Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Şubat '16

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
128
 

Hüseyin'in kedileri...

Hüseyin'in kedileri...
 

Takvim yapraklarında düşüyordu günler. Dökülmeye başlayan çınar yapraklarında sarıya dönüyordu; zeytin tanelerinde patlıcan morundan siyaha. Sonbahardı...

Yaz kalabalığı çekilmişti ortalıktan. Kalabalıktan ve gürültüden içerilere kaçan kuşlar dönmüşler çınar ağaçlarına, cıvıltılarını döküyorlardı sabaha. Şimdi çınar altı çaybahçeleri kasabanın yerlilerine, sonradan oraya yerleşen bir iki emekliye kalmıştı; deniz, balık, zeytinle yıllardır bildik akıp gelen bir yalnızlığa. Çocuklar neşeli, afacan gürültülerini deniz kıyısından alıp okula, teneffüslere taşımışlardı. Sessizdi ortalık. Rıhtım kedilere kalmıştı; Hüseyin'in kedilerine. Güneşin altında tembel uzanan, uyuklayan, arada bir, birbirleriyle kavga eden, koşuşturan kedilere. Ne kadar çoktular. Tekiri, sarmanı, arabı, alacalısı, pamuğu... Sardalya çok çıkıyordu. Çoksa sardalya kedilerin de keyfi yerinde demekti. Balıkhanenin önünde, balık satılan tezgahların yakınında ön ayaklarını kıvırıp altlarına almış, gözlerini tezgahlara dikmiş, belleri kıvrık, kuyrukları bükülmüş, sakin, ama atılacak bir balığı kapmak için kurulmuş yay gibi atılmaya hazır.

Denize en yakın uçtaki masanın etrafına toplanmış gürültülerle tavla maçına eşlik eden dört beş kişilik gurup haricinde, bir iki tekli ve ikili oturulan masalar dışında boştu gazino. Açık olan televizyondan cumhurbaşkanının sesi duyuluyordu. Beşinci muhtarlar toplantısında başkanlık sistemi hakkında konuşuyordu bir kez daha.

- Dubara öyle mi oynanır be! İkiden iki çekerek alsana kapıyı üstüne. 

Sese döndüler, hoş geldin be başkan. Ne haber zeytinlerden.. Recep zeytin kooperatifi başkanıydı. Son oyun marsla bitti. Tavlayı gürültüyle kapatan fırıncı " Moskof derlerdi nedense " lokantacı kaptanın koltuk altına sıkıştırdı gülerek.

-Öğren de gel! Karabatak oğlum, tazele bizim çayları; kaptandan. Recep girdi konuşmaya.

 -Kurak geçti bu yaz be ya. Beklenen yağış olmadı zamanında, sıkkın taneler bu sene. Etlenmedi su zeytinleri bile. Yiyecek kadar selelik çıkarsa ne ala, gerisi gider yağlığa. Zam kapıda bu gidişle.

- Her sene zam, her şeye zam, alıştık zaten. Sesi televizyonda muhtarlardan yükselen " Türkiye seninle gurur duyuyor " tezahuratına karıştı. Muhalifti kaptan.

- Ne çok kişiyle yerli yersiz gurur duyuyor oldu Türkiye son senelerde.

- Ne o oğlum beğenemedin mi, adamlar konuşuyor ama yapıyorlar. Siz zaten beğenmezsiniz hiç bir şeyi...

Cumhurbaşkanı'nın sesi duyuldu yeniden. " Türk tipi başkanlık için..." Karabatak çayları tazeledi, Recep konuyu değiştirmek için girdi araya.

- Hüseyin dönüyor balıktan. Şimdi görün kedileri. Hepsi gözlerini rıhtıma çevirdiler. Motorun sesini mi tanırlar, kokusunu mu alırlar Hüseyin'in bilinmez, kedilerin hepsi bir koşu tutturdular teknenin yanaşacağı yere.

Hüseyin kıçüstünde yekeyi bacaklarının arasına almış, yılların verdiği bir alışkanlıkla dönmüş, Zeytinliada ile mendirek arasındaki dar açıklıktan geçerken alışkın, pancar motorun gazını kesmiş, sancağa hafif dönerek mendirek içindeki durgun suyunda akışa geçmişti denizin. Bıraksan gözü kapalı yapardı bu işi. Gözü şimdi tekneye paralel yanaşacağı yere koşuşturan kedi kalabalığına takıldı..

- Ulan namussuzlar, kokuyu aldılar gene. Güldü...

Nedense severdi kedileri çok. Her zaman ağda çıkan ısparozları, çurçurları, lapinleri, izmaritleri bir kenara ayırır, sayıları azsa sardalya ile takviye ederek kedileri doyururdu mutlaka. Aç bırakmazdı onları. Bazan sırf kediler için ağ serdiği olurdu. Balık dolu poşeti alıp karaya atlamasıyla etrafı şaşılacak kadar yükseğe, yarı beline kadar sıçrayan, ayaklarına dolanan, etrafını kuşatan, devamlı miyavlayan bir kedi kalabalığı ile doldu. Balıkları hepsinin önüne gelecek şekilde attı yere. Miyavlamaların yerini şimdi bir taraftan balıkları yerken, diğer tarafta gözleri başkasının yediği balıkta olan bir kedi kalabalığının hırıltıları aldı.

Ağzına kadar pırıl pırıl, pul pul deniz kokulu sardalya dolu bir çavelyayı deminki iddialı tavla maçının yapıldığı masaya bıraktı Hüseyin.

- Hadi toplanın beyler. Ocaklar üstü su başına gidiyoruz. Balıklar ve pişirmesi benden.

- Ekmekler benden, dedi Moskof.

- Rakı ve biraları, kırmızı soğan, domates ve biberi de ben tamamlarım. Diye ekledi kaptan. Hadi öyleyse... Alçakgönüllü, kalender, kimi dilsiz dertleri büyük yüreklerinin bir yanına saklı babacan bu deniz adamları neşeleri peşlerine takılı kalktılar.

Aşağıda, Ocakların ileride Paşalimanı Adası ve sağda arkada yükselen Kapıdağ'ın denize inen sağ ucu ve Konya Boğazı ile sınırlı körfezinde deniz, bir ayna gibi ışıyordu. Taşlar arasındaki korlarda ızgaranın üzerinde pişmekte olan sardalyaların kokusu, dağdan yükselen defne ve kekik kokularını bastırıyordu. Rakı konmuş çay bardakları ortada buluştu. Şerefe... Bir türkü başladı sonra, " gemi gelir yanaşır " yankılandı.

Aşağıdaki zeytinliklerden ince beyaz dumanlar yükseliyordu dümdüz. Kasabanın kırmızı kiremitleri zor seçiliyordu zeytin ormanının yeşilinde. Alabildiğine parlıyordu deniz. Güzel kokuyordu hayat. Sonbaharda bir gündü...

 

Akın Yazıcı

16 Şubat 2016/İzmit

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Güzel kokuyordu hayat! Bazen bir öyküdeki bir cümle için bile yaşamaya değer, öyle değil mi hocam? Her zamanki gibi muhteşemdi! Sevgilerimle...

SAYHAN 
 17.02.2016 21:16
Cevap :
Çoğu kez bir kaçıştır yazmak. Satırlarda bile olsa güzel kokmasına olanak tanımıyorlar hayatın. Ne denilebilir ki; beynimize dolanan ağır bir sis gibi yaşam. " Hava kurşun gibi ağır." Selam ve içten sevgilerimle...  18.02.2016 14:48
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 176
Toplam yorum
: 424
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 365
Kayıt tarihi
: 07.05.14
 
 

1965 Ankara Üniversitesi Tıp fakültesinden asker hekim olarak mezun oldum. Gülhane Askeri Tıp Aka..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster