Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Kasım '07

 
Kategori
Üniversiteler
Okunma Sayısı
478
 

İğne kendimize, yani, üniversite mensuplarına batarsa

İğne kendimize, yani, üniversite mensuplarına batarsa
 

Bugün iğneyi biraz kendimize, yani, üniversite mensuplarına batırma çabası içerisinde olacağım, dün akşam aklıma takılan düşüncelerin ışığında. Aşağıdaki yazdıklarımı okuyunca ve kendi kendinize objektif bir özeleştiri yaptığınızda, kendinizde de bir şeyler bulacağınızdan eminim… Bulamıyorsanız da, ne mutlu size…

Herkesleri eleştiren, herkesleri küçük gören üniversite mensuplarının sanki kendileri o toplumun ferdi değilmişçesine bu dünyada yaşama savaşı vermeleri inanın yıllardan bu yana canımı çok acıtıyordu. Bir sanayici, bir tarikat üyesi bunu yapabilirdi ama aydınlanma ışığı olduğu söyleyen üniversitelerin ve onun mensuplarının da Özalizm bencilliğine yakalanmaları çok acı geldi bana. İşin en acı tarafı da bunu “Atatürk’ün izinden gidiyoruz” diyerek yapıyor olmalarıydı. Atatürk’ün izinden gittiğini söyleyen ve toplumu aydınlatması beklenen bizler, bırakınız Atatürk’ü doğru anlatmayı, Atatürk’ü doğru anlayıp-anlamadığımızı dahi bilmiyorduk.

Son yıllarda yaşanan göçlerle, köyleşen kentlerin varoşlarında tarikatların kucağına düşen ve Atatürk’e düşman olan Said’i Nursi’nin doğruları öğretilen öğrencilerimizle dahi ilgilenmiyorduk ve sonrasında da bozuk plak gibi “memleket elden gidiyor” nakaratını söyleyip durduk, çay odalarımızda, ofislerimizde ve dar çevrelerimizde. Ondan sonra da buna “aydınlanma” dedik, gerçek aydınlanma savaşçılarının en ön saflarda savaşması gerektiğini unutarak.

Çevremizde yer alan 15-20 kişi ile ülkeyi kurtaracağımızı sanıyorduk. Asıl doğruları görmesi gerekenlerin yerleşkelerin dışında kalan insanlar olduğunun farkına dahi varmadan.

Üniversitenin ve üniversitelerinin güçlerini ve çalışma konularını toplumun sorunlarından ve ihtiyaçlarından aldıklarını unutarak, toplumla aramıza set çekmek isteyenlerin ekmeklerine yağ sürercesine kapattık kendimizi yerleşkelerimize.

Dışarı çıktığımızda da, agresif, yukarıdan bakan ve önemsemez davranışlarımızla daha da tepki gördük zaman zaman.

Bir ülkede eğitim ve sağlığın özelleştirilemeyecek iki önemli hizmet olduğunu bildiğimiz halde, yıllardır ülkenin içine sürüklendiği dershane ve özel okul batağına, neme lazım diyerek üç maymun rolü oynadık. Sonra da dövündük.

“Devletin verdiği bu, imkanlar bu, çocuklar yetersiz eğitimle geliyorlar” dedik ve oturduk sadece köşemizde, bir padişah edasıyla. Ondan sonra da gözümüzü bir açtık ki memleket neredeyse elden çıkmak üzere. Ondan sonra da tekrar başladık dövünmeye.

Sürekli şikayet ettiğimiz tarikatlar, bu insanların sorunlarını çözmek için kendi imkanlarını kendileri yaratırken (dışarıdan gelen yardımlar da var tabiî ki), bizler ise, bırakın imkan yaratmayı, eğitimdeki aksaklıkları görüp, bunları ilgili kişilerle paylaşacak gücü dahi bulamadık. Ondan sonra da dövünmeye devam ettik.

Kapattık kendimizi yerleşkelerimize; her birkaç yılda bir seçilecek rektörlere kafamızı patlattık, enerjimizi oralara harcadık “olmayan pastadan bize de bir şeyler düşer mi acaba?” diye. Sisteme müdahale edebilecek birlikteliği sağlayamadığımızdan da, vakıf üniversiteleri derken özel üniversiteler açmak için ön yoklamalar başladı, bizler Rektörlerimizi seçip, onları ilahlaştırdığımızdan, onların bu etkisini kırmak için başımıza sömürge valileri gibi dışarıdan Rektör atama düşünceleri dolaşıyor etrafta.

Kimse kızmasın şimdi hükümete, haksız da olsalar; çünkü bizler, kendimiz eskiden arkasından atsak da, beğenmesek de, kendimizden yetersiz bulsak da her hangi bir makama çıkan bir kişinin önünde, “o kişi o makamı hak ediyor mu, hak etmiyor mu?” diye sorgulamadan el-pençe, diz-divan durduk…

Sırf o anlık kendi işimiz görülsün diye, sistemin zarar görmesine dahi izin verdik, yıllarca. Hadi bunu cahil dediğimiz, eğitimsiz dediğimiz halk yapabilirdi ama bizlerin yapmasının bence affedilir hiçbir yanı olmasa gerek.

Vallahi ben daha ne diyeyim ki; toplumdaki her türlü hastalıktan üniversiteler ve onların mensupları da nasiplerini almıştı.

Durum böyle iken de kendimizi toplumdan çok farklı konumda görmek kadar komik bir durum söz konusu olamaz diye düşünüyorum.

Sürekli adını ağzımıza aldığımız, Mustafa Kemal Atatürk’ü, toplumun çok büyük bir kesimi gibi anlamamış olduğumuzun bir resmidir, bu davranış şekillerimiz…

Üniversiteler ve üniversiteliler toplumdan beslenen, çalışma konularını oralardan bulup çıkaran kurum ve kişilerdir, onlardan uzakta, onları tanımadan bilimsellik olmaz, bilimsel çalışma yapılmaz…

Bunu yapmadığımız zaman ise, başkalarının bulduklarını getirip ülkede uygulayan mühendislerden farkımız kalmaz, şeklindeki düşüncelerimle daha doğru çalışan bir üniversite, daha doğru yapılan bir bilim ve daha aydın bir Türk halkı dileklerimi paylaşarak bugünkü yazımı tamamlıyorum…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 128
Toplam yorum
: 184
Toplam mesaj
: 23
Ort. okunma sayısı
: 854
Kayıt tarihi
: 26.01.07
 
 

Kimim? Nereden gelir, nereye giderim?29 Kasım 1970 tarihinde Türkiye'nin Doğu-Batı geçiş yolunun en ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster