Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Aralık '16

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
708
 

İdealimden nasıl vazgeçtim?

İdealimden nasıl vazgeçtim?
 

Kaynak: combiboilersleeds.com


Sene 1989 baharı, yağmurlu hüzünlü bir hava. Günlerden Cuma mıydı, Cumartesi miydi tam hatırlamıyorum, orta halli bir aile için iyi bir yer olan SSK hastanesinde doğuvermişim. Dünyaya artık bir kişi daha dahil olmuş ve artık her şeylerini benimle de paylaşmak zorunda kalacaklardı. Benimle paylaşmayabilirlerdi belki, haklıydılar. Sonradan gelmişsin ve hak talep ediyorsun. Tıpkı, düşman istilası gibi. Neyse ki, bu iyi insanlar beni sevmişlerdi. Sırf insan olduğum için sevmişlerdi, benden onlara zarar gelmeyeceğini düşündükleri ve yaşayıp ileride büyük adam olacağım için bakmışlardı bana o zamanlar, kim bilir..

Büyümeye başlamıştım, ne eksiğim vardı, ne fazlam. Fena bakılmıyordum, o zamanki şartlarda elde olanın en iyisiyle büyütülmüştüm. Elde olanlar, tabi ki ailemdeki bir bireyde üç tane varsa bende de üç taneydi, belki bende biraz fazla ama hiçbir zaman on tane olmadı, gerekmedi de. Ailem, yetinmeyi iyi öğretmişti bana. Tek kardeştim ama hiçbir zaman fazlasında gözüm olmadı. Siz, tek kardeş olmanın zorluğunu bilir misiniz?

Ailede sevgi vardı, tuzu biberi olan tartışmalar da vardı. Bu tartışmalar belki arada fazla acılaşsa da, tatlı sözler, güzel anlayışlar, saygı ve sevgi.. hepsini unuttururdu. Umut vardı, dünya güzel olacaktı. Bilim ve teknoloji gelişiyordu. Her şey insanların iyiliği içindi..

Yıllar yılları takip etti. Ailede sermaye yok ama kocaman bir aile desteğiydi en büyük güvencem. Okumalıydım, öğrenmeliydim. Bize ailemiz böyle öğretti. İnsanlara kibar davranmayı, yalan söylememeyi, insanların canını yakmamayı. Atatürk’ümüz demişti ya “Türk, öğün, çalış, güven”, işte öyle bir insan olmaktı amaç. Bildiklerini, her zaman faydalı şekilde kullanmamız gerektiğini öğretmişti ailelerimiz ve öğretmenlerimiz. Öğretmenlerimiz, onlar yücedir, çok şey öğrettiler. Onlar, sadece bir kişiye değil binlerce belki de milyonlarca kişiye faydalı insan olmayı aşılarlar.

Devletimizin katkılarıyla okuduk, kendi imkânlarımızla, çok şükür. Üniversite dönemine gelene kadar subay olmak istedim, vatanımızı koruyacaktım. Ama neden koruyacaktım, neden bu bölünmüşlük, neden insanlar düşman? Futbolcu olacaktım belki de, top geçmeyecekti belki ya da kaleciyi aldatıp gol atacaktım, o topa yardım edecektim, doğru yolu bulup dostça oynadığımız arkadaşlarımızın gol çizgisini geçmesini sağlayacaktım. Bilirsiniz, topların beyinleri yoktur, yoksa bilmezler mi karşı takıma gol atmasını? Neden, bizden yardım beklesinler ki zaten akıl yürütebilseler, yazık onlara da..

Üniversiteye giriş sınavı puanları açıklandığında, mühendis olmak istiyordum. İnsanlara faydam olabilirdi mühendislikte ama keşke doktor olabilseydim. Doktor amcalardan çok korkardım, ne zaman onlara gitsem bana hep iğne yapıyorlardı, hep canım yanardı. Bilir misiniz beş yıl boyunca, her ay penisilin iğnesini tatmanın acısını? Çok sonra öğrendim, iğnelerin girdiği kasın adını “Gluteus Maksimus”. Sen, doktor amca niye yaktın canımı? Benden bu kadar nefret etmenin sebebi neydi? 20 yaşındayken öğrendim doktor amcanın beni ne kadar sevdiğini. Meğerse, o iğneler olmasaymış ölürmüşüm. Kalbim ödem toplarmış, eklemlerim çürürmüş, yürüyemezmişim. Kim bilir, düşüp kafamı çarpıp da ölebilirdim. Şimdi seni sevdim doktor amca; kızgınlığım sana değil, iğnenin ağrısına. Ağrımasaydı o da..

Hep insanlığa faydam olacak işler yapmak istedim, faydamın olduğu iş de sevdiğim işi yapmaktı. Üniversite birinci sınıftayım, doktorlar dizisi, orada bir Gestapo vardı hatırlar mısınız, genel cerrah. Bakışları sert ama kalbi yufka, işini dört dörtlük yapar, hayat kurtarır, asistan eğitir. Ve, en önemlisi, teşekkür alırsın. Aslında, yapman gereken bir iştir. Ama insanlar, sadece büyük işler yaptığında değil, “Sizde büyük bir sorun gözükmüyor” dendiğinde bile teşekkür etmeli bence. Bir şeyi sonuçlandırmak zordur, bilirim. Sonuçlandırılan her şey takdir almalı, yarım kalanlar teşvik almalıdır. “Siz yaparsınız, size güveniyorum”..

Belki, günün birinde ben de bir Gestapo olabilirdim. Hayır, o olmayacaktım. Kimseye benzemek istemezdim. Ben, kendim olmaya karar verdim, okudum. İnanmayacaksınız ama tıp fakültesi altı yılda bitti, girişte çorba olarak hazırlık da okumuştum zaten. İngilizce eğitim ile altı yıl geçirdim. Türkçe bile doğru dürüst anlaşamadığımız zamanlar vardı ama biz hiç tanımadığımız bir terminolojiyi üstelik farklı bir dilde okuyup öğrenmiştik. Harcanan yurt ücretleri, yol ücretleri, binlerce liralık kitap ve kurs ücretleri, etkinlikler..

Kimileri bilmiyor, yeni mezun bir hekim pratisyen oluyor. Bunun anlamı, her türlü acil girişimi yapabilen on parmağında on marifet olan hekim demektir, küçümseniyor değerli hekim arkadaşlarımız, ama en değerli onlardır çoğu bilmiyor. Bu kadar kabiliyetli olmak korkutuyor beni, çok şey bilmek ve çok hata yapma olasılığı demek. Ben, hata yapmamalıydım. Ya pratisyen kalacaktım ya da uzman olacaktım. Altı yıldır özlemini çektiğim bir bölüme tutkuyla girdim. Artık ben bir cerrah adayıydım. Hastamın ameliyat olacak kadar önemli bir sağlık problemi var mıydı yoksa diğer yollarla problemleri çözülebilir miydi, buna karar verecektim. Eğer ameliyat yapacaksam, neler gerekir bunları bilecektim, ameliyat sonrası olanları takip edecektim, hastalarımı bayıltıp onları koşarak gönderecektim..

Asistanlık, hekimliğin belki de en sancılı dönemi. Nöbet tutarsın, 36 saat hem vücudun hem beynin çalışır. Yorulursun, ama takdir ve teşekkürlerle ayakta kalırsın. Bir süre sonra farkına varırsın ki, sen olmazsan hastalar iyi olamayacak. Tanı koyduğun için mutlu olursun, ameliyat edersin, ilaçlarını verirsin, hasta gülerek taburcu olur. İşte, meslek tatmini bu. Hiçbir zaman parayı düşünmedim, arada pansuman parası vermeye çalışanlar olsa da onlara “Devletim veriyor, bu benim görevim zaten” deyip para almayı reddettim. Maddi olarak hekimler yeterince kazanamıyor olsalar da, vergisi ödenmemiş bir ücret benim cebime giremezdi..

Cerrahken mutluydum, hastaları mutlu ettiğimi düşünüyordum, elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyordum. Benim en ufak hatamın hastanın hayatına mâl olacağını ya da engellilik durumu yaratacağını bilirdim. Mesaimin 36. saatinde bile hastama konsantre olup, en iyisini yapmaya çalışırdım. Hasta bakmak ve klinisyen olmak, üstelik ameliyat etmek, benim için tutkuydu..

Peki, ben bu kadar mesleğini severken nasıl tutkumu kaybettim biliyor musunuz? Ailem, cerrahiyi bırakıp halk sağlığına geçtiğimi duyduklarında “Doktorluğu bırakıyorsun” demişti. Geçiş dönemiydi o zamanlar, gevelemiştim her şeyi, cevap veremedim. İdealist birisine, alâkası olmayan birisinin “İşini yanlış yapıyorsun, iyi yapmıyorsun” diyerek iş öğretmeye kalkmak hakarettir bilirsiniz. Bunlar, aslında çok önemli değildi benim için. Benim cerrahiden ayrılışıma sebep olan en önemli şey, devletin destek olmamasıydı. Çalıştığım yerde, cerrahideki bütün hocalarımı ve asistanları sevdim, emekleri için yürekten teşekkür ediyorum, belki onlar bana kızgınlar ya da küstüler bilmiyorum, haklılar belki de, sonuçta emek harcadılar. Ama devletten bir kez olsun teşekkür görmedim, bir kez olsun takdir almadım. “Sabredin geçecek bunlar, üzerinde çalışıyoruz” demediler. İş yükü, stres derken depresyona girdiğimi düşünüyorum. Evet, sizden gelmedi ama ben söyleyeyim “İşimden zevk almıyorum artık, tebrik ederim”..

Keşke cerrah olarak kalabilseydim ama artık benim hekimliğimi hak edecek kimseyi görmediğimden dolayı, ailemin tabiriyle doktorluğu bıraktım. Bir hekimi, hasta görmekten bıktırmak kolay değildir, unutmayın..

Ayda 720 saat var ve bunun 400 saatini çalışarak geçiriyorsun. Sosyal bağlar kopmak üzere, yaptığın işle ilgili iyileştirmek için ışık görmüyorsun, bu çalışmaya maddi olarak da tatmin etmiyorsa, o işi neden yaptığını sorguluyorsun elinde olmadan. Ben de bu sorgulamaya elle tutulur cevap veremedim maalesef..

Devlet, halkı kucaklayalım derken bir şeyi unuttu, Kamu Sektörünü..

Muhtemelen benden cevap bekleyen çok kişi var, o sebeple yazdım. Bloga yazma sebebim ise, Kamu Sektörünün hatırlanması için kendime düşen payı tamamlamaktı. Bu yazıyı yazmak için uzun zaman bekledim, kısmet bugüneymiş.

Saygılarımla,

Dr. Ferhat Yıldız

Kadri KANPAK, Çiğdem Timur bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Yazdıklarınızı okurken üzüldüm ve bu hissettiklerinizi söyleyen, idealini kaybetme noktasına gelen her meslek grubundan öyle çok insan var ki. Ben hasbelkader hep özel sektörde çalıştım, maalesef orada da durum farklı değil. Statükocu yaklaşım, işlevsizlik, iyileştirme, motive etme ve denetleme sorunu çoğu yerde aynı. İnsanlar sevdikleri ve doyum sağladıkları mesleklerde güzel ve kalıcı işler çıkarırlar. Haklı bir serzeniş ama naçizane ideallerinizi her şeye rağmen koruyun derim. Sevgi ve selamlarımla...

Çiğdem Timur 
 25.12.2016 13:21
Cevap :
Değerli yorumunuz için teşekkür ederim. Ben de, çalışanlara önem verilmesi gerektiğini vurgulamak istedim. Sevgiler, saygılar..  25.12.2016 17:32
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 131
Toplam yorum
: 123
Toplam mesaj
: 9
Ort. okunma sayısı
: 3012
Kayıt tarihi
: 10.04.09
 
 

Marmara Üniversitesi, Tıp Fakültesi'nden mezun... Tıp Fakültesi'nden her şey çıkar, arada doktor ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster