Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Mart '16

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
489
 

İbn Haldun'a direnen millet: Türkler

İbn Haldun'a direnen millet: Türkler
 

ibn haldun


"Coğrafya kaderdir." Kültür dünyamızın büyük düşünürlerinden İbn-i Haldun a ait bu söz, tüm jeopolitik analizlerin bir noktasından dayandığı bir fikir olmanın yanında pek çok analizin de nihai varış noktası olagelmiştir. Jeopolitik ve insan-mekân ilişkisi konusunda yapılan analizlerin sonu çoğu zaman üstadın bu sadece iki kelimelik cümlesine çıkar. Biz bu yazımızda coğrafyanın kader olup olmadığını sorgulamayacağız. Ancak kaderin değiştirilip değiştirilemeyeceğini sorgulayacağız. Yani bu makalede coğrafyanın kader olduğu ön kabulümüz, kaderin değiştirilip değiştirilemeyeceği ise cevabını aradığımız temel soru olacak. Kader değiştirilebilir mi? derken kelam ilminin sınırlarına girip külli irade cüz-i irade tartışmalarına girecek değiliz. Biz kader ve coğrafya arasında kurulan bu ilişkinin yapısının değiştirilip değiştirilemeyeceğini tartışmayı amaçlıyoruz. Bizim nazarımıza göre coğrafya kader olmakla birlikte, onu değiştirebildiğiniz ya da dönüştürebildiğiniz ölçüde kaderiniz olmaktan çıkacaktır. Coğrafya kaderdir. ifadesi temel olarak içinde yaşanılan coğrafya ile orada yaşayanların kaderi arasında bir bağ kurar. Ve aslında o coğrafyada yaşayanlar o coğrafyayı terk etmediği sürece coğrafyanın orada yaşayanların kaderini büyük oranda belirleyeceğini vurgular. Peki, bir millet coğrafyasının kaderi olmasının önüne geçebilir, kaderini değiştirebilir mi? Geçebilir, fakat bu ancak onun coğrafyasını değiştirme veya dönüştürmesi ile mümkün olabilecektir. Bu noktada ortaya iki seçenek çıkmaktadır: Kaderinizin coğrafyanız tarafından şekillendirilmesinin önüne geçmek istiyorsanız ya radikal bir karar alıp coğrafyanızı değiştireceksiniz veya elinizdeki imkânlar ölçüsünde içinde yaşadığınız coğrafyayı dönüştürme yoluna gideceksiniz. İlk yolu seçerseniz kaderiniz radikal bir şekilde, ikincisinde ise daha aşamalı ve yumuşak bir şekilde değişir. Milletimizin uzun tarihi incelendiğinde, milletimizin coğrafya ile kader arasındaki bu ilişkinin farkında olduğu ve farklı dönemlerde bu çözümlerden ikisini de uyguladığını görürüz. Hatta daha da ileri giderek bütün milletler içerisinde coğrafya ile kader arasındaki bu sarsılmaz bağa en esnek yanıtlar veren milletin Türk milleti olduğunu söyleyebiliriz. Coğrafya her millet için kaderdir, fakat en az Türk milleti için kaderdir. Peki, Türk milleti kaderini değiştirmek için tarih boyunca ne yapmıştır?

Bu sorunun cevabını verirken Türk tarihini genel hatları ile ikiye ayırmak gerekiyor: bekârlık (hamlık-göçebelik) dönemi, evlilik (olgunluk-yerleşiklik) dönemi. Milleti bir insan olarak düşünürsek, bekârlık döneminde insan başına buyruktur, esnektir, çok kolay seyahat edebilir çünkü sırtında yükü, zihninde derdi azdır. Çok kolay yer değiştirir zira yaşadığı mekânla arasındaki ilişki çok kuvvetli değildir. Bekâr adamın çok fazla yere yurda da ihtiyacı özel talepleri olmaz mekân seçimindeki kriterleri düşüktür. Ev arkadaşıyla, yalnız, bir pansiyonda, bir otelde her yerde kalabilir. İlla o mahalde, o evde yaşamak zorunda değildir, kolayca değiştirebilir. Hatta kafası kızdığında yaşadığı şehri hatta ülkeyi bile çok kolay terk edebilir. Oysa evli ve çocukları olan bir adamın yaşadığı mekânla arasındaki ilişki çok daha kuvvetlidir. Örneğin neden burada oturuyorsun? sorusunun cevabı bile bir bekârınkine göre çok daha bilinçli ve nettir. O mahallede o evde oturur, çünkü küçük oğlanın kreşine, büyük kızın lisesine, ya da kendi işine veya eşinin işine yakındır, ya da evi inşa etmiş ya da satın almış yani ona bir yatırım yapmıştır. Hatta kirası daha yüksek olsa bile orada kalmak zorunda kalabilir. Çünkü yaşadığı yerle arasındaki ilişki çok sayıda ve çok farklı bağlara dayanır ve ziyadesiyle güçlüdür. Bekâr adamın şekilde mekânla arasındaki bağ bir gece kafasına esince orayı değiştirebilecek kadar zayıfken evli adamın taşınma meselesi çok uzun döneme ve ince hesaplara dayanır. Öyle bir gecede çıkıp gidemez çünkü küçük kızın ortaokulu, büyük oğlanın lisesi, karısının eve yakın iş yeri gelir karşısına çıkar ve ya biz ne olacağız der, bizim alternatifimizi bulmadan gidemezsin der. Bekâr adamın kalacak yerine alternatif bulması kolaydır bir otelde bile bile geçici süre idare edebilir, sonra yükü azdır her yeren sığabilir. Oysa evli adam ailesini otellerde konaklatamaz, konaklayacak yer bulsa yükünü sığdıracak yer bulamaz bu nedenle içinde yaşadığı mekânı terk etmesi, değiştirmesi zor olduğundan çoğu zaman o mekânı eksikleriyle fazlalıkları ile kabullenir. İşte bu nedenle bekârlar başları sıkışınca mekânı yani coğrafyayı değiştirmeyi, evlilerse daha çok onu dönüştürmeyi tercih ederler. Yani coğrafya kaderdir ama daha çok evli insanlar için kaderdir. Bu bağlamda milletimiz göçebe olduğu dönemde kurduğu bir çadırı söküp başka bir yere taşıma kolaylığı ölçüsünde coğrafyanın hâkimi iken Süleymaniye yi Sivas Ulu Camini, Sultanahmet i taşımanın, arkada bırakıp gitmenin zorluğu ölçüsünde coğrafyanın esiri olmaya başlamıştır.

Türk milleti de bizim bekârlık dönemi adı verdiğimiz ilk göçebelik devrinde (Türk tarihinin başlangıcından Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar olan dönem) aynen bekâr bir erkek gibi davranmış coğrafyanın onu zorladığı durumlarda çadırını toplamış, yola düşmüş sancağını dikecek başka coğrafyalar aramıştır. Kavimler göçü bunun en güzel örneği olmakla birlikte tarih boyunca milletimizce yaşanan yüzlerce örnekten sadece biridir. Zaten Türk milletinin devlet kurduğu coğrafyanın çeşitliğine bakıldığında Türk milletinin coğrafyanın esiri olmama özelliği ortaya çıkacaktır. Tarih boyunca Fransızların, İngilizlerin, İranlıların yaşadığı, devlet kurduğu coğrafi ana merkez hep aynı kalmışken Türklerin bir coğrafi merkezi olmamıştır. Türk milletinin İngilizlerin Londra sı, Fransızların Paris i, Rusların Moskova sı gibi bir iç çekirdeği, merkezi bir şehri olmamıştır. Zira Türk milletinin şehri değil şehirleri, merkezi değil merkezleri vardır. Yüzyıllar boyunca hiç terk etmediği, hep onun etrafında devlet kurduğu merkez şehri değil dönem dönem değişen merkez şehirleri olmuştur. Tek bir Paris i yoktur, ama bazen aynı dönem içinde bazen de farklı dönemlerde Buhara sı, Semerkant ı, Rey'i, Gaznesi, Ötüken i, Bursa sı, Tebriz i, Karabalgasun u, Konya sı olmuştur. Burada son başkentimiz olan Ankara yı ve önem açısından bütün bu şehirleri gölgede bırakarak tarih boyunca farklı şehirlere gönül veren bu bıçkın milletin yegâne sevgilisi olan İstanbul u özellikle zikretmiyoruz. Zira daha sonra ifade edileceği üzere onun fethine kadar milletimizce gönül verilen bu şehirlerin hepsi bizce yalnızca esas sevgiliyi yani İstanbul u ararken konaklanan duraklardır. İstanbul u farklı yapan diğerlerinin durak onunsa menzil oluşudur. Çünkü İstanbul un fethiyle Türkler kendilerine asırlarca aradıkları daimi harekât merkezini bulmuşlardır. Bilhassa Talas savaşından sonra yeşermeye başlayan, Selçuklu devrinde ise kısmen uygulamaya geçirilen ancak tamamlanamayan evlenme, yurtlanma, yerleşme görüşü ve hedefi ancak Fatih devrinde tamamen uygulamaya geçmiştir. Yani asırlarca kiralık evlerde dolaşan bıçkın delikanlı artık evlenmiş üstüne bir de ev kredisine girmiş kendine ev almıştır. Evlilik döneminin başlaması ile birlikte bekârlık döneminin Türklerin coğrafya ile olan ilişkilerindeki temel çerçeve olan dinamik vatan anlayışı yavaş yavaş terk edilmeye başlanmıştır. Yani artık bekârlık döneminde olduğu gibi çadırı toplayıp tamamen çekip gitme dönemi geride kalmaya başlamıştır.

Burada akla Osmanlı henüz en geniş sınırlarına ulaşmamışken neden Fatih devrinde evlilik döneminin tamamen başladığını iddia ettiğimiz sorusu gelebilir. Çünkü Fatih devri asırlarca belli bir merkezi olmayan Türklerin kendilerine asırlarca merkezlik edecek bir şehir bulması ve Anadolu nun esas yurt olarak kesinleşme sürecinin olgunlaştığı dönemdir. Bir örnek vermek gerekirse, Türkler atlarına ve hayvanlarına otlak aramak kendilerine yeni yurtlar bulmak niyetiyle genç bir delikanlı gibi göçebe olarak bir ilden bir ile seyahat etmişler ve bu süreçte bazen Buhara yla Semerkant la, Rey le, Konya yla çeşitli sürelerde ve derinliklerde gönül ilişkileri olmuştur. Ancak İstanbul un fethiyle bu bıçkın delikanlı kendine yıllarca aradığı sevgiliyi bulmuş ve onunla evlenmiştir. Burada evlenmek kelimesini özellikle kullanıyoruz. Zira başta da iddia ettiğimiz üzere insan bekârken belki coğrafya o kadar da kader değildir ama evlendiğiniz anda artık coğrafya kaderiniz olmaya başlar. Çünkü evlenmek kelimesi kendi özünde zaten bir mekân parçası ile bağ kurmayı ifade eder. Milletlerin evliliği bireylerin evliliğinden elbette farklı olacaktır. Bireyler bireylerle yuva kurarlar milletler ise toprakla evlenir, onunla bağlar kurarlar. İşte Türkler de İstanbul merkezli, Anadolu halkası etrafındaki topraklarla bir bağ kurdular. Gabriel Garcia Marquez in Yüzyıllık Yalnızlık kitabında bir roman karakteri, bir toprağın ancak altında ölünüz varsa sizin vatanınız olduğunu söyler. Türkler de Anadolu ya damlayan her Türk kanıyla, Süleymaniye ye koyulan her tuğlayla, İstanbul a dikilen her minareyle, Anadolu daki her medrese ile toprakla aralarında yeni bir bağ kurup onu kuvvetlendirdiler ve bu toprakları vatan eylediler. Selçuklu ile başlayıp Osmanlı ile kemale eren Anadolu nun Türkiye oluşu coğrafyanın artık yüzyıllarca ona direnen Türkler için de kader oluşu sürecinin en önemli halkasıydı. Fakat her yıl Hızır İlyas günü (3 Mayıs) ile Ruz-i Kasım (5 Kasım) arasında davullar çalınıp, ordu sefere çıkarken, her sefer döneminde büyük topraklar esası Fatih devrinde şekillenen bu ana merkeze eklenirken, Türk milletinin göçebelik döneminin dinamik vatan anlayışını tamamen terk ettiğini söylemek mümkün değildir. 2 Sefer devam ediyordu ve o zamanki dinamik vatan anlayışına göre sancak nerede ise vatan orasıydı. Ordular her bahar sefere çıktılar, Suriye, Mısır, Trablusgarp, Cezayir, Belgrad, Budin ve daha nice topraklar vatan kılındılar. Takip eden asırlar boyunca adına vatan denen bu kutsal mefhumun kesin sınırları hiçbir zaman tam olarak çizilemedi, zira sefer (2 Akad,M.T.,Bir Savaş Nasıl Kaybedilir,Kitap Yayınları, İstanbul, 2014)hep devam etti(bu durum Misak-ı Milli ye kadar devam edecektir). Ancak devletin ana merkezi artık büyük oranda belliydi ve ilk defa bir toprak parçası öyle bir gecede terkedilip gidilemeyecek kadar, hatta coğrafyanın taşıdığı bilinen risklerine rağmen terkedilemeyecek kadar vatan laştırılmıştı. İstanbul u, Bursa yı, Konya yı bırakıp gitmek Orta Asya yı bırakmaktan çok daha zordu ve coğrafya artık Türkler için de kader olmuştu. Her gün seferlere çıkan yeni yerler alan, coğrafi sınırlama denen kavramı pek bilmeden devamlı genişleyen bu yüce devlet için coğrafyanın kader olması sorunsalı çok anlaşılır değildi. Zira devlet haritaları değiştirme gücüne ziyadesiyle sahipti. Ancak devlet 16.yüzyılda doğal sınırlar denilen sınırlara ulaşınca Osmanlılar coğrafi sınırlama denen kavramla karşılaştılar. Sonsuza kadar yaşayacağına inanılan Devlet-i Aliyye nin karşısına coğrafya bir kısıt olarak güçlü bir şekilde çıktı ve o günden sonra coğrafya her zamankinden çok daha fazla kader oldu. Peki, coğrafya kaderinizi belirleyen ana unsur olmaya başlamışsa ne yapılmalıdır? Makalemizin ilk başında ifade ettiğimiz üzere coğrafya kaderinizi çizmeye başlamışsa, kaderinizi değiştirmek için iki yolunuz vardır. Ya o coğrafyayı değiştirirsiniz ya da elinizdeki imkânlar çerçevesinde o coğrafyayı sizin istekleriniz ölçüsünde dönüştürür, artık kabullendiğiniz bu coğrafyada coğrafyanın yarattığı engelleri ortadan kaldırmak için çeşitli planlar, projeler oluşturursunuz. Muhteşem yüzyıl denilen bir dönemde dünyanın en güçlü en büyük devletinin karşılaştığı coğrafi engeller nedeniyle coğrafyasını değiştirmesi ne mümkün ne de makuldü. Makul olan coğrafyanın yarattığı kısıtları aşmak onu dönüştürmekti. Osmanlılar da bu yolu seçtiler. Konuya ilişkin ikinci çalışmamızda Türk milletinin evlilik/olgunluk dönemi dediğimiz bu dönemde toprağı vatan eylemenin olağan neticesi olan coğrafyanın kader oluşu olgusuna nasıl tepkiler verdiği, devletin en geniş sınırlarına ulaştığı 16. asır ve dinamik vatan anlayışının tamamen terk edilerek, Misak-ı Millinin ilan edilmesi ile tamamen statik bir vatan anlayışı üzerine inşa edilen 21.yüzyıl Türkiye sinin bugün coğrafyanın kader oluşu olgusu nedeniyle yaşadığı zorluklar arasındaki bazı benzerlikler (Sokullu nun İdil-Volga Kanalı Projesi, bugünkü Hazar Koridoru Projesi gibi) üzerinde duracağız.

Bu yazım ilk olarak http://esagev.org/Makale/Index3?cId=3 sitesinde yayınlanmıştır. Metne

http://esagev.org/FileStorage/Article/dad45a26-9bd5-42e6-9ff5-e9b548e2c138.pdf linkinden de ulaşılabilir.


 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Merhabalar. Turkler`in yayilma istenci bir gudu, kader dir. bu kendi zamaninin icinde bir kuantum belirsizligidir: ruha yayilan kosmos da diyebiliriz. Hind kutsal metinlerinde soyle bir yazit vardir,"Tanrı gözlerle görülmez, gözler Tanrı ile görür. Tanrı kulaklar ile duyulmaz, kulaklar Tanrı ile duyar. Algı ve bilincin kaynağı Tanrı'dır." (Kena Upanishad)Bu metinler milat sonrasi dinler gibi oznel degil, nesneldir. kisisellestirilmemistir. Yer yuzu yasalarinin zemininde insan ve canlilik kendi bilinc katsayisi ile orantili olarak iradesini kontrol seviyesini belirleyen sey bu katilimdir. insan, akilli olmanin ilk adiminda iradesi kendi ile bulustu. Hayvan doganin gudumunde sadik bir surec izlerken insan, bu tutkunun esaretinden akli ile kurtuldu ve eylemlerinden, kendinin kontrol alanina giren tum seylerden sorumlu olmaya kesin neden sundu. yani dunyanin donusu ``kader`` iken insan donekligi kader olmaktan cikti, akli ile dogal seleksiyona el verdi. durum bu. TESEKKURLER

kalenderce 
 19.03.2016 12:46
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 32
Toplam yorum
: 9
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 181
Kayıt tarihi
: 26.10.15
 
 

ODTÜ  mezunu, bir şiir kitabı bir de romanı var. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster