Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Ocak '11

 
Kategori
Blog yazarları tartışıyor!
Okunma Sayısı
395
 

İçki konusundan özgürlükler meselesine

İçkiye ilişkin olarak getirilen düzenlemenin neyi içerdiğini bilmesem de, AKP’nin özünde, dini gerekçelerle, ama görünüşte modern gerekçelerle içki içilmesine kısıtlama getirmek eğiliminin öteden beri olduğunu görüyoruz. Bu uygulamarla sabit olduğu kadar çeşitli bölgelerde yerel kamu güçlerinin içki satan yerleri baskı altına aldığının duyumları da gündeme geliyor. 

Bu konuda kısır tartışma şu olurdu: Bir taraf, içkinin sağlığa zararlı olduğu için içkinin kısıtlanması gerektiğini savunmakta diretecektir. Diğer taraf ise bireysel özgürlüklerin engellenemeyeceğini savunmakta diretecektir. 

Burada, aslında, her iki taraf da diğer tarafın argümanını kabul etmek zorundadır. Bireysel özgürülüğü savunan bir kişi, içki içmeye sınırsızlık ve kolaylık getirmesini kabul edemez. Aynı şekilde insanları içkinin zararlarından korumaya çalışan bir kişi, insanların içki içip içmemeye özgür iradeleriyle karar verebileceklerini savunmalıdır. 

Eğer özgürlükçü, kısıtlamayı savunmazsa, kaos olan bir toplum ortaya çıkar. 

Eğer kısıtlamacı, özgürlüğü savunmazsa, istibdat içeren bir toplum ortaya çıkar. 

O halde, bu iki görüşten birini savunurken, diğer görüşü de kabul eden bir noktaya ulaşmak gerekir. Bunun dışındaki tartışma kısır döngü olur. 

Kısıtlamacı anlayışa bakarsak, bu, son yıllarda ünlü bir kelime haline gelen vesayetçiliğe denk gelir. Yani birey kendi özgür iradesiyle, neyin iyi ya da doğru olduğuna tam karar veremez, devlet vatandaşının yararını, onun için neyin iyi ve neyin kötü olduğunu bilir ve ona göre her şeyi düzenler. 

Bu yaklaşımın savrulmuş hali, diktacılıktır, istibdat rejimidir. Baştaki kişiler ne kadar iyi niyetli olursa olsun, doğrunun ve iyinin ölçütü olarak kendilerini koydukları için, bu toplumun bireylerinin öznelliğini, iradesini önemsememek ve ikinci plana atmak nedeniyle baskı rejimi içerir. 

Böyle bir istibdat düzeni, içki içmenin sağlığa zararlı olduğundan hareketle katı kurallar getirdikten sonra, pekala başka alanlarda da kurallar getirmeye başlayabilir. Mesela, diyelim, akşam belli bir saatten sonra, kadınların sokağa çıkmasını yasaklayabilir. Çünkü birileri kadınları rahatsız edebilir. Biz hanımlarımıza düşkün olduğumuz için onları korumak istiyoruz diye, gayet ilkeye tutarlı bir mantıkla bu yasaklama getirilebilir. 

Özgürlükçü anlayışa bakarsak, o da, bireysel özgürlüğü savunacağı için, herkesin istediğini yapabileceğini, toplumu düzene bunun sokacağını, -ki bu anarşizm ile ekonomik liberalizmin ilkelerine yakındır- savunur. Ama bu öyle noktalara varır ki, bir bireyin özgürlüğü, başka bireylerin haklarıyla çatışmaya başlar. Böylece özgürlükçü toplum kuracağım derken, istibdatçılar gibi, yaşanmaz bir toplum yaratırlar. 

Kısaca, aşırı kuralcılıkla, aşırı kuralsızlık savunulamaz. 

Aşırı kuralcılıkta, kuralların kaynağı problemdir. Hiçbir birey kuralların tek başına kaynağı olamaz. Aşırı kuralsızlıkta ise düzen kavramına aykırı olduğu için kendi kavramıyla çelişiktir. 

Bu çelişkili durumun panzehiri demokrasi kavramıdır. Bu da tam çözümleme getirmez. Çünkü bu sefer, belli bir grubun baskın görüşü ile evrensel değerler uzlaşmazlığı çıkabilir. Bu aynı zamanda doğruluk problemine de kapıdır. "Doğruluğun kaynağı nedir?" diye sorduğumuzda, "çoğunluğun dediğidir, " demekten daha az tehlikeli hiçbir şey yoktur. 

Demokratik düzende hem çoğunluğun dediği olacak şekilde bir kısıtlama imkanı çıkacak, ama aynı zamanda gerçek bir demokratik düzende, insiyatif bireylere verildiği için, kişiler, kendi bireysel özgürlüklerini kısıtlayıp kısıtlamama hakkı kullanacağı için bireysel özgürlük sağlanmış olacaktır. 

Aslında problem yine de bitmez. Bu sefer hangi çoğunluk düzeyi karar yeter sayısı olacağı sorun yaratır. Bunda bir karara varılsa bile, diyelim ki, yarıdan bir fazlası olsun, bu yine de, azınlıkların bireysel haklarının kısıtlanmasının çok güçlü bir şekilde meşruiyetini sağlamayacaktır. Bu nedenle, yarısından bir fazla yerine çok daha yüksek bir yüzde istenebilir, ama bu da yine, tekilin hakkını korumanın mutlak bir meşruiyetini sağlamaz. Çünkü pekala çok yüksek oranlarda bir çoğunluk tercihi, yine tekiller ya da azınlıklar için haksızlıklar yaratabilir. O zaman da şu türden analitik sorular çıkar. İki kişinin yararı bir kişinin zararını gerektiriyorsa ne yapmak etiktir? 

Yaşam çözülmez çelişkilerle doludur, bunlar aslında, yaşamın kendisi açısından çelişki değildir, bizim yüklediğimiz anlamların yarattığı çelişkilerdir. Yoksa hayattaki her şey neyse odur. 

Hayat çelişkilerle yürür. Hayatı en iyi şekilde ve en mutlak şekilde iyi olarak yaşamak mümkün değildir. Çünkü böyle bir şey yoktur. Ama yine de insanoğlu hayatı en iyi şekilde yaşamasının bir metodolojisini kurması gerekir, eğer savaş içinde yaşamak istemiyorsa. Buna da, istibdat düzenine varacak veseyatçi anlayıştan başlamak yerine, kavramıyla çelişik olan kuralsızlıktan başlamak gerekir. Öyle ki, kuralsızlıktan başlayarak kurallar koyarak ilerleyelim, öyle bir momente varalım ki, en az kuralda bir toplum düzeni oluştuğunda, orada duralım ve o noktayı hayatı en iyi yaşamanın metodolojisi kabul edelim. 

Korumacı zihniyet hemen burada eleştiriye geçebilir. Kuralsız toplum mu olur diye. Kural aslında baskıdır. Ne kadar çok kuralınız varsa bu bireye o kadar baskı yaratır. Bireye baskı yaparak bir toplum düzeni kurmaktansa, bireyi özgürleştirerek bir toplum düzeni kurmak gerekir. 

Bireyler, en az kuralla bireysel özgürlüklerini yaşadıklarında, onların özgür iradeleri çok daha harekete geçecek ve bu hiç kuşkusuz, çok daha sağduyuya ulaştıracaktır toplumu, çünkü, hiçbir mutlak otoritenin baskısı söz konusu olmayacak, en küçük azınlıkları da hesaba katmış olan toplum yapıları ortaya çıkacaktır. 

Şirketlerde demokrasi yoktur. Patron, patrondur. Sanırım Churchill demişti diye hatırlıyorum, "demokrasi en iyi yönetim biçimi değildir ama ondan iyisi de yoktur" gibi bir şey. O böyle demediyse bile ben öyle diyorum. Kimin dediğinin önemi yok, çünkü. 

Demokrasi hantallık yaratır, her kafadan çıkan sesi dinlemek zorundadır, ama işte mantıksal olarak, kendi varoluşumuzu sürdürmek için, bizim kafamızdan çıkan sesin de duyulması için bu yöntemi benimsemek zorundayızdır. Daha romantik bir gerekçe verecek olursak; her bireyin söz hakkını korumak insanlık görevidir. 

Yakınlarda kişilerin özgürlüğünün sınırı ve kaynağı ile ilgili başka bir blog daha yazmıştım: Akademik özgürlük ve porno mevzuu 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 466
Toplam yorum
: 945
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 975
Kayıt tarihi
: 21.10.07
 
 

Ankara'da yaşıyorum. Çeşitli güncel konularda, zaman zaman "Neden olaya böyle bakılmıyor?" diye d..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster