Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Mart '08

 
Kategori
Resim
Okunma Sayısı
3909
 

İki gezgin: Nazlı Eray ve Fikret Otyam

İki gezgin: Nazlı Eray ve Fikret Otyam
 

Şahmeran


'Düş Hekimi' Yalçın Ergir'den sonra VEKAM'ın* nefis söyleşilerinden birini daha dinlemek için Kumrular sokaktaki Adnan Ötüken İl Halk Kütüphanesi’nin merdivenlerini bir bir çıkıyorum. İçerisi ‘hınca hınç’ dolu. Pek çok akşam, eve dönüş yolunda otomobilimizin radyosundan TRT kanalından seslenmişti bize. O keyifli, o sevecen ve içten sesiyle. En son yılbaşı yaklaşırken dinlemiştik onu. Daha önce hiç karşılaşmamıştık kendisiyle. Konu resim olunca özrümü unutmakla birlikte, okuma özürlüsü biri olarak itiraf etmeliyim, kitaplarını da henüz okumamıştım. Ve birazdan okurların yorumlarını dinleyince kendimden utanacaktım. Öyle ki, bir okuru kitabındaki Mamak çöplüğüyle ilgili satırları okuyunca o kadar etkilenmiş olacak ki, gecenin bir saatinde otomobiline atladığı gibi soluğu çöplükte alıvermiş. Okurlarını ve dinleyenleri bu denli etkileyen, yazarken de, konuşurken de hiç nazlanmayan bu yazarımız Nazlı Eray’dan başkası değildir.

“En iyi romanlarım, kontrolü kaybettiğim romanlar“ diye sesleniyor ve ‘İmparator Çay Bahçesi’ni örnek gösteriyordu Eray. “Duygularınıza set vurmadığınız, içten gelen yazılar en değerli yazılardır“ diyordu. Sanata gönül vermiş, sanatın gücünü her daim yüreğinde hissetmiş bir ressam olarak içimden bir avazda doğrulamıştım bu sözü. Ne kadar da özdeşleşiyordu söyledikleri kendimle. Bir ressam olarak bazen uğraşır, didinir tuvali belli bir kıvama getirirsin, hatta daha da ötesi resim duvara asılabilecek bir hale bile bürünebilir. Ama, bilirsin ve hissedersin ki hala bir şeyler eksiktir. Bu kez bir ‘kör döğüşü’ başlar. Elin fırçaya gitse palete gitmez, palete gitse tuvale gitmez. Gitse bile ‘kışın denize girmekten ürkercesine’ bir çekingenliktir alır gider. Resmi bozmaktan, tekrar başa dönmekten korkarsın. Ama ‘korkunun ecele faydası yoktur’ bir kere. Bunu bildiğin ve yel değirmenleriyle savaşan Don Kişot’un cesaretini topladığın zaman, yani tuvali gözden çıkardığın, Nazlı’nın deyimiyle ‘kontrolü kaybettiğin’ zaman fırçalar gezinmeye, boyalar bir bir dökülmeye başlar tuval yüzeyinde. Eğer biraz da şanslıysanız, o hiç bitmeyen resim bir kaç hamlede gerçekten ‘resim’ olur çıkar. Kıssadan hisse, sanat tutsaklığı kaldırmaz. Yüreğinizin götürdüğü yere gitmelisiniz aslında. Tabi, bu yöntem her zaman da olumlu sonuç vermeyebilir. Dizginleri gevşetmeli, ama elden bırakmamalısınız. Yoksa atlar kanatlanır uçar. Siz de peşinden ‘baka’, hatta ‘şaşa’ kalırsınız. Rahmetli Orhan Peker’in dediği gibi: "Sanat herşeyden önce, kalple kafa arasında gerçekleşiyor. Ancak, bundan bir denge, bir armoni çıkarmak öyle kolay değil.”

Hayat defteri nasıl yazdığınıza bağlı; ‘mutlu’ ya da ‘mutsuz’

Ruhunda taşıdığı ‘astimat’ın onun romancı kişiliğini oluşturduğunu, o ilk sancıyı hissederek ilk cümleye başladığını, ardından da satırların ‘dur durak’ demeden döküldüğünü anlatıyordu. Nazlı hanım bütün yazılarını nazlanmadan kendi el yazısı ile kaleme alıyordu. Hemen her ortamda yazabildiğinden bahsetmekle birlikte, Ankara’da ‘Papaz’ın Bağı’ndaki ‘Şırıltı Köşesi’ni her fırsatta kullandığını, ‘Aşkı Giyinen Adam’ adlı romanını ise yine çok sevdiği Bodrum’da limanda yazdığını söylüyordu. İstanbul’da, daha ortaokul yıllarında kaleme aldığı ve gerçekte yakından tanıdığı kapıcıları ile aynı adı taşıyan ‘Mösyö Hristo’ adlı hikaye denemesinden bahsederken Nazlı Eray’ın gözleri parlıyordu. Birden burulan sesiyle bize bir itirafta bulunuyordu: “Biliyor musunuz, Sait Faik’i çok sevdiğim ve hemen her hikayeciye verildiği halde ‘Sait Faik Hikaye Ödülü’nü almayan tek hikayeci benim. Bu saatten sonra isteseler de veremezler, Çünkü artık, hikaye yazmıyorum.” Belli ki çok incinmişti Nazlı Eray. Buna rağmen ‘hayat’a ilişkin o usturuklu sözlerden birisi ile noktalıyordu söyleşisini: “Hayat defteri nasıl yazdığınıza bağlı; ‘mutlu’ ya da ‘mutsuz’.”

Evde yoklar

Zamanın tanığı üç Orhan da artık evde yoktu: Orhan Veli, Orhan Kemal ve Orhan Peker. "Almıştım o kara haberi, o kara haber ki telgraftan tez gider, tez dağılır. Orhan karaciğer kanseri idi, Orhan siroz idi. Sarılık idi, ki bunların hiçbirisi de iflah ettirmezdi adamı..." 1978 yılı baharında dostları ve resimleri ile vedalaşan, arkadaşı ünlü ressam Orhan Peker için onun yazdığı bu satırlar bana daha bir dokunmuş, damlalar gözlerimin arasından kayıp gitmişti. Sadece üçü mü? Kaybettiği dostlarının sayısı 70’i geçmişti. Ve 1944-2003 yılları arasında gerek sanatçı dostlarından gerekse okurlarından gelen mektupları derlediği kitabına ‘Dosttan Gelen Selamsın’ ismini vermişti. Selamladığı dostları arasında kimler yoktu ki? Sait Faik Abasıyanık, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Melih Cevdet Anday bunlardan sadece birkaçı. Sahi kimdi bu sanatçı? Gazeteci-yazar mı demeli, yoksa fotoğrafçı mı; durun durun, aslında o Bedri Rahmi’nin ilk öğrencilerinden, ‘On’lardan* biri olan bir ressam aslında. Evet, Fikret Otyam’dır bu sevgi dolu, dost canlısı, samimi insan; gerçekte de bir yaşam ustası. Ve artık hayatta olmayan dostlarının mektuplarını ‘Evde yoklar’ diye bitiriyordu sevgili Otyam. Aslında bu cümle, Sivas’ta yitirdiği çok sevdiği dostu Metin Altıok’un bir şiirinin başlığını taşıyordu:
Evde yoklar

“Bekliyorum bir kapının önünde,
Cebimde yazılmamış bir mektupla.
Bana karşı ben vardım
Çaldığım kapıların ardında,
Ben açtım, ben girdim
Selamlaştık ilk defa.”

Orda bir köy var uzakta

Birkaç gün önce televizyonda dinlemiştim o keyifli, o sıcak, sımsıcak sohbetini. Aslında geçirdiği ciddi rahatsızlığı bahane etmeseydi kimbilir belki de Vişnelik’te kendisinden neler neler dinleyecektik? Dile kolay, 82 yıllık bir ömrün birikimi. Artık, ‘evde olmayan’ eski dostları mı anardık, Doğu’ya – Güneydoğu Anadolu’ya doğru uzun bir yolculuğa mı çıkardık, dönüşte Gazipaşa’ya, Geyik Bayırı’na mı uğrardık, keçilerini, köpeklerini, tavus kuşlarını mı severdik? Bilemiyorum… Belki bunları dinleyemedim, ama Nazlı Eray söyleşisinin ardından Otyam’ların sergisini gezerken bunları izleme fırsatı buldum. Kar tanesi gibi bembeyaz keçisini heykeltraş Metin Yurdanur’un hediye ettiği keçi heykelinin kaidesinin üzerinde resmetmişti Otyam. Birden aklıma Orhan Peker’in gölgelik altında başını çevirmiş ürkek gözlerle size bakan oğlak resmi geldi. Horozlar olsun, kediler olsun, badem gözlü sıpalar ile oğlaklar olsun bu iki kadim dostun da boyadığı konulardı. ‘Orda bir köy var uzakta …’ diye seslenen mühür gözlü doğulu kadınların kâh kıraç topraklar üzerinde, kâh toprak damlar önünde resmedildiği resimler. Öte yandan toprak adamlarının çetin kış şartlarında diz boyu kar altında doğaya karşı verdikleri çetin mücadeleyi de izlersiniz Otyam’ın resimlerinde.

Aşar gelir bir gözleri sürmeli

Doğuştan gözleri sürmeli olan fincan gibi iri gözlere sahip Doğu'lu kadınlar Otyam’ı her daim çok etkilemiş ve bu gözler artık onun resimlerinin bir imzası olmuştur sanki. Aşağıdaki anekdot onun ne derece nüktedan, ne kadar hazırcevap olduğunun kanıtı olsa gerek: "Evlere şenlik, bir gün bir kişi geldi, 'bu çizdiğiniz kadınlar niye gözlük takıyor' dedi. Kara gözlüler ya, onu soruyor... 'Doğu'da çok soğuk, kar ya, ondandır' dedim. Geldi sonra, 'bunlar da takıyor' dedi. Urfa resimleri, 'orada da 30-35 derece güneşin alnında ekin biçiyor, ondandır'... Gitti, yarım saat sonra geldi, 'sen benimle alay mı ediyorsun' dedi."

Filiz - Fikret Otyam çiftinin Ankara sergileri neredeyse geleneksel bir hal almıştır. Fikret Usta’nın resimlerini bu kez Filiz Otyam’ın Tire’li keçe ustası Arif Cön’ün atölyesinde ürettiği keçeler üzerine işlediği desenler süslemektedir. En çok da keçi figürleri. Sırasında, ‘çulfalık’ denilen el tezgahından çıkma renk renk, desen desen dokumalar da şenlendirmiştir bu sergileri.

Anlattığın gibi yazsana

Fikret Otyam’ı dinlerken ister istemez pür dikkat kesilirsiniz. Sesi, şivesi, üslubu sizi koyvermez, oracıkta sarmalar. Hiç susmamasını, hep konuşmasını istersiniz. Yazı dili de kendine özgüdür, naiftir, sanki konuşur gibidir. Meğer, bu yanı - “anlattığın gibi yazsana” öğüdü Sait Faik'in vasiyetiymiş. Fikret Otyam, Akademi’de Bedri Rahmi'nin öğrencisi olduğu gençlik yıllarında Beyoğlu'ndaki Yorgo'nun meyhanesinde yanındaki arkadaşına yazdığı bir öyküyü okumaktadır. Sonrasını Otyam’dan dinleyelim: "Sarı saçlı, kirli pardösölü biri arka masadan bizi dinliyor. Polis sandım. Bedri Rahmi'yi falan takip ediyorlar zaten. Öyküyü bitirdim. O adam, 'Anlattığın gibi yazsana' dedi. Sait Faik'miş. Ölünceye kadar dost oldum. Hep, anlatım dilinde yazmaya çalıştım. Onun vasiyetiydi."
Söz dönüp dolaşıp Orhan Peker’e geldiğinde sevgili Otyam sergiye gelen eski bir dostunun ilettiği el yazısı sayfaları gösteriyor. Kendi el yazısıyla Orhan Peker şöyle bir not düşmüş: “Mor soğan yedik, rakı içtik Otyam’ın evinde.” Fikret Otyam bir başka anısını anlatıyor: “Orhan Peker yurt dışından dönüyordu. Karşılamak üzere havaalanına gittim. Beni boşver, asıl yanımdakine - ‘Henry Cartier Bresson’a (dünyaca ünlü fotoğraf sanatçısı) bak diyordu.”

Can Pazarı

İlk iki yılı saymazsak, gazeteciliğe, dolayısıyla röportaj yazılarına asıl 1952’de, Falih Rıfkı Atay’ın kurduğu ‘Dünya’ gazetesinde başlar. Akademi’den mezun olur olmaz da kendisini, Sirkeci'de bir kamyonun üzerinde bulur. Ankara, Adana derken bir salın üzerinde, Bilecik'te Fırat Nehri'ni geçiyordur. Dostu Ara Güler Fikret Otyam için "maceracıdır, kâşiftir" der ve ekler: "Tortum'un oradan keleğe* binip de hangi deli Fırat'ı geçeceğim diye yola çıkar?" Diyarbakır'a, oradan da Van'a kadar uzanır. Röportajları büyük ses getirir. O sıralarda Yaşar Kemal de Cumhuriyet'in röportajcısıdır. Otyam’ın röportajları Dünya'da tam sayfa yayınlanırken Yaşar Kemal’inkiler de Cumhuriyet'te atbaşı yayınlanır. O diyar, bu diyar, ‘ha bu diyar’ derken Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya yazılarla, fotoğraflarla, ardından da resimlerle ayna tutulur. Seli de görmüş, depremi de; salgın hastalıklara da tanık olmuş, töre cinayetlerine de. Suya hasret toprakları da adımlamaktan geri durmamıştır bu gezgin.

“Her yıl ilkbaharda ve yaz ortasında, her türlü sosyal güvenlikten yoksun on binlerce insan, aile pamuk tarlalarında çalışmak için Çukurova’ya iner. Bir insan pazarı kurulur. Bu: ‘Can Pazarı’dır.” Kapağında yukarıdaki satırların yer aldığı, Fikret Otyam tarafından yazılan ‘Can Pazarı’ adlı kitabın fotoğrafları Ara Güler tarafından çekilirken resimlerini rahmetli Orhan Peker yapmış. Fikret Baba çok emek vermiş bu röportaj kitabı için. 15 gün tıraş olmamış, saç, sakal, tırnak kesmemiş, sırtına eski bir urba giymiş ve ırgatların arasına karışmış. Ara Güler dahi kalabalığın arasında onu tanıyamamış. Otyam, üç silahşörlerin (Fikret, Ara, Orhan) emek verdiği ‘Can Pazarı’nın yeni baskısını çok sevdiği dostu ‘büyük Türk ressamı’ Orhan Peker’in anısına ithaf etmiş.

Okyat Bey

Falih Rıfkı’nın ‘Okyat Bey’ diye çağırdığı Otyam, hocası Bedri Rahmi gibi türkü aşığıdır. Özellikle de bir uzun hava türü olan Barak havalarına. Böreklerden su böreğine, boyalardan ise yağlı boyaya ‘hasta’dır. Ancak, eşinde alerji yaptığı için artık akrilik çalışmaktadır. Orta Anadolu’nun bağrından çıkmış, sırtından çantası ve fotoğraf makinesi, ayağından çizmeleri eksik olmaksızın Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu arşınlamış 1926 doğumlu bu gezgin belli ki biraz yorulmuş. Allah ile sık sık konuşan, o gün televizyonda söyleştiği spikere de bunu öğütleyen Otyam’ın son dileği de kabul olmuş. Artık bir süredir, 2. dünya savaşından kalma askeri cipi ile ancak çıkabildiği, sırtını Beydağları’na yaslamış, havanın ve suyun bedava olduğu ‘Geyikbayırı’ beldesinde yaşıyor. Yazıp da henüz yazamadığı kitaplarını yazmak, yapıp da henüz yapamadığı resimlerini yapmak için. Anlayacağınız, orada sanatın ve hayatın birarada yaşandığı bir çiftliği var Fikret Baba’nın. Dilerim, günün birinde, çok geç olmadan Otyamların çiftliğine uğrar, Fikret Baba’ya yarenlik eder, kimbilir belki de bir tuval de ben boyarım.

Alaattin Bender
www.alaattinbender.com

VEKAM*: Vehbi Koç ve Ankara Araştırmaları Merkezi.
Kelek* : Traktör iç lastiği ile yapılmış bir tür ilkel sal.
‘On’lar*: Bedri Rahmi'nin ilk öğrencilerinden On kişinin oluşturduğu resim grubu.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Fırçanızla adeta resmetmişsiniz, ülkemizin topraklarında yetişen sanatçılarımızın yaldızlı ve nadide, kocaman, özgür yüreklerini...evet, sanat tutsaklık kaldırmaz ve tarfi, matematiği yoktur. gerçek makinesini yüreğinde taşıdığını savunan bir fotoğraf üreticisi olarak, bu sınır tanımaz bilinç ve özgür yaratıcı yürekleri, yani gerçek sanatçıları bize aynı özen ile sunan ve paylaşan ressam arkadaşımı saygı ile selamlıyorum...

ilke Veral Coşkuner 
 13.03.2008 13:37
Cevap :
Bir fotoğraf sanatçısı ve sevdalısı olarak sanatçıların dilinden anladığınız bu güzel ve içten yorumunuzdan belli oluyor. Yazımı okumuş ve yorumlamış olduğunuz için teşekkürler Sn. İlke Veral  13.03.2008 16:04
 

Ne kadar güzel ve özel bir yazı olmuş... Sanatın sanatçının nitelik ve niceliğini yaratının güzelliğini ve temelini bikez daha hatırlattınız teşekkürler... Sevgiyle...

Filiz Aydın 
 13.03.2008 9:53
Cevap :
Ben sadece sanatçıların hislerine ve yaratılarına tercüman olmaya çalıştım. Bunu yaparken de dolambaçlı yollara sapmadan, okuyucuyu sıkmadan ve akıcı bir dille yazmaya çalıştım. Övgü dolu yorumunuz için teşekkürler Sn. Filiz Aydın  13.03.2008 16:06
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 27
Toplam yorum
: 45
Toplam mesaj
: 19
Ort. okunma sayısı
: 7818
Kayıt tarihi
: 21.11.06
 
 

1990-1994 yılları arasında T.M.O. Plastik Sanatlar Atölyesi'nde Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster