Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Mart '12

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
782
 

İki Sovyet Rusya 1935-1965

İki Sovyet Rusya 1935-1965
 

Nadir Nadi, kitabının kapağı, ortada üstte Adnan Menderes ile, ortada altta Uğur Mumcu ve İlhan Selçuk ile beraber.


Cumhuriyet Gazetesi, 7 Mart 1924'te İstanbul'da Yunus Nadi (1879-1945) tarafından kurulur. Kendisi Kurtuluş Savaşı'nda verilen mücadeleyi ve Atatürk Devrimleri'ni kararlılıkla desteklemiş bir kişidir.

İki Sovyet Rusya 1935-1965, Yunus Nadi'nin çocuklarından biri olan ve daha sonra gazetenin başyazarlığını da yapan Nadir Nadi'nin (1908-1991), iki ayrı Sovyetler Birliği seyahati ile ilgili notlarından ve gazeteye gönderdiği yazılarından oluşmuştur.

İlk seyahatte, devrimin üzerinden sadece 18 yıl geçmiştir ve 1. Dünya Savaşı'nın yaraları sarılırken bir yandan da yeni  devletin, sistemin ilk adımları atılmaktadır. İkinci seyahat ise, Kasım 1964'te Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi'nin Kruşçef'i görevden alıp, Merkez Komitesi Genel Sekreterliği'ne Leonid Brejnev'i, Başbakanlığa Kosigin'i ve Devlet Başkanlığı'na da Mikoyan'ı getirmesinin hemen arkasından, dünyanın Sovyetler Birliği'ndeki bu değişimi merakla izlediği günlerde olmuştur.

Uzak Komşumuz Sovyetler yazımda, liberal görüşlü olarak tanınan, iki dönem de Adalet Partisi Milletvekili olarak Mecliste görev yapmış, Profesör Aydın Yalçın'ın, 1967 yılında Sovyetler Birliği'ne gerçekleşen seyahati sonrasında yazdığı eserini tanıtmaya çalışmıştım. 

http://blog.milliyet.com.tr/uzak-komsumuz-sovyetler/Blog/?BlogNo=352970

Bu kez de 'karşı cepheden', Cumhuriyet Gazetesi'nin 1965'teki başyazarının, neredeyse aynı tarihlerdeki gözlemlerini aktarmaya çalışacağım.

Birebir kıyaslamalı bir yazıyı ise daha sonraya saklamak istiyorum. Yani, Sınırı geçerken yapılan gözlemlerden, karşılama törenlerine bakış açılarını, Leningrad'da ziyaret ettikleri farklı mekanlar hakkındaki yorumlarını, Moskova Üniversitesi ile ilgili görüşlerini... Kısaca sayfa sayfa ve konu bazında incelendiği zaman, aslında olay, ya da konunun değil, bakış açısının ne kadar önemli olduğunu gösteren, en azından amacı bu olan bir yazı var kafamda.

Yaşar Kemal'in önsözünü yazdığı İki Sovyet Rusya 1935-1965, okunması kolay, dili akıcı, sürükleyici yazılardan oluşuyor. Yazar kendi gözlemlerini aktarırken, gerçekleştirdiği ropörtajlardan da bölümler vererek, aslında birinci elden SSCB vatandaşlarına da söz hakkı veriyor.

İlk notlar, 1965'e ait. Otuz yıl önce 3 milyonluk bir şehirken şimdi 7 milyona ulaşan nüfusu ile Moskova, yazarın ikinci yolculuğunda önemli bir yer tutuyor. Artan nüfusun konut ihtiyacı için yapılan apartmanlarla büyüyen Moskova, yazara göre hayat düzeyinin de göze çarpacak ölçüde arttığı bir şehir haline gelmiş. ''Gerçi'' diyor, ''Eskiden de açlık yoktu fakat darlık vardı, sıkıntı vardı, sanki bu dertler az da olsa aşılmış gibi, üstelik de iki kat artan nüfusa baktığımızda, bu kesinlikle büyük bir başarı.''

1935'te Avrupalı denebilecek, Savoy, Metropol ve Hotel National varken şimdi gelişen turizmle, hizmet kalitesi artmasa bile en azından konaklanabilecek yerlerin sayısının artmış olduğunu belirtiyor.

Gördüğü yolların, binaların, metronun haşmeti karşısında, ''Her şeyin büyüğüne, azametlisine özenmeleri bakımından Rusları Amerikalılara benzetirsek, pek aldanmış olmayız sanıyorum'' diyor, Moskova'ya ikinci gelişinde gördükleri sonucunda.

Sokaklarda insanların basit fakat temiz giyimli ancak, ''Ah ne şık kadın, ne güzel kumaş denecek'' bir durumun da ortada olmadığını yazıyor ve sonra da diyor ki, ''Buna karşılık başka ülkelerdeki büyük şehirlerin sefalet manzaraları ile Moskova'da karşılaşmıyorsunuz. Hırpani kıyafetli insanlar, serseriler, dilenciler, kıvır zıvır satarak günlük nafakasını çıkarmaya uğraşan gizli işsizler, burada tarihe karışmış.''

Moskova'da gittiği mekanlarda, kendisini, ''30 yıl öncesinin hayali ile geviş getirmeye çalışan elli yedi yaşında bir adam'' olarak tanımlıyor.

1935 yılında Moskova'da toplam 400 taksi ve tek hatlı metro çalışırken, 1965 yılında metro şebekesinin, Batı'nın büyük başkentleriyle yarışacak kadar genişlemiş, örümcek ağı misali şehrin her yerini sardığını belirtiyor ve ''Paris'in, Londra'nın yoğunluğuna henüz varamamışsa da taksi, özel, yerli, yabancı on binlerce vasıta sokaklarda vızır vızır işliyordu'' diyor.

1965'te 8 ay süren Başbakanlığı süresinde Sovyetler Birliği'ne de dış gezi gerçekleştiren Başbakan Suat Hayri Ürgüplü'nün başkanı olduğu ve yazarın da aralarında olduğu Türk heyetini Ruslar, havaalanında coşuyla karşılarlar. Bu karşılamaların şiddeti, Türk halklarının olduğu bölgelerde gittikçe daha da artar.

Nadir Nadi, Ruslar için ''Fazla neşeli insanlar denemez'' diye düşünür ve ''Bir melankoli eğiliminin Rus ruhuna öteden beri ağır bastığını kabul edeceksiniz'' der. Doğal olarak kısa süren seyahati nedeniyle, uzun kış günlerinde, gri bulutlar altında aylar geçiren insanların, yazın farklı bir ruh haline dönüşebileceğinden haberdar olmaması son derece doğal.

Nadir Nadi, Sovyetlerde, bilime verilen önemi ve devrimin ilk yıllarından beri enerjide yapılan atılımlar sayesinde enerji üretiminin de 1903'e göre dört yüz, beş yüz kat artmış olmasını, farklı makaleler içinde detaylı bir şekilde anlatıyor. 

UNESCO istatistikleriyle de kanıtlanacak bir şekilde, hiçbir Cumhuriyette okulsuz çocuk kalmadığını bundan dolayı da okul konusunun, Sovyetler Birliği için çoktan çözülmüş bir sorun olduğuna işaret ediyor.

Sovyet Rusya'da bürokratlar ve teknotratlar diye adlandırılan halk çoğunluğuna kıyasla daha refah içinde bir azınlığın göründüğünü fakat bunların refahının kişisel yetenekleriyle ve topluma yaptıkları hizmetle orantılı olduğunu iddia edip, çok kısa bir süre önce görevden alınan Kruşçef'in artık emekli bir lokomotif şoförü ile aynı durumda olmasını da buna kanıt olarak gösteriyor.

1935 yılındaki gözlemleriyle ilgili olarak da benim dikkatimi çeken yazarın bazı notlarını sizlerle de paylaşmak isterim.

Lenin'in Maksim Gorki'ye söylediği söz meşhurdur, ''Rusya'yı o kadar az tanıyordum ki... Simbirsk'de (Şimdi Ulyanovsk), Kazan'da, Petersburg'da bulundum ve birkaç sürgün yeri gördüm. İşte hemen hepsi bu!...''

Sürü sürü istasyonlardan geçiyoruz. Fakat hiçbirinin ismini okuyamıyorum. Rus harfleri, bir camın tersinden görünen latin harflerini andırıyor. Onları hecelemeye uğraşırken, lokomotif tiz sesiyle, hırçın bir ilkmektep muallimesi gibi haykırarak beni kulağımdan tutup sürüklüyor...''

Moskova'da bir restoranda otururlarken de,

- Burada Yahudi de bulunur muydu? 

- Ne diyorsunuz! Çarlık zamanında bir Yahudinin Moskova'da 24 saatten fazla kalması yasaktı. Buraya adım bile atamazlardı. Rus ihtilali bu çirkin hale son verdi. Bugünkü kanun Yahudiye ufak bir hakarette dahi hapis cezası verir.

Bol bol gezip gördüğü, tiyatro, opera ve konservatuarlarla ilgili de uzun notlar aktarır Nadir Nadi. ''Sanatsız kalmış bir milletin hayat damarlarından birisi kopmuştur '' sözünü ilke edinerek.

Devrimin ilk yıllarında noel kutlamaları yasakken, 1935'te bu yasağın kalktığı ve böylece ilk defa 1 ocak'ın tatil günü ilan edildiğini de belirtir.

Yine tarihlerle ilgili kitapta bir de şöyle bir not var,

Burada tatil günleri bizde olduğu gibi mutlaka pazara rastlamıyor. Tatil günleriyle hafta günlerinin alakasını kesmişler. İstirahat edilecek günler şunlar; Her ayın biri, altısı, on ikisi, on sekizi ve yirmi dördü. 

Ruslar buna o kadar alışmışlar ki günlerin isimlerine dikkat bile etmiyorlar. ''Bugün nedir?'' diye sormak yok. ''Bugün ayın kaçı?'' diyorlar.

1930'ların başında uygulanan bu yöntemle ilgili, ben daha önce bir şey duymamıştım, Türkçe internet sitelerinde de herhangibir bilgiye rastlayamadım, tanıdığım genç Ruslar da bilmiyorlardı. Sonra ancak Rusça internet sitelerinde bu konuda bir bilgiye ulaşabildim.

Her ayın, 6, 12,18,24 ve 30. günleri tatil günleri olarak belirlenmiş ayrıca 22 ocak, 1-2 mayıs ve 7-8 kasım da yılın diğer tatil günleri. Haftanın günlerine göre değil de ayın kaçıncı günü olduğuna göre çalışma usülü, tamamen üretimi arttırmak amacıyla ortaya çıkmış. Ayrıca 26 Haziran 1940'ta 2. Dünya Savaşı koşulları da dikkate alınarak belirli düzenlemeler yapılmış. Yasada; çalışanın kendi isteğiyle işten ayrılamaması, işe 21 dakikadan fazla gecikilmesi durumunda 5 yıl gulaklara sürgün cezası, şefle, ya da amirle tartışma durumunda 1 yıl hapis, hatalı ürün üretilmesi durumunda da 10 yıl ağır hapis cezaları öngörülmüş. Bir istisna dışında bütün cezalar  2. Dünya Savaşı'nın sona ermesinin ardından 1946'da kalkmış, işe geç gelinmesi durumunda uygulanacak sürgün cezası ise 1956 yılına kadar devam etmiş. 

Sovyetler Birliği coğrafyasına, 1935 ve 1965'in kıyaslaması ile bakarken, günümüzde gelinen durumla göreceli analizler de yaparak keyifle ve bilgi edinerek okunabilinecek bir kitap. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 344
Toplam yorum
: 155
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1048
Kayıt tarihi
: 22.07.09
 
 

Okur yazarım. Okur yazarlıktan kastım, okuduklarımı yazmamdır ki, bu yazılarımı genellikle 'kitap..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster