Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Kasım '16

 
Kategori
Aşk - Evlilik
Okunma Sayısı
73
 

İki geçmişten bir gelecek

İki geçmişten bir gelecek
 

Nasıl bir gelecek?


Işığı sever misiniz? Ben çok severim. Karanlık yokluk demektir. Işıkla yaşam buluruz, dünyayı tanırız. Onunla kurarız doğayla ve sevdiklerimizle bağımızı. Ama bazen de gözlerimizi kör edercesine, bedenimizi kasıp kavururcasına yükselir ışık. Ne yapacağımızı bilemeyiz. Sığınacak bir gölge ararız.

"Fakat senin gibi iyiden ve güzelden yana, incecik, duyarlı bir kızın gece olunca ışıktan böyle kaçıp karanlığı özlemesi beni şaşırtıyor, belki biraz da ürkütüyor..." Böyle mi fısıldamıştım? Elbette, onu anlıyordum. Çölün yakıcı sıcağında güneş hiç de dost değildir. Sorgulanırken gözünüze tutulan spotlar da... Hele belirli bir saatten sonra loş bir odada sessizce konuşmak, bazen hiçbir söz söylemeden durmak çok daha anlamlı olabilir.

Böylece bu konuda anlaşmanın bir yolunu bulabildik. Ama biliyordum ki onun bu yönünün dayandığı gerçekleri, yaşadıklarını, yaralarını ve onlarla nasıl başa çıktığını anlayabilmiş değildim. Sonuçta yine kendi gözlüklerimle bakıyor, acımasızca yargılayıp suçlu buluyordum. Bir araya gelen her iki kişi gibi biz de günün birinde karşılaşmış, birbirimizi tanımaya başlamıştık. Anılarımızı, eski dostlarımızı, yaşadıklarımızı, yaşayamadıklarımızı, umutlarımızı, düş kırıklıklarımızı, hepsini zihnimizin derinliklerinde asla çıkamayacakları bir yere hapis olmuş olarak birlikte getirmiştik.

İki insan dört duvarın arasında uzun süre birlikteyse, ne kadar az konuşurlarsa konuşsunlar, birbirleri hakkında çok fazla bilgi edinirler. Belirli bir andan sonra yeni bir söz duymak neredeyse olanaksızdır.

Bir gün eski bir arkadaşımın artık aramızda olmadığını öğrenince ondan söz ettim.

"Nilgün, sen öldün, ben yaşıyorum. Ne sen Tanya gibi öldün, ne ben Nazım gibi yaşıyorum. Yaşam, köprülerin altından gürül gürül akıyor. Hangisinden sonra inmiştin, nedendi, nasıldı, bilmiyorum. Yüzünün soluk bir izi daha kaç kişide henüz yaşıyor, bilmiyorum..."

Boksu sevmiyordu, ben de sevmiyordum. Ama en sert yumrukları birbirimizden yedik. Galiba bunun nedeni dört duvar arasında kalkanlarımızın inmesiydi. Küçük dokunuşlar bile kolayca nakavt ediveriyordu. Evet, bu dövüş hiç de bir spora benzemiyordu ama insanların gerçek yaşamda yedikleri darbelerin yanında belki de o kadar da sert değildi birkaç rauntluk bir maçta aldıkları yumruklar. Belki de yaşama karşı güçlenmek için başlamıştı atalarımız savurdukları sıkılmış elleriyle bu oyuna.

Dört duvarın arasında yerimizi aldıktan sonra ilk maçımızı ne zaman yapmıştık? İlk yumruğu ben mi atmıştım, yoksa o mu? Galiba benim vurduğumu sanıp o karşılık vermişti. Yoksa tam tersi miydi? Yaptığı her şey için onu yargıladığımı söyleyen o muydu, eleştirileriyle beni bunalttığını söyleyen ben miydim? Yoksa ikimiz de başından beri aynı suçlamaları sırayla yineleyip duruyor muyduk?

Tüm yaşamımda kaç kişiyi sevdim ben? Her birine niçin deli gibi bağlandım? Aşkın matematiğinin çözüldüğü haberini görünce bir an bu sorulara yanıt bulabileceğimi düşündüm. Daha önce ben de alçakgönüllü bir deneme yapmış, ilişkileri kadın ve erkek arasındaki değişkenlerin bir türevi olarak açıklamaya çalışmıştım. Oxford Üniversitesi'nde de ilişkileri çözümleyen matematiksel bir model geliştirilmiş. Para, seks, akrabalarla ilişkiler gibi konularda birbirleriyle konuşması istenen çiftler mizah, mutluluk, saygısızlık ve saldırganlık anlayışlarıyla ilgili ipuçları vermiş. Bu bilgilerin çakışma oranı da ilişkinin başarısını ortaya koyuyormuş.

Arab News gazetesinin haberine göre cihada katılmak için Irak'ta bulunan Suudi adam, karısına onu boşadığını söyleyen bir kısa mesaj göndermiş. Evliliğine şahit olan iki arkadaşını arayıp onlara da eşinden boşandığını bildirmiş. Mahkemeye başvuran kadın boşandığını gösteren belge istemiş. Şeriat mahkemesi Suudi adamın boşanma talebini kabul etmiş. Suudi Arabistan'da boşanma için erkeğin karısına üç kez “boş ol” demesi yeterliymiş.

Evrenden bakınca küçücük bir nokta gibi görünüyor dünya. Koca bir küre düşünülünce o kadar da büyük değil kıtalar. Üzerlerindeki bölgeler, büyük bir adayı kaplayan Avustralya bile aslında ne kadar küçük. Oysa orada yaşayanlar ne kadar da büyük görüyor kendilerini ve altlarındaki toprağı.

Herkes kendi dünyasının tanrısıdır.

Orada Tanrı olduğu için onun dünyasıdır. Ancak kendi dünyasına yerleşince tanrılaşabilir.

Tanrılar da onaylanmak ister mi?

İnternet'teki iş yönetimi sitelerinden birinde beyin işlevleriyle ilgili araştırmalara dayanan bir yazı gördüm. İnsan beyninin kabul görmeye, onaylanmaya odaklı bir bölümünün olduğu söyleniyordu.

Birçok davranışın ve toplumsal biçimlenmenin arkasında bu olabilir.

Yazı, böyle bir bölümün varlığının şirketlerdeki etkilerine ağırlık veriyordu. Bireysel seçimlerde, eş ve çocukla ilişkilerde, felsefi seçimlerde, politik konumlarda, sanatta, ulusallığın ve evrenselliğin yorumlanış biçiminde etkili olması da beklenebilir.

Şirketlerde yüksek performans sağlayabilmek için sinirbilim araştırmalarının sonuçlarından yararlanılabilirmiş. Los Angeles'taki California Üniversitesi'nde sosyal nörobilimin önde gelen araştırmacılarından biri, Naomi Eisenberger insanlar başkaları tarafından reddedildiğinde, daha doğrusu kendilerini reddedilmiş hissettiklerinde, kabul görmediklerini, yaptıklarının onaylanmadığını düşündüklerinde beyinde neler olup bittiğini anlamak istemiş. Gönüllü kişilerin, beyinleri işlevsel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) ile taranırken Cyberball adında bir bilgisayar oyunu oynayacakları bir deney tasarlamış. Oyunda her denek kendilerinin ve bilgisayarın kontrol ettiği iki oyuncunun avatarlarını görüyormuş. Oyunun yaklaşık yarısında iki avatar deneğe top vermeyi kesiyor ve kendi aralarında oynamaya başlıyormuş. Diğer oyuncuların gerçek insan olmadığını öğrendiklerinde bile denekler çok öfkeli olduklarından,  horlanmış ve haklarında olumsuz hüküm verildiğini düşündüklerinden söz etmişler. Diğer avatarların onları bazı özeliklerini sevmedikleri için dışladıkları duygusuna kapılmışlar.

Bu tepki beynin verdiği yanıtlarla dolaysız olarak izlenebiliyormuş. Eisenberger: "İnsanlar kendilerini dışlanmış hissettiklerinde acının sıkıntı bileşeniyle ilgili nöral bölümde, anterior cingulate cortex'in dorsal bölümünde etkinlik görüyoruz. Beyinlerinin bu bölgesinde en fazla hareket gözlenen kişiler kendini en fazla dışlanmış hissedenler  oluyor" demiş. Bu tür sosyal acılarda alınan fMRI taramaları, beynin fiziksel acılarda görülenlere benzer tepkiler verdiğini gösteriyormuş.

Bekir Yıldız toplumun o ünlü kurumuyla ilgili kitabını "Evlilik Şirketi" diye adlandırmıştı. Aile yaşamında böyle bir benzerlik varsa, bu bilgiler de ilişkilerin çözümlenmesine kesinlikle ışık tutabilir.

En yakınınızda gördüğünüz kişilerden biri size olumlu bakıyorsa kendinizi kabul görmüş, dengeli, mutlu hissedersiniz.

Sizin her düşünce ve davranışınızda bir problem yakalayıp bunu yansıtıyorsa fiziksel olmasa bile şiddetli sosyal bir ağrı hissedeceğinize kuşku yok.

Belki bir ak kara testi bile yapılabilir. Cesaretiniz varsa girin fMRI taramasına, göstersinler çok sevdiğiniz o en güzel, en değerli insanın, sevgili eşinizin fotoğrafını.

Bakalım temiz bir sonuç mu çıkacak, sosyal acıyla kirlenmiş bir görüntü mü?

Kolay değil iki geçmişten bir gelecek kurabilmek. Kendi değerlerinin sürekli sorgulandığını, bazen küçümsendiğini, bazen kıyasıya eleştirildiğini görmek.

Belki bu yüzden kadının (bazı özel durumlarda da erkeğin) tümüyle karşıdakine teslim olup kendi yaşamını yok saydığı ilişkiler daha kolay sürüyor. Sorgulama kalkıyor, biri olumlama görevini üstelenip bu sorumlulukla bir denge kuruyor, diğeri bunun rahatlığını sürüyor.

Oysa olması gereken elbette bu değil. Bir kadın ve bir erkek. Bir yaşam sürüyorlar ayrı ayrı bir gün göz göze gelene dek. İşte o anda önlerinde yepyeni bir dünya açılabileceğini hissediyorlar. Kimi ruh ikizini bulduğunu söylüyor, kimisi deli gibi aşık olduğunu, kimi kara sevdaya tutulduğunu. Sonra yaşamın zor yollarında birlikte yürümeye karar veriyorlar. Büyük umutlarla sımsıcak olacağını umdukları bir yuvanın içine adımlarını atıyorlar. Ama pek azı bu güzelliği koruyabiliyor, içeride kendileriyle birlikte önceki yaşamlarına da bir yer açmaları gerekiyor. Her birinin yıllar boyunca besleyip büyüttüğü bakış açısını, yaşam biçimini, isteklerini paylaşabilmesi gerekiyor. Oysa gerçekten baş başa kalana dek bunların pek azı birbirlerine açılabilmiş oluyor. Önce küçük iğneler, sonra çuvaldızlar batmaya başlıyor. Hiçbir ayrıntı unutulmuyor. Tüm yaşadıkları belleklerine silinmez biçimde derin darbelerle kazınıyor. Şanslılarsa, bu uyarılar büyük sorunlara yol açmadan birbirlerine yeniden özenli davranmalarını, sevgiye bakmalarını sağlıyor, yeni ve güzel bir denge kurabiliyorlar. Yoksa acılar gittikçe büyüyor, içlerindeki, dört duvar arasındaki basınç her an biraz daha artıyor.

Kolay değil iki geçmişten bir gelecek kurabilmek. İki geçmiş arasındaki fark ne kadar büyükse, iki geçmişle olan bağlar ne kadar güçlüyse, o kadar zor.

Peki umut var mı?

Umut yoksa yaşam olur mu?

1. Mehmet Arat, http://www.facebook.com/mehmetarat2000X

2, Mehmet Arat, Geçmiş yazılardan izler 1, http://blog.milliyet.com.tr/gecmis-yazilardan-izler-1/Blog/?BlogNo=358427

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 72
Toplam yorum
: 18
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 246
Kayıt tarihi
: 08.01.12
 
 

1958 doğumlu. Mühendislik eğitimi aldı. Teknik alanda çalışırken kültürel konulara ilgisini sürdü..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster