Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Ağustos '12

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
2336
 

Hüseynikten çıktım Şeher yoluna

Hüseynikten çıktım Şeher yoluna
 

Yazın bunaltıcı sıcagında, hanımı ile oturdugu balkondan,  güneş, irili ufaklı yükselen binaların ardında, göz kamaştıran bir kızıllık bırakıp kaybolurken, içeri dogru hafiften sesini yükselterek;

“Kızım Peri” diye seslendi. Bu gür ses, emekli olduktan hemen sonraki gün, sakallarını kesmeyip, bıyık bırakmak isteyen ve şimdilerde haşmetli burnunu, kömür karasına boyadıgı kalkık kıllar ile sunum yapan, kel albay Hasan Bey’e aitti. Bir hafta sonra bıyıkları daha yeni ele gelmeye başlamıştı ki, son görev yeri olan Elazig’dan, bin dokuz yüz elli yılının baharında, bütün ev eşyasını askerlere paketletip, kiraladıgı bir kamyona yükletti. Ankara’da on yıl önce almış oldugu dairedeki kiracıyı çıkartıp, kendisi taşındı.

“Kızım Peri, şu çayı tazeler misin?”

“Geldim babacıgım, hemen şimdi.” Peri on beş yaşında, simsiyah kıvırcık saçlı, kömür gözlü, esmer tenli, ince ve uzun boyluydu. Babasının boş bardagını saygı ile egilip alırken, yeşil  gözleri ile akça pakça yüzünü kızına dogru kaldırıp, aldıgı son yudum çayın ardından, Kel albay Hasan’ın eşi Gülşen Hanım da,  boş bardagını doldurması için, sevecen bir gülümsemenin beraberinde, hayran hayran baktıgı kızına uzattı.

“Bana da çay doldurur musun, kızım. İki defa gidip gelmene gerek yok, sen de gelip, yanımıza oturmak istemez misin? Benim canım, güzeller güzeli kızım.”

Peri annesinin sürekli yineledigi “güzeller güzeli” lafına hiç inanmıyordu. Annesine neden hiç benzemiyordu, buna anlam veremiyordu. Böylesine beyaz tenli, yeşil gözlü, güzel bir annenin kızı neden böyle kara kuruydu. Ankara’ya taşınalı üç hafta olmuştu. Burada hiç arkadaşı yoktu. Uzak akrabası olan bir kaç aile vardı, ama henüz onlar ile görüşmemişlerdi. Zaten üç haftadır evin işleri ve eşyaları paketlerden çıkarıp, tek tek yerleştirme işi yeni bitmişti. Ailecek epeyce yorulmuşlardı. Annesi ile her tarafı güzelce silip, mobilyaları ve eşyalarını yerleştirme işi ne kadar da uzun sürmüştü. Babası evin içinde tamir yaparken veya odaların lambalarını takarken egiliyor, sol şakagında dökülmeyen, uzatıp, tepesine yapıştırdıgı saçları sarktıkça, anne kız birbirlerine bakıp, çaktırmadan kıkır kıkır gülüyorlardı. Çok yorulmuşlardı ama, sonunda her şey istedikleri gibi olmuştu.

Çay süzgecini bir iki defa salladıktan sonra, ilave ettigi sıcak su, çayları berraklaştırıp, daha bir kızıllaştırdı. Tepsiyi kaptıgı gibi balkona gitti. Babası uzatılan çayı almak için, elini burmakta oldugu bıyıklarından çekip, bardagını aldı. Kel albay Hasan Bey çayına şeker atıp, yüksek ses ile karıştırırken, yıllardır şekersiz içmeyi tercih eden Gülşen Hanım üst üste iki yudum aldı. Peri mutfaktan bir tepsiye doldurdugu iki avuç ayçiçegi çekirdeklerini alıp, yere annesinin yanına çömeldi. Hızla çatırtılı sesler çıkararak, çekirdeklerini çıtlatırken, annesinin besili beyaz kollarına, biçimli dolgun yüzüne, zümrüt yeşili gözlerine büyük bir hayranlıkla bakmaya koyuldu. Annesi oldugu halde, O neden O’na hiç benzemiyordu.  Huyu suyu da aynı degildi. Babasına da hiç benzemiyordu. O evin karakoyunuydu. Ne olurdu, çok az da olsa annesini  andırsaydı. Kendisinin teni de böyle ipeksi ve kar beyazı olsaydı. Bunun neden böyle olmadıgını her sordugunda, annesi neden sinirleniyordu.

“Ne bileyim kızım, nereden çıkarıyorsun bunları? Aklına neden böyle olur olmaz her şeyi getiriyorsun?” diye, geçiştiriyordu. Hayranlık ile annesinin çıplak koluna dokundu. Teni ne kadar ipeksiydi. Derin bir iç geçirip, sırtını balkon demirlerine acıtırcasına bastırdı. Bu sırada yan komşunun penceresinden, babasının çok iyi bildigi ve hala ara sıra mırıldandıgı bir Elazıg türküsü yankılanarak yükseldi.

“Hüseynikten çıktım şeher yoluna

Kol ağrısı tesir etti canıma

Yaradanım merhamet et kuluna

Yazık oldu yazık şu genç ömrüme

Bilmem şu feleğin bana cevri ne

Telgrafın direkleri sayılmaz

 Ati hanım baygın düşmüş ayılmaz

 Böyle canlar teneşire koyulmaz.“

Babası türküyü duyar duymaz, derin düşüncelere daldı. Yıllar öncesine gitti. Bin dokuz yüz otuz sekiz yılında Dersim’de daha çiçegi burnunda bir tegmen oldugu günler, gözlerinin önünden bir kez daha geçti. Oturdugu sandalyede egildiginden, kafasının keli kabak gibi ortaya çıktı. Peri annesinin kolunu sıvazlamaya devam ettiginden, her zaman kendisine komik gelen bu durumu fark etmedi. Gülşen Hanım da sokaktan geçenlere yeşil gözlerini kısarak bakıyordu.

O yıl Dersim’e yönelik büyük bir harekat başlamıştı. Genç olmasına ragmen şapkasını çıkardıgında keli gözüken, Hasan tegmen de, gereksiz yere, olmazsa da olurlar ile artan nüfus yogunlugunun kontrol edilip, ayıklanmaların yapılması işlemlerinde komutan olarak  görevliydi. Elbette O da bir emir kuluydu, demiri kesen komutlar yukarılardan geliyor ve kendisi de sadece uygulamak ile yükümlüydü. Bu teselli ile yaşlandıkça artan iç hesaplaşmasını bastırmaya çalışsa da, çogu zaman başarılı olamıyordu. Rüyalarında hala travmalar yaşamaya devam ediyordu. Büyük bir vicdan azabı yıllar sonra gelip, yakasına yapışmıstı. Psikolojik tedavilerin de, bu bozuk ruh halinin degişimine bir katkısı yoktu.

Emrinde elli askeri ile Peri Suyu yamacında yer alan köyleri tek tek arayıp,  gerekli ayıklamayı yapma misyonunu üstlenmişti. Askerlerini gruplara ayırdı. Yılan kıvrımları ile yogun meşelikler, renga renk kır çiçekleri, gelincikler, börtü böcek, siyah frenk üzümleri, ayıgülü, kar sümbülü, çiğdem, ışkın, şakayık, mor newroz, sater, solucan otu, çakşır mantarı, kenger ve eşi benzeri olmayan daha pek çok bitki örtüsü ile bezeli, büyük bir botanik bahçesini aratmayan Dersim daglarının ve tepelerinin arasından, yer yer sarp kayalıkların gölgesinde, bir Dersim dilberi güzelliginde, bin bir naz ile çagıldayıp, süzülen Peri Suyu yamacındaki büyük bir köye girmek üzere, küçük takımlar halinde usul usul taş yapılı sıvasız evlerin arasına akşam karanlıgında tam teçhizat daldılar. Üç takım askerini, köylülerin kaçmasına engel olmak için köyün etrafını çevirmekle görevlendirdi. Köyde önceleri bir kaç köpegin sesi geldiyse de, önlerine atılan zehirli ekmekler ile bu tehlike uyarıcısı, sahiplerine sadakatta kusur etmeyen canlılar da, böylelikle devre dışı bırakıldılar. Atılan ekmekleri hızla kapan, hayvanlar alçak sesle bir iki inlemenin ardından, bulundukları  yerde boylu boyunca kıvrılıp, boynu bükük kalakaldılar. Hasan tegmen yanından hiç ayırmadıgı Rüstem çavuş ile köyün ilk evine dalmak için hızla kapıyı vururken, ikili üçlü gruplara ayrılan diger askerler de, başka evlere baskın vermek üzere dagıldılar. Köylüler evlerden tek tek suçlarının ne oldugundan bihaber olmanın şaşkınlıgi ile çıkarılıp, kıskıvrak yakalandılar. Genç, yaşlı, kadın, erkek, çocuk demeden köy halkını, meydana toplayıp, ellerini ayaklarını bagladılar. Çocuklar aglayarak elleri başları üzerinde kavuşturulmuş şekilde getirilirken, bazen bunu yapmayı unuttuklarından, atılan tokatlarla ikaz ediliyor, sendeleyip yere düşüyorlardı. Hasan tegmenin yanında yer alan Kütahya‘lı Rüstem çavuş, Beyto’nun Haydar’ın kapısını inatla vurmaya devam ediyordu. Kapıyı açmıyorlardı. Hasan tegmen iki asker daha çagırdı.

“Benden günah gitti. Kırın lan kapıyı.” diye emir  verdi. Zayıf bir bünyeye sahip olan Rüstem çavuş bir iki adım geri çekilirken, doksan beş kilo ile herkül görünümlü Kayseri’li Şükrü onbaşı ve ondan pek de geri kalmayan, agır sıkletlerden er rütbeli Ankara’lı Kasım kapıyı kırmak üzere hızla koşup, omuzladılar. İlk omuzlama çok da saglam bir kilidi olmayan, ahşap kapının kırılmasına yetmedi. İkinci darbe bu işe bir çözüm getirmeliydi. Yoksa burnundan soluyan ve iyice hiddetlenmiş gözüken Hasan teğmenin amansız gazabına ugrayacaklardı. Çok şükür istedikleri oldu ve kapı hızla ardına kadar hızla açılıp, duvara çarptı.

Kapı hızla vurulurken Haydar ve hanımı Gülizar daha üç yaşlarındaki biricik kızlarını bari kurtarabilmek için, iki odadan oluşan evlerinde yer olmadıgı için uyuyan kızlarının  üsüntünü minderlerle örterek saklıyorlardı. Daha önce komşu köylerde çocukların dahi gözlerinin yaşına bakılmadıgını duyduklarından, kendilerinden vazgeçmiş halde teslim oldular. Gülizar ölüm korkusu ile elektrige tutulmuş gibi titrerken, bir yandan da hala uyumakta olan kızlarının bulunmaması için korku dolu ela gözleri ile askerlere fark ettirmeden köşedeki minderlere dogru bakıyordu. Hızır Aleyhüsellam yetişip, Rüstem çavuş ve Şükrü onbaşının kızlarını görmesini engelledi. Haydar ve Gülizar da elleri başlarında itile kakıla getirilip, elleri ayakları baglandı.

Rüstem çavuş ayakları taşlık zeminde sendeleyerek koşup, tekmil vermek üzere kısa küt parmaklarını şapkasının kenarına gelecek şekilde birleştirdi.

“Muhabere çavuş Rüstem Altınova. Köy teröristlerden temizlendi. Elli üç erkek, yetmiş bir kadın ve seksen altı çocuk yakaladık. Emir ve görüşlerinize hazırız komutanım.“

“Aferin asker. İyi iş becerdiniz. Rüstem, emir komuta sende, ayaklarını çözün. Şunları kendirler ile birbirine baglayın ve Mustafa albaya götürün. ”

Rüstem çavuş verilen emri askerlerin yardımı ile gece karanlıgında evlerden aldıkları bir gazlı fenerin ışıgında yerine getirirken, çocukları baglamadan, elleri başlarının üzerinde tutmalarını bagıra bagıra emretti. İşlemler bitti ve Rüstem  çavuş komutasındaki köylüler sıra halinde albay Mustafa’nın konuşlandıgı yerde kendilerini bekleyen kaderleri ile yüzleşmek üzere, yola çıkmaya hazır hale geldiler. Bu sırada Hüseyin dedenin korkudan sara nöbetine yakalanması ile işlerin uzayacagını gören Hasan tegmenin başını hafiften egerek verdigi emirle, yetişkinlerin ve çocukların korku dolu bakışları ve attıkları çıglıkların gürültüsünde, sesi pek duyulmayan başına sıkılan kurşunla yetişkin sayısı elli ikiye düşürülerek, askeri disiplin ile yola çıkarıldılar. Köylüler bilinen sona dogru yol alırken, Hasan tegmen de, beraberindeki iki takım askeri ile evleri tekrar yoklamak üzere boş evlere daldılar. Minderlerin altından üç yaşlarında kara kuru bir kız çocugu etrafına bakınarak, Hasan tegmen ve askerleri eve girerken uyandı.

Balkonda çekirdek çitleyen Peri bir an duraksadı. Komşularının radyosu başka bir türküyü seslendirirken, anlamlı, sorgulayan, kömür karası  gözleri ile annesinin yüzündeki ürpertili zümrütlerin derinliklerine seslendi:

“Annecigim, ben neden sana hiç benzemiyorum?”

 

 

Aydın Yılmaz

Amsterdam, 20 agustos 2012

 

Hesaplıca bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 84
Toplam yorum
: 11
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 334
Kayıt tarihi
: 17.12.10
 
 

Sevgili okuyucular; oluşturmaya çalıştığım bu blog vasıtası ile boş zamanlarımı değerlendirip, ço..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster