Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Temmuz '09

 
Kategori
İnançlar
Okunma Sayısı
1651
 

İbadetin kime, ne faydası var?

İbadetin kime, ne faydası var?
 

su


O insanlara değil, insanlar O’na muhtaçtırlar. İnsanların yok saydıkları birinin en yakın dostu olma olanakları da yoktur. Allah’ı en yakın dost edinenler için güçlerinden korkulacak güçlü insanlar, istekleri tartışılmaz kabul edilip uygulanacak üstün insanlar, kendilerine tapılacak, hayran olunacak olağanüstü yetenekli insanlar veya yeterince güç ve mal sahibi olmadıkları için aşağılanacak insanlar yoktur.

Bazılarının zannettiği ve iddia ettiği gibi, Allah’ın insanların dua etmesini, her koşulda O’nu hatırlamasını, O’na şükretmesini istemesinin sebebi O’nun insanların duasına muhtaç olması veya cennetin duaya karşılık bir alış veriş olması değildir. Allah’ın Allah olduğunu hissetmek için insanların duasına ihtiyacı yoktur. Haramlar, yasaklar ve emirler bize eziyet olsun diye değil, bizi korumak için vardır.


Eğlenmek yerine okulla, sınavla, kitapla uğraşmış olanların ulaştıkları bilgi ve uzmanlık seviyesi ile bunları sıkıcı ve gereksiz bulanların entelektüel seviyesi; kendi çıkarları veya eğlenceleri için can yakan, mal çalanla, insanlara yardım eden ve hayat kurtaranların moral seviyesi aynı değildir.

Dini açıdan da Allah’a yakın olanlar ve dünya yaşamını O’nun önerileri doğrultusunda yaşayanlarla, kendi heveslerine uygun yaşayıp O’nu yok sayanlar aynı seviyede değildir. Allah’ın önerileri insanları arındıran, ruhsal olarak bir üst aşamaya varmak için eğiten ve O’na yaklaştıranlardır.


Bu konuda seçim de kişiye bırakılmıştır: İsteyen programa katılır, gereğini yerine getirir, hem yaşamı mutluluk ve doygunlukla yaşar, hem de arınmışlardan ve gerçeğe yaklaştırılmışlardan oluşan sonraki aşamanın bir üyesi olur. İstemeyen katılmaz. Ama ilgilenmediği, bilmediği, emek vermediği, ya da yok saydığı bir konuda üst aşamaya geçişe kabul edilmediği ve kendi seçiminin bir sonucu olarak, dışlandığı için yakınma hakkı da olamaz!

Düzen, monotonluk veya kısıtlama değil, sağlığın, neslin devamının gereğidir.

Toplumlardaki kanunlar ve yasaklar da özü itibarıyla, insanların özgürlüklerini kısıtlamak için değil, onların canlarını, mallarını, haklarını güvenceye almak için vardır.

Doktorların önerileri, yasakları insanların yeme-içme ve tembellik etme özgürlüklerini kısıtlamayı değil, onların daha sağlıklı olmalarını amaçlar.

Öğretmenlerin amacı çocukları oyundan, eğlenceden alıkoymak ve onlara eziyet etmek değil, bilgili insanlar yetiştirmektir.

Okulla ilgisi olmayan insanların sınavlardan geçmemesi ve eğitim gören insanların sınavlardan geçmesi, öğrenmek, kendini geliştirmek isteyen insanları cezalandırmak, onlara zorluk çıkarmak, onlara haksızlık etmek değildir. Amaç, bir ideali olan insanların, eksiklerini ve yanlışlarını görüp tamamlamalarını, istedikleri bilgi ve yetkinlik seviyesine gelmelerini sağlamaktır.

<ı>“Allah size zorluk çıkarmak istemiyor. Ancak sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak istiyor ki, şükredebilesiniz.” (Maide, 110/5, 6)

<ı>“Ahiret ekini isteyenin o ekini artırırız. Dünya ekini isteyene de ondan veririz. Ama böylesi için ahirette bir nasip yoktur.”(Şuara, 62/42, 20)

<ı>“Her kim iğreti hayatı ve onun süsünü isterse böylelerinin yapıp ettiklerinin karşılığını kendilerine bu hayatta tam olarak veririz. Onlar Dünyada hiç bir eksiltmeye uğratılmazlar. Öyleleridir ki bunlar, ahirette kendileri için ateşten başka hiç bir şey yoktur. Sanayi olarak ürettikleri, orada işe yaramaz olmuştur. Yapıp ettikleri de batıl hale gelmiştir.”(Hud, 52/11, 15-16)

<ı>“İnsanlar inandık demeleriyle kendi hallerine bırakılacaklarını ve Hiç bir imtihana çekilmeyeceklerini mi sandılar?”(Ankebut, 85/29, 2)

<ı>“Yemin olsun ki, mallarınızda da canlarınızda da imtihan edileceksiniz. Ve yemin olsun ki, sizden önce kendilerine kitap verilenlerden de şirke batanlardan da incitici çok şey dinleyeceksiniz. Sabreder, sakınıp korunursanız işte bu, iş ve oluşların en zorlularındandır.” (Ali imran, 94/3, 186

Kendileri için iyilik veya kötülük söz konusu olmayan hayvanlardan ve yaratılış olarak zaten iyi olan meleklerden farklı olarak ise, insana duygu, düşünce, iyi-kötü duygusu ve seçme hakkı verilmiştir. Ama hayatta kalmak için birlikte yaşamaktan başka çaresi olmayan insan toplumlarında da her bir bireyin hem kendi mutluluğu ve güvenliği, hem de toplumun mutluluğu ve sağlıklı sürekliliği için yapılması gerekenler, belirlenmesi gereken sınırlar vardır. Bu yüzden insan kendi düzenini deneyerek kendisi bulsun diye başıboş bırakılmamış, belli bir topluluk haline gelince kendisiyle, birbiriyle ve doğayla, diğer canlılarla uyumlu yaşaması için gereken kurallar, yollar ve yöntemler konusunda bilgilendirilmiştir. İnsan ise kendisine uygun davranışları bildiren, kendi doğasına ve yaşadığı dünyaya uyumlu ilahi düzeni çoğunlukla kabul etmemiş, işine geldiği gibi çarpıtmıştır. Değişik dönemlerde belli çıkar gruplarına hizmet eden yönetim anlayışları icat etmiştir.

Kibir, kıskançlık, kin, öfke, düşmanlık bedenin kimyasını da etkileyen olumsuz duygulardır. Karşısındakine ve daha çok da kişinin kendisine zarar veren yıpratıcı etkileri vardır.

Yapılan araştırmalar dua edilen, pozitif bir ortamda bulunan suyun veya pozitif düşünen bir insanın dilaltından alınan suyun mikroskop altındaki görünümü ile aynı kişi herhangi bir şekilde sinirlendirildikten sonra alınan örneğin aynı olmadığını göstermiştir. Mutluluk hormonlarının ve stres hormonlarının sağlığa ve insan ilişkilerine yansıyan etkileri farklıdır. Sınırları zorlayan yoğun stres, olumsuz duygular pek çok ruhsal ve bedensel hastalığın sebebidir.Olumsuz duygularla, rekabet ve güvensizlik duygularıyla yüklü insanlar ruhsal olarak yalnız ve mutsuz insanlardır.
İnsan beyni, gerektiği zaman ve gereken miktarda karışımı yapıp, gereken yere gönderen muhteşem bir organdır. Ama olumsuz koşullarda beyin bir anlamda bedeni yok etme ve hatta yalancı (Psikosomatik) hastalıklar üretme programına geçerken, olumlu düşünen insanlarda iyileştirme mekanizmasını çok daha iyi çalıştırmakta, böylece çok ciddi hastalıklarda bile mucize olarak tanımlanan iyileşmeler olabilmektedir.

Başka insanlar için de dua etmek, hem dua eden pozitif düşündüğü için kendisine, hem dua edilen kişi pozitif enerji alacağı için ona faydalıdır. Sadece kendisi için değil, başkaları için de dua edenin payına düşen hayır ve iyilik de daha fazladır. Ancak başkası için dua etmek, o kişinin kendi duasının ve ibadetinin yerini tutamaz.
Bağış veya ödeme miktarı ne kadar büyük olursa olsun, bir başkası adına diyet yapmanın veya spor yapmanın, ilaç kullanmanın faydası olmadığı gibi, başkasına para vererek kendi adına ibadet yaptırmak da anlamsızdır. Ayrıca Allah’la kendi arasında bir başkasının aracı olmasını isteyerek kula kul olmak insanı Allah’a yaklaştırmaz, kendini üstün, Allah’a daha yakın görenlerin yanında küçülmesine neden olur.
İsteyen herkes, kendini geliştirerek, Allah’a yakınlaşmak için vesile arayarak, -hiç bir kulun yanlışsız ve eksiksiz olamayacağını aklından çıkarmadan- fikir alışverişinde bulunup öğrendiklerini paylaşarak, kendi kapasitesinin en üst seviyesine gelebilir. Gelinen seviye başlangıçta örnek alınanlardan ve kendisinden bir şeyler öğrenilenlerden çok daha üstün olabilir. Bu konuda herkese eşit şans verilmiştir. Allah, kendisine yakınlaşmak isteyen kadın, erkek her bireyin dostu ve yardımcısıdır.


İnanan insanların sadece başkalarına zarar vermemesi de yeterli değildir. İş yapıp değer üretmek, iyilik yapmak, yaratılış kapasitesi ölçüsünde faaliyette bulunmak, hayır ve barış için çaba göstermek gerekir.

<ı>“O halde, bir iş ve oluştan boşalır boşalmaz yeni bir işe koyulup yorul! Ve yalnız Rabbine yönelip doğrul!”(İnşirah, 12/94, 7-8)

Namaz Hz. İbrahim zamanından beri vardır. Kâbe’deki Beytullah’ı Hz. İbrahim ve çocukları inşa etmiştir. Orada, namaz kıldığı bir bölüm de vardı. Mekkeli müşrikler bildikleri bu yerde, Kâbe’de hem Allah’a hem de kendilerince değerli putlara da tapıyor, anlaşıldığı kadarıyla, hep birlikte şarkı söylemeye ve tempo tutmaya benzer şekilde, onlara ibadet ediyorlardı. (Mekkeli müşrikler yaratıcı olarak Allah’ı kabul ediyor, ancak inandıkları yedek ilahlarını terk etmeyi kabul etmiyorlardı. Ayrıca Kur’an’ı beğenmiyor ve Hz. Muhammed’in peygamber olduğuna da inanmıyorlardı.) Allah’la beraber birilerini daha anmaları, Kur’an’ı ve Peygamberini kabul etmemeleri, duayı saygı ve düşünme yerine, bir çeşit eğlenceye dönüştürmeleri sebebiyle yaptıkları Allah’ı inkâr olarak tanımlanmıştır.

<ı>“Onların o evdeki namazı/duası; ıslık çalmak, el çırpmak/engel olmaktan başka bir şey değildir. O halde, inkâr etmekte olduğunuz için tadın azabı” (Enfal, 93/8, 35)

Kur’an’da “salât” dua demektir ve tüm ibadetleri içine alan, Allah ile kulu arasındaki her türlü yakarış, düşünüş, duyuşun ortak adıdır. “Salât” karşılığı, Türkçeye “namaz” olarak Farsçadan geçmiştir. Kur’an’da namaz açıkça beş vakit olarak geçmez. Rekât sayısı verilmemiştir.

<ı>“namazları/duaları ve orta namazı/duayı koruyun. Tam bir saygıyla Allah’ın huzurunda kıyam edin”(Bakara, 92/2, 238)

<ı>“Güneşin kaymasından/aşağıya sarkmasından, gecenin kararmasına kadar namazı/duayı yerine getir. Sabah Kur’an’ını da gözet. Çünkü sabah Kur’an’ı tanıklarca izlenmektedir.”(İsra, 50/17, 58)

<ı>“Sabah namazından önce, öğlen vaktinde elbiselerinizi çıkardığınızda, yatsı namazından sonra... Kaygılanacağınız üç vakittir bunlar.”(Nur, 102/24, 58)

<ı>“Namaz müminler üzerine vakti belirlenmiş bir farz olmuştur.” (Nisa, 98/4, 103)

Namaz aptes ile yani temizlikle başlar. Namaz, ne yoga gibi sadece ruhsal, ne de Uzak Doğu rahiplerinin uyguladığı türden (Kung Fu, Şaolin, Tai Chi vb.) bedensel bir ibadettir. Namaz, ruhsal- bedensel bir ibadet şeklidir: Dua etmekte amaç can suyunu bütün “pisliklerden” arındırmaktır.


Bir insanın kutsal olduğunu kabul etmek kişiliği yok eder, kula kulluğu getirir. Rükû, Allah’ın huzurunda eğilmek ise hem gerçek büyük olanın kim olduğunu hatırlatarak kibri giderir, hem de diğer insanların da kendisi gibi Allah'ın huzurunda eğilen kullar, mükemmel olmayan ve ölümlü yaratıklar olduğunu hissettirir. Dolayısıyla kendine güven ve eşitlik duygusunu pekiştirir.

İçtenlikle ve en yakın dost olduğunu hissederek, Allah’ın adını anmak, O’nu yüceltmek, O’na yakınlaşmayı ve ne kadar güçlü olarak hissedilebilirse o ölçüde olmak üzere, bu sonsuz kaynaktan güç almayı sağlar.
İnsanlar her gün ve günün her saatinde terapiste gidemezler. Ama istedikleri ve düşündükleri anda Yaratıcı ile bağlantı kurabilirler. Tüm sorunları, dilekleri, Yaratıcı ile paylaşmak bir anlamda sorunların birikmeden sürekli paylaşılması, çözüm konusunda arayışa girilmesini sağlar.
Çözüm konusunda Allah’ın yardımına olan inanç oranında alınan güç ve güven, kişinin kendi birikim ve yetenekleri, kapasitesi oranında yaşadığı ortam ve çevre içinde çözümü bulmasına, seçimi yapmasına veya karar vermesine yardımcı olur.

Secde, toprağa yakınlık yaşamın iyi veya kötü bir sonunun olduğunu, dünyada var olanın yine dünyada kalacağını tekrar hissettirir, kini ve hırsı giderir.
Ayrıca ölümün doğmak ve yaşamak kadar doğal olduğunu bilinçaltına işler ve yaşanan her günü ölüm korkusuyla geçirmeyi önler.
Yaşanan her güne duayla başlamak ve bitirmek her günün bir hediye olduğunu; günde üç veya beş defa namaz kılmak/dua etmek gün içinde de sakinleşmeyi, güç toplamayı sağlar.

<ı>

<ı>“Allah’ın nimetlerini saymaya kalkarsanız, onların sonunu getiremezsiniz.”(Nahl, 70/16, 18)

<ı>“Ölü toprak onlar için bir mucizedir. Onu dirilttik, ondan dane çıkardık; bak işte ondan yiyorlar.(...) Ki onun ürününden ve ellerinin yapıp ettiğinden yesinler. Hala şükretmiyorlar mı?” (Yasin, 41/36, 33, 35)

<ı>“Allah o hayvanları sizin hizmetinize verdi ki, şükredebilesiniz.” (Hac, 88/22, 36)

Hem ruhsal, hem bedensel bir ibadet olarak namaz, ruh-beden dengesini, onların birbiriyle uyumunu “ayarlar”. Öfkeyi ve stresi giderir. Çirkinlikleri örter: Dedikodu, kin, aşağılama, düşmanlık gibi çirkin davranışlardan alıkoyar. Öfkeyi yenebilmeyi, adaletli ve hoşgörülü olmayı, barışçı ve sağlıklı kararlar alınmasını, insan ilişkilerinin daha iyi olmasını sağlar.
Allah’tan ve yardımına olan inançtan alınan güç, insanın iç iyileşme gücünü, zihinsel ve bedensel olarak sahip olduğu kapasitenin büyük bir kısmını harekete geçirmesini, verimli kullanmasını sağlar; sahip olunanların değerini anlamayı, onların mutluluğunu yaşamayı sağlar, depresyonu, karamsarlığı önler.

Ama dua etmek sipariş listesi sunmak da değildir. İstekler hep vardır ve olacaktır. Destek ve yeterli güce sahip olmak için Allah’ın yardımına ihtiyaç da vardır. Ama dua edenin, bir şeyler isteyenin her istediği gönlünce olacak diye bir şey de yoktur. Bu hem Allah’ın, insanların emrinde, her isteyene istediğini vermek zorunda olduğu; hem de insanın kendisi ve başkaları için en doğru olanı bildiğini kabul etmek gibi bir sonuca götürür. Onun için dua, ümitle ve korkuyla yapılır. İsteyen kuldur, kimin neyi hak edip etmediğinin bilgisi, geleceğin ve istenen şeyin sonuçlarının ne olacağının bilgisi, isteneni verme ve vermeme hakkı ve yetkisi sadece Allah’a aittir.

<ı>

<ı><ı>“İman edip barışa /hayra yönelik değerler üreten, namazı/duayı yerine getiren, zekâtı verenler için Rableri katında kendilerine özgü ödülleri vardır.”(Bakara, 92/2, 277)

<ı>“Gündüzün iki tarafında ve geceye yakın saatlerde namazı/duayı yerine getir! Güzellikler kötülükleri silip süpürür. İşte bu, Allah’ı ananlara bir öğüttür.” (Hud, 52/11, 114)

<ı>“Kitaptan sana vahyedileni oku! Namazı/duayı yerine getir! Çünkü namaz/dua çirkinliklerden ve kötülüklerden alıkoyar. Elbette ki, Allah’ın zikri/Kur’an’ı daha büyüktür. Allah neler yaptığınızı biliyor.”(Ankebut, 85/29, 45)

<ı>“İman edip barışa/hayra yönelik işler yapanlar ve Hz. Muhammed’e indirilene-ki o onların Rablerinden bir haktır-inanmış olanlara gelince, Allah onların çirkin davranışlarını örtmüş ve gönüllerini barışa yöneltmiştir.”(Hz. Muhammed, 99/47, 2)

<ı>

Kur’an’da toplu namaz kılmak için mimarisi belirlenmiş bir yapı olarak cami veya mescitten söz edilmez. Üç kişiden fazla olan insan topluluğu, prensip olarak, cemaat olarak kabul edilir. Cami, toplayan yer; mescit, secde edilen yer anlamındadır.
İbadet edilen yerin çok temiz ve güvenli olması, insanlara huzur duygusu verecek kadar bakımlı, ama dikkati dağıtacak veya israfa kaçacak kadar süslü olmaması genel prensiplerden çıkan sonuçlardır. İçinde dua edilecek mescitlerin ve camilerin kendilerini diğerlerinden farklı görenlerin, kendilerince uygun görmediklerini karaladıkları, barış ve hayır için kullanılması gereken mekânları kendi düşmanca duygularını yaymak ve insanları bölmek için bir üs olarak yapan veya kullananlara ait olmaması gereklidir.
Ayrıca duaların, dileklerin kabulü için aracı olarak, Allah’tan başka birinin veya şeylerin -kim ve ne olursa olsun- adının anılmadığı yerler olmalıdır. Bundan hareketle camilerin ve mescitlerin -amacı ne kadar iyi olursa olsun- bir takım törenlerin, Allah’tan başkasının adının geçtiği söylemlerin, kutsal olduğu kabul edilen bir takım eşyaların, sadece belli grup ve tarikatların mekânı olarak kullanılmasının doğru olmadığı ortaya çıkmaktadır. İbadethaneler her gün ve her saatte isteyen herkesin huzur ve sükûnet içinde ibadet edebileceği şekilde düzenlenmiş mekânlar olmalıdır.

Cuma namazından sonra insanlar tekrar çalışmaya çağırılmıştır. Cuma günü tatil veya tam gün ibadet günü olarak belirtilmemiştir.

<ı>“Bir de şunlar var: Tutup bir mescit yapmışlardır. Zarar vermek için, nankörlük için/gerçeği örtmek için, inananları fırkalara bölmek için (...) Böyle bir mescitte sakın namaza durma! Daha ilk günden takva üzerine kurulan bir mescit, içinde namaz kılman için çok daha uygundur. “ (Tevbe, 113/9, 107-108)

<ı>“hiç kuşkusuz mescitler/secdeler Allah içindir. O halde oralarda, Allah ile birlikte bir başkasına yalvarmayın/Allah’ın yanında bir başkası için çağrıda bulunmayın!”(Cin, 40/72, 18)

<ı>“Ey inananlar! Cuma günü, namaz/dua için çağrı yapıldığında, Allah’ı anmaya/Allah’ın Zikri’ne koşun! Alışverişi bırakın! Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Namaz/ dua yerine getirilince hemen yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfünden nasibinizi arayın. Allah’ı çok anın ki, kurtuluşa erebilesiniz.”(Cumua, 96/62, 9-10)

Aynı saatlerde namaz kılmak-dua etmek de güzeldir. Aynı saatlerde aynı iyi dileklerde bulunan insanların yaratabileceği toplam pozitif enerji, tek tek insanların yaratabileceğinden daha fazladır. (Bir karıncanın aklı ile bir karınca kolonisinin toplam zekâsı ve başarabilecekleri; bir tek balığın aklı ile balık sürüsünün toplam zekâsı aynı değildir. Aynı hedefe yönlenmek ve güçleri birleştirmek onları büyük topluluk beyinlerine dönüştürür. )

İbadet sadece namazla ve belli oturuş, duruş şekilleriyle sınırlı değildir. Allah’ı zikretmek, anmak bazı sözleri şu kadar veya bu kadar defa tekrar etmek değildir. Kur’an’da önerildiği şekilde, ağır ağır ve düşünerek Kur’an okumak ve içeriğini anlamaya çalışmak; Allah’ın yarattıkları ve düzeni hakkında bilgi sahibi olmaya çalışmak ve onlar üzerinde düşünmek, yüceliğini kavramak, Allah’ın dostluğundan ve gösterdiği yolun doğruluğundan bir kez daha emin olarak, o yolda çaba harcamaktır.

Namaz belli vakitlerle sınırlandırılmıştır, ama düşünmek ve öğrenmek için saat, yer, mekân yoktur. O sürekli bir faaliyettir.

İnançlı insanın gönlüyle yaşanan yaşam ve bakılan dünya farklıdır: Bildiğimiz başka hiç bir gezegende bulunmayan özellikleriyle Dünyalı olmak, kendinin ve çevresinin farkında, duygulara sahip bir canlı, yani insan olarak yaşıyor olmak başlı başına bir hediyedir. Yeryüzü ve gökyüzü her çeşitten mucizelerle ve insana mutluluk veren hediyelerle doludur.

Yaratan’la, doğayla uyumu sağlamayı başarmış bir kişinin iç huzuru, kendi kendine yeterlilik duygusu, öğrendiği ve farkına vardığı her yeni şeyde kendisini Yaratıcı’ya biraz daha yakın hissetmesini de sağlayan, duyduğu heyecan ve mutluluk külfetsiz ve süreklidir.

Hep bir adım daha yaklaşmak, bir basamak daha üste çıkmak gibi bir başarı duygusudur. Ne çok oynayıp sonra yorgunluktan bitkin düşmek, ne içtikten sonra baş ağrısıyla uyanmak, ne keyif verici maddenin etkisi geçince mutsuzluğa geri dönmektir. Ne eğlenmek için benzer şeyleri yapmanın bir süre sonra verdiği bıkkınlık, ne de alınan son model arabanın bir sene sonra eski model haline gelmesinden dolayı kaybedilen mutluluktur.

İnançlı insan hiç bir koşulda yalnız değildir: Bütün evreni ve içindeki mükemmel düzeni yaratan güce ulaşmak için aracıya ihtiyaç yoktur. O’na ulaşmak için zengin olmak, mevki sahibi olmak, şu ya da bu ülkede olmak, kadın veya erkek olmak gibi hiç bir önkoşul yoktur. O’na ulaşmak için O’nu düşünmek yeterlidir.

İnançlı insan, diğer insanlar arasında da yalnız ve güvensiz değildir. Ne çevresinin onun üstün özelliklerini anlamayan veya kıskanan aptallarla veya düşmanlarla dolu olduğunu, ne de kendisinin kendisinden daha üstün özellikleri olan insanlar arasında kaybolmuş bir zavallı olduğunu düşünür. O da diğerleri gibi, yanlışları ve doğruları ile Allah’ın yarattığı kullardan biridir.

İnançlı insan, Allah katında her bir bireyin değerli ve özgün olduğunu bilir. Kendisi kadar diğer insanların da tek tek değerli ve önemli olduğunu bilerek onlara eşit değer verir ve saygı duyar. Kendi yaptığından sorumlu olduğunu bilerek, başkalarına göre değil, kendi doğrularına göre yaşar.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 170
Toplam yorum
: 110
Toplam mesaj
: 22
Ort. okunma sayısı
: 4335
Kayıt tarihi
: 19.06.09
 
 

1958  doğumluyum. Arkeologum. Evliyim. Çocuğum yok. Çalışmıyorum. Yıllarca çalıştıktan sonra, zam..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster