Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Eylül '19

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
30
 

İhanet Kucağı

Geride kalana sahiplenmek; korumak mıdır yoksa gidene ihanet etmek midir?

“Tamam bir İngiliz’le tartıştığım doğru; ama öldürmedim. Sadece onu bir yumrukla nakavt ettim, hepsi bu.”

“O vakit birileri bu adamı öldürüp suçu sana yıkmış olacak. Vallahi İngiliz Sefareti Galata Karakolu’nda senin bu adamı öldürdüğüne dair şikâyette bulunmuş, eğer bu müşiri bize teslim etmezseniz olacaklardan biz sorumlu değiliz diye kibarca Kadı Hamdullah’ı tehdit etmişler. Kadı Hamdullah da senin hakkında derdest etme emrini çıkarmış.”  (Arka Kapak)

1890 yılındaki Yunan Savaşı sonrasında Anadolu’ya zorla getirilen bir ailenin Anadolu’da ötekileştirilmelerinden ötürü hayata tutunma dallarının kırılmasıyla topraklarına geri gitmeye çalışırken yaşadıkları zorlukları ve bu zorluklarla baş ederken ailelerinin zamanla nasıl dağıldığını anlatılmaktadır. Tarihin önemli olaylarının gölgesinde geçen İHANETİN KUCAĞI, kendi kategorisindeki kitaplardan farkı; aynı dönem yaşayan tarihi karakterleri karşı karşıya getirmekte ve bu karakterlerin konuşmalarına okuyucuyu şahit tutmaktadır. Okuya gerçekleşmiş bir olayı anlatırken, kimin doğru ya da kimin yanlış olduğu kararını da okuyucunun mahkemesine bırakmaktadır. Yazarın böyle davranması, okuyucuya kendi muhakemesinin özgür olduğunu güvenini vermektedir. Böylece hayat standartlarında karşılaştıkları olaylarda kendi kararlarını verebilme özgürlüğünün yanında kendilerine sunulan her bilginin bir muhakemeden geçmesi gerekliliğini de aşılamış olmaktadır.

İhanet Kucağı’nda iletişim sade, anlaşılır bir üslupla sağlandığı ve tasvirlerle derinleştiği gözlemlenmiştir. Postmodern edebiyatın unsurlarından olan eklektik yapı, metinlerarasılık ve patchwork kavramlarını kullanılmış olması sebebiyle eser postmodern roman türündedir.

"...Bunu fırsat bilen Agâh Efendi, bu kimsesiz kız çocuğa sahip çıkacağını beyan ederek onu kendi konağına götüreceğini söyledi. Bu adama güvenmişti kimsesiz bu yavrucak ancak konağa varır varmaz Agâh’tan ilk tacizini landon arabasından inmeden görünce, başına neler gelebileceğini tahmin etmekte zorlanmadı. Sol göğsünden tutan Agâh’ın eli bir mengene gibiydi. Hayatında hiç unutmayacağı bir acı yaşamıştı genç kızlığa adımını atan bu sahipsiz yavrucak. Bu sahne her aklına geldiğinde, önce Agâh’ın iğrenç yüzü gözlerinin önünde beliriyor sonra da sol göğsüne uzanan elini memesinde hissediyor ve ardından sol memesinden göğsüne iğneler batıyordu âdeta. Kendisinde bu hal her oluştuğunda Agâh’tan intikam almaya yemin etmekten kendisini alamıyordu. Bu genç kız Zarafet Hanım’dan başkası değil, ta kendisiydi..." (s. 93-94)

"...Matmazel yaptı diyemeden, acı içinde işkence gören birinin bayılırken çıkardığı fısıltılı soluklarla son nefesini verdi. Ali, ayağa kalktı ve kendisini kurtaran, tek el silah sesinin geldiği tarafı kontrol etti. Herhangi bir tuzağın kokusunu almayınca emin adımlarla sesin geldiği tarafa doğru yürüdü, yaklaşınca ateş eden kişinin kaçtığını kırık dökük eşyalara çarpıp gürültü çıkarmasından anladı. Bu kişiyi elinden kaçırdığını anlayınca; geri Matmazel’in yanına gelip başını dizinin üzerine koyup kucakladı. Matmazel’in yüzünü az daha seyretti. Sonra kucaklayıp dışarıda durdurduğu arabasına götürdü. Deponun kapısından dışarıya bakıp dışarının tekin olup olmadığını kontrol etti. Burnuna herhangi olumsuz bir şeyin kokusunun olmadığının kanısına varınca arabasına doğru hareket etti; ancak arabası yerinde yoktu. Arabayı Malik’in kaçırıp başka bir yere götürdüğü aklından geçti..." (s.154)

8.BÖLÜM

Sol eliyle hançerinin kabzasını kavradı ve Nestor’a uzattı. Nestor’a hançerini verirken gayriihtiyarî sağ eliyle ceketinin üzerinden kuşağına sakladığı silahına dokundu. Silahının sert demirini elinde hissedince içinden gelen cesaretvari bir duyguyla sözlerine devam etti.

“Nasıl beğendin mi?”

“Evet. Çok güzel işlenmiş. Taşı da özenle kesilip cilalanmış. Epey emek harcanmış bu değerli hançer için.”

Gözlerini hançerden alarak, Vasıf’ı köşeye sıkıştırmak için imalı bir ses tonuyla sordu: “Hediyemi?”

“Anlamadım?” dedi Vasıf ve sonra bilmiş bir edayla, “Ha! Hançer mi? Evet, değerli bir dostumun hediyesi…”

Gözlerini Nestor’un gözlerinin içine içine dikerek konuşmasını sürdürdü: “Yalnız çok sağlamdır. Bir keresinde bir cenderede yolumu kesen bir eşkıya taifesiyle boğuşurken, bana saldıran başıbozukları katır teper gibi bağırttı.”

“İnanıyorum. Böyle bir hançerin hakkı da odur zaten.”

“Çok yerinde bir laf.” dedi Vasıf ve hançerin kavisli kısmını göstererek; “Asıl bu kısım var ya, bak, hançerin şu kavisli kısmı, sapladıktan sonra hançeri çekerken adamı böğürtür imansızım.”

“Ha ha!” diyerek; yapmacık bir kahkahayla güldü Nestor. Nestor’un bu kahkahası Vasıf’ın keyfini kaçırdı. Yarı şaka yarı ciddi bir edayla Vasıf hançeri eline alarak Nestor’un karnına dayadı: “İşte böyle dikine saplayacaksın, sonra çekerken bileğini kırmadan hançeri evirip çevirip çekeceksin, bak işte tam da o zaman darbeyi yiyen anasından doğduğuna bin pişman olur.”

Nestor, Vasıf’ın bu saygısızca ve tehditkâr dolu hareketinden rahatsız olduğunu bileğinden tutarak ve biraz da acıtarak; kendisine yapılan hareketi bertaraf etti. Vasıf, Nestor’daki bu öküz kuvvetini fark etti. Gözü biraz tırssa da arkasındaki gücüne güvenerek; taciz eden hareketlerine devam etti. Vasıf’ın latife yoluyla kendisini bir kavganın ortasına çektiğini ve daha sonra kaza kurşunu bahanesiyle bir alicengiz oyununa gelecek kadar toy değildi Nestor.

Akıl oyunlarıyla yapılan bir savaşta, tuzak kurmak kadar önemli, hatta daha fazlası da olan bir şey var ve o da sabırdır. Düşmanın tuzağa girmesi için gösterilen sabır çok önemlidir. Savaş esnasında düşman tuzağa girmeden hareket etmek, ava gitmeden avlanmak demektir.

Sarraflığı yanında akıllı olan Nestor Vasıf’ın tuzaklarına düşmeyecek kadar sabırlı ve uygun zamanı kollayan biridir.

Bir savaş esnasında düşmanı alt etmek için akıllıca tuzaklar kurabilen ve aklı düşmanın aklından üstün olan komutanlar yoksa; bu savaşa girmeden savaşı kaybetmektir.

Nestor, tuzağa düşmemek için sorular sorarak Vasıf’ın aklını karıştırıp tuzağını bertaraf etmeye çalıştı.

“Bu işleri sürekli mi yapıyorsunuz?”

“Anlamadım? Hangi işleri?” dedi Vasıf, tecrübelerle dolu bir adam. Nestor’un akıllı bir adam olduğunun farkındaydı. Konaktan ayrılırken de Agâh Efendi’nin tembihleri de aynı doğrultudaydı. Bu ecnebi adam yani Nestor’un akıllı ve dikkat edilmesi gereken biri olduğu… Vasıf, aslında Nestor’un neyi kastettiğini anladı fakat bilmezliğe vurup nasıl bir hamle yapacağını bekledi. Nestor ise olduğu gibi doğal davranarak Vasıf’ın akıl tuzağına girmesine ve onun zayıf noktasının ortaya çıkmasına sabretti.

“Yani tacirlik. Aslında iyi bir iş yapıyorsunuz insanların kendi memleketlerine sağ salim varmaları hususunda onlara yardımcı olarak. Her ne kadar ücretini alsanız da yaptığınız iş faydalı.”

“Ha şu konu… Aslına bakarsan Nestor Efendi, insan tacirliğini pek yapmıyoruz. Değerli bir dostumuz geldi rica etti, tabi ücretini alacağımızı söyleyerek, anavatanlarına gitmek isteyen küçük bir aile var, yardımcı olur musunuz, dediler. Biz de onları kırmadık ve yardımcı olduk. Yani size güvenli bir yolculuk sağlamak için her yardımı esirgemeden yapmaya çalışıyoruz, gördüğün gibi.”

“Teşekkür ederim, çok alakadarsınız.” dedi Nestor, yüzünde teatral bir gülümseme belirmişken göz ucuyla Malik’e baktı. Başka şeylerle uğraşıyormuş gibi arada bir tuhaf hareketler sergilese de işin aslı öyle değildi ve bir asker kadar beklerken hazır ve nazır tetikteydi. “E! Vasıf Efendi, aslında ne işlerle uğraşırsınız, konak işleri dışında. Yani konağın iaşesi nasıl döner?” dedi Nestor, Vasıf Efendi’nin basit ve ucuz cümlelerle dolu cevap vermesini engellemek için konağın külfetinin büyük olduğunu belirtti: “Malum koca konağın gideri epey vardır, bunun için büyük kârlı işler lazım ki çalışanlarının boğazı da dolsun, çoluk çocuk nafakasını çıkarabilsinler.”

“Haklısın. Ekseriyet saray nazırı ve kimi paşalarının inzivalarına çekilmesi durumunda hizmetlerini bizim konak üstlenir. Yani Agâh Efendi birebir ilgilenir bu durumla. Devlet erkânında eli kolunun uzun olmasının sebebi de buradan gelir Nestor Efendi. Bu yüzden ricayla sizin daha güvenli bir yolculuk yapmanızı bizden istedi kimi dostlarımız.”

“Anlıyorum! Yanlış anlamayın, sizi sorgular gibi olmasın lütfen, peki Agâh Efendi’nin başka konakları var mıdır acaba?”

“Estağfurullah, öyle bir şey aklıma dahi gelmedi.”

Vasıf Efendi, içinden Nestor’a küfür etmekten geri kalmadı: “İt oğlu ite bak hele, nasıl da sorup soruşturmaya çalışıp açığımızı yakalamaya çalışıyor. Kendisini bir bok zannediyor.”

İçindeki konuşması bitince Nestor’a geri döndü: “Böyle bir yolculukta güven içinde olmak herkesin ilk şartı. Haklı olarak soruyorsun tabi.”

Bu açıklamadan sonra Nestor’un sorusuna geldi: “Başka birkaç tane konağı var; fakat onları sadece büyük misafirlerine tahsis etmişti. Kendisi de Kıraç’taki konakta hayatına idame eder.”

“Anladım! Desenize Agâh Efendi’nin hali vakti epey yerinde!”

“Ya ya! Öyledir. E! Bittabi yaptığı hizmetler karşılığında bu mal ve mülke sahip oldu.”

“Hizmetlerden kastınız nedir?”

“Osmanlı’ya epey faydalı bir insandı devri zamanında. Yorulunca, padişaha yazdığı bir mektupta inzivaya çekilip kendi ahretiyle uğraşacağı arzuhal edip destur istedi. Tabi padişahın kulağına daha önceden kendisinin yaptığı hizmetler gittiğinden padişah da böyle hizmetkâr bir insanın inzivasına her ne kadar çekiliyor olsa da İstanbul’a olan hizmetlerini menfi olarak devam edeceği kanaatine vardı ve Agâh Efendi’nin bu arzuhaline destur verdi.”

“Desenize bir kimse Agâh Efendi hakkında bir iftirayla huzura çıksa anında kovulur.”

“Bittabi, bittabi Nestor Efendi! Hem üstelik kendisi hakkında kuş uçsa dahi haberi hemencecik olur.”

“Nasıl yani?”

“Yanisi şu...” dedi Vasıf ve Nestor’un artık son raddesine geldiğine kanaat getirmiş olsa gerek, eli kuşağında sakladığı silahın üstüne gitti. Sonra kendi kuşağındaki silahını çıkarıp Nestor’un başına dayadı. “Zannediyor musun ki Kıraç’ta aleyhimize yapılacak bir alıverişten haberimiz olmasın, bebe ruhi?”

Vasıf’ın bozuk ve eşkıya aksanı ortaya çıkmıştı. “Hele bir yabancı bizim mekânda bir silah alacaksa! Anasından emdiği sütü burnundan getiririz.”

Vasıf Efendi’nin gözlerinden nefret ve kin fışkırmasına rağmen, Nestor’daki soğukkanlılığa ve sakinliğe şaşırdı. Hatta bir an Nestor’u koruyup kollayan arkadan ‘kendisine namlu doğrultan birileri mi var?’ diye içinden geçirdi ve o esnada Malik’e seslendi: “Malik!”

Malik’in sesi hemen geldi: “Emredin efendim!”

“Etraf müsait mi?”

“Asayiş berkemal efendim!”

Vasıf’ın dudakları arasından gözüken dişleri bir köpeğin hırlarken parlayan dişleri gibiydi. Nestor’un şakağına dayadığı silahın namlusunu biraz daha bastırıp başını ittirdi. Nestor’un eli kolu bağlı kalmıştı, galibiyet Vasıf Efendi’nindi. Bir ara Nestor’un aklından Arien, Pamelia, Peggy ve Marsyas geçti. Onlara karşı mahcup olduğunu düşündü.

“Ya işte böyle adamı derdest eder, elini kolunu bağlarız. Sen ta nerelerden kalk gel bizim mekânda bizim silahla bizi vurmayı planla bre bebe ruhi! Yer miyiz hiç?”

“Bilmem, sizin karın tokluğunuza bağlı.”

“Sen ne diyorsun gâvur dölü?”

“Şöyle izah edeyim, şakağıma dayadığın silahın bir silahşoru olup olmadığı önemli.”

“Ne diyorsun be?”

Vasıf, sinirlenmişti, namluyu biraz daha bastırarak konuştu: “Laf düellosu yapmıyoruz, dikkatini çekerim, silah benim elimde ve namlusu da senin şakağında.”

“Kafan kalın ya, ondan anlamıyorsun.”

“Ulan ecnebi herif! Zaten seni öldürmek sevap, öldürünce iki karlı iş yapmış olurum. Hem sevap kazanmak hem de altın.”

“Altın?”

“Hah işte şöyle gel meseleye! Evet cancağızım, altın! Nereye sakladınız altınları?”

“Birincisi sana kim söylediyse seni dalgaya almış, altınımız yok. Hem olsa bile sana söyleyecek kadar aptal mı gözüküyorum? Benim şakağıma dayadığın içi boş bir silahla mı öldüreceksin? Gerçi siz tanrınıza şirk koşmadığınız halde, boş silahı şeytanın dolduracağına inanırsınız. Yoktan var eden ikinci tanrınız galiba.”

“Aklın sıra benimle akıl oyunlarına mı giriyorsun?”

“Demin de dedim kafan kalın, anlamana bağlı. Bir silahşor silahın dolu olup olmadığını ve hatta çok iyi bir silahşor silahın ağırlığından emanette kaç adet merminin olduğunu bilebilir. Mesela Benim elime bir kese altın ver içinde kaç altın olduğunu söyleyeyim.”

Nestor’un bu konuşması gerçekten de mantıklıydı ve Vasıf bir an elindeki silahın dolu olup olmadığı konusunda şüpheye düştü. Bu ikircikten kurtulmanın tek yolu vardı. O da hali hazırda eli üzerinde olduğu Nestor’un silahını yerinden çekmekti.

Çekti... Ve namluyu Nestor’un diğer şakağına dayadı. Sonra tek hamleyle kendi silahının mermi haznesini kontrol etti. Gerçekten de boştu.

“Vay gâvur herif, silahımızın içini de biliyor. Sen çok olmaya başladın.” Lafını bitirir bitirmez, Nestor daha hızlı davranıp Vasıf’ın kuşağındaki hançeri çekti ve bacağına sapladı. Saplar saplamaz da hançeri etin içinde evirip çevirdi. Sonra bir adım geri atıp arka bacağında destek alarak diğer ayağını karnına koydu. Vasıf, yaralı halde sendeleyerek geri geri gitti, tepe taklak oldu. Bacağından yediği hançer darbesiyle acı içinde kıvranan Vasıf, Nestor’un dolu olan silahının tetiğini gecikmeli de olsa çekti.

Nestor, şakağındaki silahtan kurtulabilmişti; ancak Vasıf’ın tetiğe basmasıyla akkora çalmış kurşunun omuz boşluğuna saplanmasını engelleyemedi. Vasıf, bir kez daha tetiğe bastı ve Nestor bir kez daha kurşunun hedefinde kaldı. Kurşunlardan kaçamayacağını anlayan Nestor, fevri bir hamleyle sığ ağaçlık alandan sıvışıp kaçtı.

Yerde yuvarlanırken; Malik’in olduğu yerden bir el silah sesi işitti. Acı içinde “Malik!” diye bağırıp landona baktı Vasıf. Yerde cebelleşen Malik’in başında Azrail gibi duran arabacı, kafasına bir el ateş etti. Fena faka geldiğini yeni anlamıştı Vasıf ve arabacıdan hızlı davranıp tek seferde arabacıyı yere yığdı. Sonra doğrulup kıçının üzerine oturdu, kuşağını çözdü. Ardından acı veren hançeri güç bela bacağından çekip çıkardı. Saplandığı yerden hançeri çekerken de avazı çıktığı kadar bağırdı. En sonunda kuşağını yaraya sarıp sarmaladı. Bacağını yerde sürükleyerek arabaya kadar gitti. Şoför oturağına geçip oturdu. Atları dehlemeden önce kendi tuzağına kendisinin düşmesine mi yansın; yoksa tarif ettiği acılı hançer darbesini yemesine mi?

“Ah ulan ne çetin çıktın gâvur dölü! Yakalarım elbet seni. Dehh!”

Neye uğradığını anlamayan atlar, başka bir efendiyle karşı karşıya oldukları tırsak bir durum içinde ani bir çıkışla koşmaya başladı. Atların yönünü Kıraç’a çeviren Vasıf Efendi, atları dörtnaldan eksiltmeyip bir an önce Kıraç’a varmaya çalıştı.

(***)

ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 41
Toplam yorum
: 15
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 845
Kayıt tarihi
: 13.12.11
 
 

Bilal İkizaslan Şanlıurfa, Bozova, İkiz Köy 1987 doğumlu, 12 çocuklu bir ailenin 11. çocuğu... İl..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster