Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Nisan '15

     
    Kategori
    Deneme
    Okunma Sayısı
    130
     

    İçimdeki ses

    İçimdeki ses
     

     Size ben doğmadan temelleri genetik olarak DNA'ma atılmış bir tutkumdan bahsedeceğim. Müzik...
     
    Annemden duyduğum, konuşmaya başlamamın hemen ardından şarkı söylemeye de başladığım. Demet'in ''Arnavut Kaldırımı'' ile  başladığımı bende hayal meyal hatırlar gibiyim. Erkek çocuğa  ''göster amcalara pipiyi'' dedikleri gibi bana da ''Söyle kızım şu şarkıyı'' dediklerini... Her aşk gibi onunda imkansızlıkla beslendiğini, okula başladığım yılın sonunda okul değiştireceğimden katılamadığım ritm korosunu, 8 yaşında gittiğim köy okulunun koro şefi olmaktan duyduğum mutluluğu. Bu sevginin yaşımla beraber günden güne nasıl büyüdüğünü, hepsini anımsıyorum.
     
    Ergenliğimde en sevdiğim sanatçılar listesinin başında  Sezen Aksu ve Zerrin Özer yer alıyordu. İnternetin adını yeni duyduğumuz, çokta yaygın olmadığı yıllara denk geldiğinden müzik ihtiyacımı karışık CD'lerle karşılıyordum. Kasetlere ucu ucuna yetişmiştim ama onları sadece radyoda sevdiğim şarkı çıktığında kayıt yapmak için kullanıyordum. 14 yaşıma gelip ilk kez aşkı tattığımda,  kendime anlam veremeyip, bu güzelliği kimseyle paylaşacak cesareti gösteremediğim zamanlarda şarkılar bana rehberlik ediyordu. Ya da ben öyle sandım. Şarkılar ne derse onu yapmama rağmen ilk deneme başarısız oldu. Sanırım onlar bunları bana söylemiyorlardı. Onların ki sevipte söyleyememekten, karşılık alamamaktan ziyade iki taraflı aşklar içindi. Sonradan bunu cahilliğime verdim. 
     
    18 yaşımda evden ayrılıp şehir dışında okumaya gittim. Ömrümde ilk kez, tam manasıyla yalnızlık ve özlem denen hislerle baş başa kaldım. Pencere kenarına oturup gökyüzüne bakarak hasret şarkıları söylemeye başladım. O günden beri çoğu duygumu böyle yaşarım. Hıçkıra hıçkıra ağlayacak kadar üzüldüğüm, sinirden gözümün döndüğü anlar hariç! Ne zaman sevdiğim, yeni öğrendiğim bir ezgi tuttursam içimden bir şeyler akıp gidiyor. Konuşmanın ya da sessizliğin başka bir hali müzik benim için. Sözle, cümleyle, herhangi bir hareketle anlatılamayacak durumları özetlemek için var olmuş bir mucize. Benden 50, 100, 200 yıl önce dünyaya gelip yaşamış sanatçılar sanki evimde sürekli misafir ettiğim arkadaşlarım. Ben de en az onların beni anladığı kadar anlamak için çoğu zaman artık kullanılmayan kelimeleri öğrenirken buluyorum kendimi. Deheni, iftirakı, şivegeri…
     
    Türküler için de keza turnanın, dağların, toprağın, suyun altında yatan derin hikayeleri öğrenmem gerekiyor. Doğayla beslenmiş Anadolu ezgileri ceviz ağacının, incir ağacının bitki olmaktan çıkıp; bir mekan, buluşma yeri, saklanılacak yer ya da sevgilinin bahçesinde olup özenilecek öznel bir şey olduğunu anlatıyor bana. Yaşadığımız zaman gereği asla böyle sevme şansımız olmayacağından büyük kıskançlık duyuyorum. Türküler bana küçük hayatların içindeki büyük sevda masallarını anlatıyor.
     
    Yaşım ilerledikçe, müzik şarap gibi eskiyip yıprandıkça ondan hayatı öğrenmeye devam ediyorum. Hala ne yapsam diye düşünürken şarkı dinlediğim olur. Gözyaşı dökmemek için direnirken ince ince ağar şarkılar söylediğim, birine ya da bir yere özlem duyduğumda gökyüzüne bakıp içimden kuşlarla konuşup sevdiklerime haber yollamak istediğim…(Sanki 2015’te yaşamıyormuş sosyal ağları, telefonu, interneti kullanmıyormuş gibi) Ben de böyle yaşıyor, böyle seviyorum.

    Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

     
    Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
    Toplam blog
    : 1
    Toplam yorum
    : 0
    Toplam mesaj
    : 0
    Ort. okunma sayısı
    : 130
    Kayıt tarihi
    : 12.04.15
     
     

    İ.Ü.D.K  Müzik Öğrencisi  İ.B.B G.S.M Oyunculuk mezunu        ..

     
     
    Yazarı paylaş
    • Tümünü göster