Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Ağustos '09

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
550
 

İki sokak öteye Hindistan üzerinden ulaşmak (Nasıl anlatmalı – 6)

İki sokak öteye Hindistan üzerinden ulaşmak (Nasıl anlatmalı – 6)
 

New York’lu bayan Susan Parker, genel merkezi evinin iki sokak ötesinde bulunan bir firmanın çağrı merkezini arar. O firmanın imal ettiği bir aletle ya da hizmetle ilgili bir sorunu vardır. Söz konusu firma bir banka da olabilir, bir teknoloji şirketi de… Yeni aldığı bilgisayarı arızalanmıştır veya o ayki kredi kartı hesap ekstresinde bir yanlışlık olduğunu fark etmiştir. Amerikalı Bayan telefonda karşısına çıkan görevliye sorununu anlatır ve çözüm konusunda bilgi alır. Çağrı merkezindeki görevli, Susan’ı sorunu nasıl çözebileceği konusunda yönlendirir. Sorunun çözümü yolunda ilk adım atılmıştır. Susan, evden çıkıp işine giderken o firmanın binasının önünden geçer. Az önce telefonla konuştuğu görevlinin o binanın bir katında bir yerlerde çalıştığını düşünür. Oysa o görevli, çok uzaklarda, binlerce km ötede, Hindistan’ın Delhi kentinin bir banliyösü olan Gurgaon’da üslenmiş bir taşeron şirkette çalışmaktadır.

İşte günümüzde kapitalizmin aldığı hal… Hindistan’da “outsourcing” (Türkçesi kabaca “taşeronluk”) denen bu işi yapan on binlerce şirket bulunmakta, bu sektörde yüz binlerce kişi çalışmaktadır. Tabii bu en basit örnek… Artık üretim bütün sektörlerde tamamen bu yönde ilerlemektedir. Bir şirket buzdolabı üretiyorsa sadece onun tasarımı ve üretimi işiyle uğraşmaktadır. Ürünlerin taşınmasını, fabrikada çalışan işçilerin işe getirilip götürülmesini, fabrikanın temizliğini, yemeklerini, müşteri hizmetleri merkezini hep farklı ve kendi alanında uzmanlaşmış firmalar yapmaktadır. Buzdolabı firması bu hizmetleri dışarıdan ücretle satın almaktadır.

New York’lu Susan Hanımın çağrı merkezini araması örneğindeki gibi, dış kaynak kullanımı bir ülke içindeki değişik firmaların birbirinden hizmet almasıyla da sınırlı değildir. Artık dünyada büyük şirketler için sınır, gümrük, mesafe diye bir şey kalmamıştır. Üretim sürecinde ihtiyaç duyduğu şeyleri tedarik etme, ürettiklerini satma ve satış sonrası müşteri hizmetleri için dünyanın herhangi bir yerindeki bir başka firmayla rahatlıkla işbirliği yapabilir. Teknolojik imkânlar ve uluslar arası ticaret yasaları bunun koşullarını sağlamaktadır. Bunun yanı sıra ilerleyen bir başka trend de artık fiziksel anlamdaki üretimin metropol ülkelerden Hindistan, Çin gibi gelişmekte olan ülkelere kaymasıdır. ABD ya da Japonya’daki şirketin genel merkezinde sadece strateji belirlenmekte, ürünler tasarlanmakta, fiziksel üretim ise firmanın Çin’deki fabrikasında gerçekleştirilmektedir. Bu, “küreselleşme” dediğimiz şeyin bir boyutudur. Ama küreselleşme bundan da ibaret değildir.

Tabii dünyadaki bütün üretimin bu şekilde gerçekleştirildiğini söyleyemeyiz. Bunun yanı sıra klasik üretim ilişkileri de devam etmektedir. Genel gidiş bu yöndedir; ona dikkat çekmek istiyorum.

Peki, bundan ne çıkarmamız gerekiyor?

Bu yazının başından beri çeşitli örneklerle vurgulamaya çalıştığım gibi, bir alanda meydana gelen değişiklikler öteki alanları da etkiler, değiştirir, dönüştürür. Günümüzün sorunlarını yüz – yüz elli yıl öncenin çözüm önerileriyle çözemeyiz. Mesela yukarıda verdiğim dış kaynak kullanımın yaygınlaşması örneği Marksizmin kapitalizmin geleceğine ilişkin birçok öngörüsünü sarsar. Gelişmesinin kendi sonunu hazırlayacağı söylenen kapitalist sistem ayakta kalmanın bir yolunu bulabilmektedir. Marksist teoriye göre, kapitalizmin en geliştiği ülkelerde hem nüfus içindeki oranının, hem de üretimdeki rolünün artması beklenen işçi sınıfı, üretim ilişkilerinin geldiği aşamada öngörülenin tersine, ortadan kalkmaya başlıyor. ABD, Japonya, AB ülkeleri gibi gelişmiş bölgelerde kol emeğiyle çalışan işçi sınıfı yavaş yavaş ortadan kalkarken (en azından nüfus içindeki oranı gözle görülür derecede azalırken) Çin’de Hindistan’da, Vietnam’da, Brezilya’da köylüler işçi haline geliyor. Yani sınıfsal bölünme bu defa ülkeler arası ölçekte gerçekleşiyor. Dünya bu defa bir bakıma “proleter toplumlar” – “kapitalist toplumlar” olarak ayrılıyor. Bir yanda sermaye, tasarım, bilgi ve tüketim, öte yanda üretim ve hammadde… Bu durum da kapitalizmin yarattığı bütün sorunların ölçeğini büyütüp küresel hale getiriyor.

Öte yandan, üretim bu şekilde daha da büyük bir hızla artıyor. Ucuz emek ve işbölümünde uzmanlaşma ürünlerin fiyatını düşürüp daha kolay erişilebilir hale getirirken ucuz ürünler tüketimi, o da yeniden üretimi kamçılıyor. Dünyanın toplam gayri safi hasılası büyüyor. Bu da dünyada refahın ve tüketici sayısının artması demek… Zaten öyle olması gerekiyor. Üretilen şeyleri satın alacak tüketici olmayınca üretimin anlamı kalmaz. Üretimin artarak sürdürülmesi daha çok tüketiciye daha çok mal satılmasına bağlı… Yani köylülükten işçiliğe geçen Çinli’nin aynı zamanda bir tüketici olabilmesi gerekiyor. Güney Asya’daki yaklaşık 3 milyarlık nüfusun sadece üçte birinin tüketici haline gelmesi bile ABD ve AB ülkelerinin toplamından daha büyük ve bâkir bir pazar demek… Bu da Amerikalı, Avrupalı işçilerin geçirdiği dönüşümü çok uzak olmayan bir gelecekte Hindistanlı, Çinli işçilerin de yaşayacağını gösteriyor. Yani “proleter toplumlar” – “kapitalist toplumlar” bölünmesi de kalıcı değil.

Girişte Bayan Parker’ın telefon görüşmesi örneğiyle simgelenen gelişmeyi bundan yüz – yüz elli yıl önce kimse öngöremezdi. Marx gibi dahi teorisyenler bile tahmin edemezdi. Marx 19. Yüzyılın ikinci yarısındaki dünyanın durumunu doğru tahlil etti; kapitalist ekonominin mantığını çözdü. Ancak o bununla yetinmedi; filozofların dünyayı sadece yorumlamakla değil, onu değiştirmekle de yükümlü olduklarını söyleyip nasıl değiştirileceğinin yollarını gösterdi. Arkasından gelen Marksistler o öneriler doğrultusunda bir sosyalist düzen kurmaya çalıştılar. Ne var ki, kalıcı olacağı düşünülen sosyalist sistem 70 yıllık bir uygulamadan sonra yerle bir olurken yıkılacağı öngörülen kapitalizm kendini yenileyip dönüştürerek ayakta kaldı.

Bu da bize şunu gösteriyor: Sosyo-ekonomik süreçlerin işleyiş yasaları insanlar tarafından gözlemlenip anlaşılabilir; ama o yasaları değiştirmek, onları kaldırıp yerine başka yasalar koymak mümkün değildir. O yasaları insanlar önceden tasarlayarak uygulamaya koymamıştır. Bir çırpıda kenara atıp yerine başkasını koyma imkânı da yoktur. Bundan “hiçbir şeyi değiştiremeyiz, kadere teslim olalım” anlamı çıkarılmamalı. İnsanlar belki sosyo-ekonomik yasaları iradi olarak değiştiremezler ama onlara yön verebilirler. Yani özel mülkiyeti, ticareti, ücretli çalışmayı ortadan kaldıramayabiliriz ama bunların yarattığı olumsuzlukları en aza indirebiliriz. Yeryüzünü cennet yapamasak da cehenneme dönüşmesini engelleyebiliriz. Belki asıl doğru olan da budur.

(Sürecek)
.....

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 431
Toplam yorum
: 4967
Toplam mesaj
: 287
Ort. okunma sayısı
: 3588
Kayıt tarihi
: 30.06.06
 
 

Anahtar kelimeler: Antep, İstanbul, Haziran, İkizler, Beşiktaş, MÜ İletişim Fakültesi, Gazetecilik. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster