Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Ocak '11

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
1589
 

Hürrem acısı

Hürrem acısı
 

Yıl :1988
Yer : Buckingham Sarayı
Başta Kraliyet ailesinin fertleri olmak üzere İngiltere’nin seçkinleri Kanuni Sultan Süleyman Sergisi'nin açılışı için toplanmış, dönemin Başbakanı rahmetli Turgut Özal'ın eşi Semra Özal açış konuşmasını yapıyor.
Semra hanım sular seller gibi konuştuğu İngilizcesiyle (!) konuşmaya başlayınca güzeller güzeli Lady Diana’nın yüzünde ince bir tebessüm beliriyor.
Çünkü âlemin magnificent , yani muhteşem namıyla andığı Sultan Süleyman Hânı biz Kânuni diye adlandırırız ya, Kanuni’yi İngilizceye çeviren lüzumsuz, çok bilmiş hariciyecilerimiz bunun Türk aksanında bir telaffuz kazasına yol açacağını hesap edemeyince olanlar oluyor…
Semra Özal , Low maker (kanun yapıcı) diyeceğine Love maker (aşk yapıcı) diyor ve hâzırûn gülmemek için kendini zorlarken, Lady Diana kendini tutamıyor ve gülümsüyor.
Yalan da değil hani…
Süleyman’la Hürrem, insanlık tarihinin ender gördüğü bir aşkın mimarı değil midir?
Ve ömrünü Birmingham sarayının soğuk teşrifat düzeneği içinde heba etmek zorunda kalmış olan zamanımızın bahtsız Hürrem’i Lady Diana bu dillere destan aşka gıpta etmemiş midir?
Diğer yandan Semra hanım lowmaker diyeceğine lovemaker diyerek yaptığı sansasyonel bir hatayla, bir gerçeği de vurgulamış oluyor mu aslında…
Nedir bu gerçek???
Her Süleyman’ın içinde yanan bir Hürrem ateşi, her Hürrem’in içinde de çağıldayan bir Süleyman tutkusu vardır.

Hürrem Süleyman’a Süleyman da Hürrem’e Tanrı’dan bir armağandır.

Âleme haram olan Hürrem’in, Süleyman’a harem olması işte bu sırdandır.

Bu sırdandır ki Hürrem, Süleyman’ın ritmini arayan kalbine mukâbil bir kalp sunmuş..

Süleyman o ritimle dağları taşları aşmış…

Sofya, Niş, Belgrad, Temeşvar, Petrovar, Peşte, Budin, Tata, Şikloş, İstolni Belgrad, Estergon , derken gün gelmiş Viyana kapılarına dayanmış.

Balkanları çepeçevre kuşatan Karpatların başından esen yel gibi bulutları silip gitmiş..

Macaristan, Hırvatistan, Transilvanya ve dahi Dalmaçya topraklarında sefere eşen yiğitlerin başında aslanlar gibi kükremiş…

Kükremiş de, , ,

Dedesi efsane sultan Fatih’in bile alamadığı Belgrad’ı ele geçirmiş,

İnsan gücüyle ele geçirilemez denilen Rodos’u kuşatmış, daha saltanatının ikinci yılında şövalyelerin elinde bulunan bu muhkem kaleyi ele geçirerek Akdeniz’in bir Türk gölü olmasının yolunu açmış.

Dahası…Mohaç ovasında sel gibi yağan küffar-ı hakisarın üzerine şimşek gibi atılan aslanları iki saat içinde Macarların mağrur kralı Layoş’u süvarileriyle birlikte cehennemin dibine yollamış...

Dönmüş…

Babası Selim’den yarım kalan işleri halletmiş, Mısır’da mali reform yapmış, Suriye’nin iç işlerini düzene sokmuş, Orta Doğu’da hakimiyetini perçinlemiş…

Doğu’da şah fitnesini söndürmüş, Tahmasb’ı susturmuş.

Osmanlı sillesini yiyen bir daha karşısına çıkamaz olmuş…

Olmuş da ne olmuş…

Koca Sultan’ı Dünya takdir etmiş…

Adını Muhteşeme Süleyman koymuş..

Ama muhalefet genlerine işlemiş olan milletimiz Kânunî demiş geçmiş…

Cihana hükmeden koca Sultanın bunca yaptığı göz ardı edilmiş de örfi düzenlemeler gözüne batmış onca devlet erkânının…

Bununla da kalınmamış…

Hürrem’in aşkı da başına kakılmış adeta…

Peki neden…

Bunca tarihçi , Hürrem’in ne denli yüksek bir ahlaki seciyeye sahip olduğunu bildiği halde susmuşlar ve onu bir cadı avının baş aktörü haline getirmişler…

Nedeni gayet basit…

Süleyman’dan sonra tahta çıkan Sultan Selim’in babasının karizmasından yoksun olması…

Ama kaderin bunda payı yok mu?

Ya Şehzade Mehmet ölmeseydi?

Ya Şehzade Bayezid isyan etmeseydi?

Onlar da Hürrem’in çocukları değil miydi??

Vay efendim neymiş…

Sultan Süleyman Mahidevran’dan olma en büyük oğlu şehzade Mustafa’yı Hürrem’den etkilenerek öldürtmüş… Böyle olunca da koca cihanın mülkü Sarı Selim’e kalmış… Bir papazın kızı olduğu söylenen Hürrem Sultan da böylece hem İslam aleminden hem de Türk milletinden intikam almış.

Buna kargalar bile güler…
Yapmayın efendiler…

Tarihe bu denli şövenist bir bakış açısıyla bakarsanız ortada ne Osmanlı kalır, ne cihan hakimiyeti mefkuresi…

Ortada büyük bir aşk var.

Ve bu aşkın kıskançlığı ile atılan bir sürü iftira…

Çünkü biz aşk denildiğinde hep acılı sonlara alışmışız…

Şirin’e kavuşamayan Ferhat’ların, Leyla’nın aşkından aklını yitiren mecnunların hikayeleri ile büyümüşüz…

Anneliğin kutsanıp dişiliğin ayıplandığı törelerle büyütülen genç kızların çocuklarını bile sevemediği bir toplumda kocasına aşkını sunması beklenebilir mi?

Böyle olunca da;

Elbette gözü dışarıda kalan kara yağız Süleymanların yüreğine lacivert gözlü, selvi boylu, ay bakışlı bir Hürrem ateşi düşecek…

Kırk altı yıl gibi yarım asırlık bir sürede tam yirmi altı yılını at üstünde seferlerde geçiren cihan imparatorunun kâh doğuya kâh batıya uzayıp giden seferlerin molalarında Hürrem’inden aldığı mektuplarla bulduğu tesellileri kıskanacak…

Ah keşke diyecek…

Bir gün ben de uzun bir yolculuğa çıktığımda eşimden gelen kahır mesajları yerine şöyle bir mesaj alsam…

“Ey Sabâ Sultânuma zâr u perîşân diyesin

Gül yüzünsüz işi bülbül gibi efgân diyesin”

Ve ben de ona şöyle yazabilsem:

“Nâmeler gelse kaçan İstanbul-ı âbâddan

Bûy-ı zülfini seher-geh aluram Bağdad’dan”


Söz uzar kesmek gerek vesselam

Sürç-i lisan eylediysek aff ola..

Harem gibi çok az şey bilinen bir konuda yazıp çizmek kolay değil elbette ama empati kurarak bir de bu pencereden baksak fena mı olur… 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 85
Toplam yorum
: 31
Toplam mesaj
: 9
Ort. okunma sayısı
: 813
Kayıt tarihi
: 30.12.07
 
 

1963 K. maraş doğumluyum. Bir kamu üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalışıyorum. Muayyen zamanla..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster