramvayla yaklaşık 10 dakikalık bir yolculuktan sonra Vigeland Heykel Parkına ulaşıyoruz. Heykeltıraş Gustav Vigeland’ın eseri olan 200’den fazla heykel parka yerleştirilmiş. Bu park, dünyada tek sanatçının elinden çıkmış heykellerin bulunduğu en büyük heykel parkı. Bu güzel parkta bir saate yakın zaman geçiriyor ve birbirinden güzel heykelleri hayranlıkla inceliyoruz.

Vigeland Heykel Parkını gezdikten sonra Oslo şehir merkezine geri dönüyor ve burada bulunan Oslo City isimli alışveriş merkezine gidiyoruz. Oslo City 90’dan fazla mağazaya ev sahipliği yapıyor ve ülkenin en çok ziyaret edilen alışveriş merkezi. Mağazaların bazılarını gezdikten sonra DVD, CD, plak, ses sistemleri v.b. ürünler satan Platekompaniet (www.platekompaniet.no) isimli mağazaya gidiyoruz. Yazımın daha önceki bir bölümünde Eskil Vogt’un Körlük isimli filminden bahsetmiştim. Bu filmde kullanılan şarkılardan biri The White Birch isimli Norveçli slowcore grubunun The Weight of Spring albümlerinden Lantern isimli şarkı. Bu albümü satın almadan Norveç’ten ayrılmak yok!

Öğleden sonra Oslo otobüs terminalinden Swebus firmasının Göteborg otobüsüne binerek akşam saatlerinde Göteborg’a ulaşıyoruz. Gezimizin son gecesini Göteborg’da Barken Viking isimli yelkenli gemide geçireceğiz. Yelkenlideki odamıza yerleştikten sonra bir kez daha Ölhallen: 7 an’a gidiyoruz. Burada eşimle beraber birer bira eşliğinde gezimizi değerlendiriyor ve ister istemez İstanbul’a döndüğümüzde bizi bekleyen yoğun iş temposunu hatırlıyoruz. Ertesi sabahBarken Viking’de güzel bir kahvaltının ardından Landvetter Havalimana gidiyor ve uçuşumuzu beklemeye başlıyoruz.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 42
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1003
Kayıt tarihi
: 13.11.12
 
 

1995 yılında İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi İngiliz Dili Eğitimi Bölümü'nde..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster