Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Mart '11

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
483
 

İki yolcu

İki yolcu
 

Turhan Bey, yine tam saatinde işyerinden çıktı. Aynı beden ritmiyle merdivenleri inip belki de aynı adım sayısıyla varacağı otobüs durağına doğru yola koyuldu. Yine aynı caddeden yürüyerek aynı dükkân ve mağazaların önünden geçecekti. Ama bu yakınlarda, yani son üç gündür, bu tekdüzeliğe ara verdiren farklı bir durumla karşılaşmaktaydı ve hiç değilse belirli bir mesafeyi, zihnindeki bir soruyla kat ediyordu. Acaba o, bugün de yerinde miydi? Her görüşünde, iyice kırlaşmış dağınık saçları, kısa kırçıl sakallı yuvarlak yüzü ve tıknaz vücuduyla onu kaldırımdaki bu değişmez yerinde dizüstü oturur bir halde buluyordu. Ökçelerine bastığı ayakkabılarından taşan topukları çatlaklar içindeydi. Önündeki belirli bir noktaya sabitlenmiş nazarıyla bakmayı sürdürürken, sol eli de avucu yarı açık bir halde dizinin üstünde hareketsiz durmaktaydı. Sadece omuz başı görülebilen sağ kolu ise, birkaç santim aşağısından itibaren eskimiş elbiselerinin bol kıvrımlı karmaşasında kayboluyor, sağ dizinin üstünde, ceketinin boş yeni duruyordu. Turhan Bey hiç inanamıyor olsa bile birkaç adımlık geçiş süresi kısalığında bu kolun kesik mi yoksa ustaca gizlenmiş mi olduğu hususunda bir karara varamıyordu. Çaresiz, bu gün de o müzmin merakının cevabını bulamadan, dilenciyi geçip otobüs durağına doğru yürüdü. Evine götürecek uzun yolculuğun başlangıç noktasında, zaman zaman seferleri aksayan otobüsünü beklemeye başladı. 

Omzuna biri dokununca, döndü. O elin sahibi, aynı mahalleden Ömer Bey idi. Buralarda göreceğini hiç ummadığı arkadaşına,  

“Ne işin var buralarda? ” 

Öbürü, buruk bir gülümseyişle cevap verdi,  

“ Hiç sorma! dört ay oldu işyerimiz bu tarafa taşınalı“ 

Bu sözler, Anadolu yakasında oturan birinin, haftanın 6 günü Avrupa yakasına yaptığı yolculuk zahmetlerinin özlü bir ifadesiydi. Turhan Bey, katlanılan yol zorluğunun yabancısı değildi. Yine de bir şeyler söylemek yerine, bu sızlanışı paylaştığı manasına gelen bir baş sallayışla yetindi. 

Bekledikleri otobüs gelince bindiler. Durakta başlayan sohbetleri, bazen kısa aralıklı sessizliklerle bölünüyordu. Topkapı çıkışı sonrası, Edirnekapı durağına gelmişlerdi. Burası, geçen yıldan beri, oradan her geçişinde Turhan Bey için özel bir anın hatırlanmasına neden olan bir yerdi. Ömrünce unutamayacağı önemli bir olayı, Ömer beye de anlatmalıydı. Üzerinde bulundukları yol ile sağ taraflarında boydan boya uzanan tarihi surlar arasında kalan yerin bir bölümünü işaret ederek,  

“Buradan her geçişimde, gördüğüm bir manzarayı yeniden hatırlarım.“ dedi. 

Ömer Bey, merakla,  

“ Ne görmüştün?” 

Turhan Bey, sözünü ettiği yeşil alanın orta taraflarında, diğerlerinden farklı olan, hafif sağa yatık olarak boylanmış bir ağacı gösterdi. 

“ Geçen kış, bir iş dönüşü, otobüsümüz bu duraktan yolcu alıyordu. O gün yağmurlu, soğuk ve iyice kararmış bir hava vardı. Sokak lambalarının tam anlamıyla aydınlatamadığı bir sis perdesinin içersinde bazı insan karartıları ve olağanüstü bir hareketlilik fark etmiştim. Şu alan, bahsettiğim ağaç ortada kalacak şekilde, polisler tarafından bir şeritle çevrilmişti.” 

Turhan Bey, bunları anlatırken gözlerini ağaçtan ayıramamıştı. Otobüsleri tekrar hareket ettiğinde, sözlerinin devamını bekleyen arkadaşına,  

“ Gördüğüm şey ürperticiydi”dedi ve dinleyicisinin merakını kışkırtırcasına, sustu. 

Ömer Bey, sorgulayan bakışındaki ısrarını anlatıcının üzerinde iyice yoğunlaştırmış, sessiz fakat sabırsız bir halde bekliyordu. İstediği etkiyi sağlamanın gizli hazzı ile Turhan Bey, sözünü tamamladı: 

“Ağacın kuru dallarından birinde, bir erkek cesedi asılıydı” 

Ömer Bey, o adamı görecekmişçesine dönüp, ağaca bir kez daha baktı. Bir insan hayatının bu şekilde sonlanmasının hüznü, kısacık iki cümleye sığıvermişti. 

“ Yazık olmuş. Kim bilir ne derdi vardı?” 

Ama hayat devam ediyor, bugün, mayıs ayının neşesine bürünmüş aynı ağaç, o ürkütücü hatırayı üstünde taşımıyormuşçasına, günışığıyla sarmaşan yaprakları arasında, bu defa serçeleri barındırıyordu. 

Fevzipaşa caddesini, sık konulmuş trafik lambalarının genellikle kırmızı ışıklarına yakalanarak ağır aksak geçtiler. Ancak kırk beş dakika sonra Eminönü iskelesine varabilmişlerdi. Deniz motoruna bindiler. Güneş batıya meyletmiş, ufuk çizgisine doğru aheste yolculuğunu sürdürmekteydi. Üsküdar’a hareket ettiklerinde sohbetleri hayli seyrekleşmiş, iş yorgunluğunun da konuşma isteğinin de etkisi, bu güzel deniz yolculuğunun sükûnetinde adeta unutulmuştu. Üst güvertedeki bir delikanlının küçük lokmalar halinde attığı simit parçalarının tükenişini, vapura eşlik eden martıların birer ikişer bu takipten vazgeçişi izledi. Yanlarında oturan orta yaşlı bir adam, yolculuk boyunca yanındaki poşetten çıkardığı galetaların birini bitirip, öbürüne başladı. Turhan Bey bir süre, bordanın oluşturduğu dalgaların zarif katmanlar halinde yanlara doğru yayılışını, ak köpüklerin keyifli kaynaşmasını izledi. Rüzgârın, maviliğin ve akşam mahmurluğunun eşliğinde dakikalar akıp geçmişti. 

Motor kıyıya yanaştığında karaya ilk çıkan grubun içindeydiler. Birbirleriyle uyumlu adım atışları ve bozmaya niyetli olmadıkları suskunluklarıyla, Üsküdar meydanına doğru ilerlemeye devam ettiler. Soluk renkli giysiler içersindeki çiçekçi kadınlar, her zamanki yerlerinde, yine o seyyar bahçelerinin başındaydılar. Düzenli bir sırayla dizili duran geniş ağızlı tek tip plastik vazolara destelenmiş bu güzellik ve renk damlalarının içersinde, hele mavi güller, Turhan beyin ilgisini ne çok çekmekteydi. 

Otobüsleri geldiğinde iki arkadaş, kuyruk oluşturmadan bekleşen kalabalık içersinde ön kapıya yanaştılar. Fakat ilk girişimleri sonuçsuz kalmış, şoför, bu sabırsız yolcuların içeri girmesine izin vermeyip elindeki sefer saatleri çizelgesiyle hareket amirliğinin yolunu tutmuştu. 10 dakikalık bir bekleyiş sonrasında şoförün dönmesiyle, öndekilerden başlamak üzere, insanlar arasında bir dalgalanma başladı. Bu aceleci yolcular arasında kapıya sıkışanlar, birbirlerine yüksek sesle çıkışanlar oldu. İki arkadaş, yan yana oturabilecekleri koltuklarına yerleştiklerinde, Turhan bey, “İşte şimdi, bugünkü mesai bitti” diye keyiflendi. Az sonra da, yola çıkıldı. Ama hareket etmelerinin henüz birinci dakikasında, ceplerinde artık bulamayacağı bir şeyler aranan genç birisi, şoförün yanına dikildi. 

“Şoför bey, telefonum çalındı! Kapıları açma!” 

Bu sözler, evlerine dönme telaşı içersindeki yolcular arasında hoşnutsuzluk ve itirazlara yol açtı. Olayın mantık yönünü öne çıkarmak amacında olan birisi,  

“Hırsızın otobüste bulunduğunu nereden biliyorsun, beyefendi? Alan adam durur mu hiç içerde!” 

Bir başkası da aynı görüşü tamamlayan sözleriyle bu iddiayı onayladı 

“Girişteki hengâmede telefonu çalmış, anında uzaklaşmıştır oradan” Olayın mağduru, bu açıklamalara hak verecek durumda değildi. 

“ Hayır!” dedi, “Telefonumu çalan kişi kesinlikle bu otobüste!” 

“Nereden biliyorsun?” 

“Az zaman öncesine kadar, telefonumun radyosunu dinliyordum. Otobüsün kapısında *Akbil’imin sesini duymak için kulaklıklarımı çıkardım. Sonra tekrar taktığımda hiç ses gelmedi. Cebime baktığımda da çalındığını anladım. Şoför bey, karakola gidelim.” 

Otobüs, karakol önüne yanaştığında, dışarıda bulunan biri polis üç kişinin yüzlerinde, hayretin tetiklediği bir gülümseme belirdi. Gülünesi bir talihsizliğin kurbanı onlarca insanı taşıyan bir otobüsün bütün haşmetiyle sökün etmesi, elbette sık rastlanılan bir durum değildi. Yolcular birerli sırayla otobüsten indirildiler. Herkes sıkı bir aramadan geçirildi. Ama çalınan telefon, ne aranan ceplerde ne de çantaların birinde bulunabilmişti. Mağdur gencin kırılan umuduna karşın, resmi işlemlerin bir süre daha süreceği anlaşılıyordu. Kimlik belgeleri ve nüfus cüzdanı bilgileri sistemden kontrol edilecekti. Bir otobüs dolusu zorunlu misafirin girmesiyle, içerinin havası ağırlaşmış, kullanım alanı iyice daralmıştı. Yolcuların bir kısmı, çingene pembesine boyanmış demir parmaklıklı nezarethanenin önüne kadar gelmişlerdi. Polisin biri, bu işi en kestirme yoldan halletme teklifinde bulundu. 

“Beyler, içinizde sabıkalı olan varsa, kalabalıktan ayrılsın! Nasıl olsa bilgisayar kayıtlarından çıkacak. Boşuna zaman kaybetmeyelim” 

Hırsızlık zanlısı durumuna düşen kalabalığın huzursuzluğu artmıştı. Ömer Beyin mavi gözlerinde çocuksu bir ürkeklik okunuyordu. Arkadaşına usulca: 

“Nüfus cüzdanım yanımda değil” dedi. 

Sıkıntısı katmerleşen Turhan Bey, duyurmaktan ürkercesine, kısık sesle karşılık verdi,  

“Allah vere de alıkoymasınlar seni ” 

Öte yandan, bu özel anları değerlendirmek isteyenler de vardı. İki delikanlıdan biri nezarethaneye girip kapıyı kapatmış, öbürü de cep telefonuyla, demir parmaklıklar arkasındaki arkadaşının fotoğrafını çekiyordu. Bu durumu fark eden bir polis, karşı duvarın tavana yakın yerine yerleştirilmiş, sinsi bir elektronik gözü eliyle işaret ederken, sertçe uyardı,  

“Gençler, ne yapıyorsunuz? Kamera çekiyor sizi! 

Ağır işleyen kontrol işlemleri sürerken, siması tanıdık olan biriyle göz göze gelen Turhan bey,  

“Akşam akşam, şu başımıza gelene bak” deyince, yüzündeki bezgin ifade daha da koyulaşan kişi, içindeki pişmanlığını daha fazla gizleyemedi: 

“Bu otobüse yetişeyim diye, arkasından epeyce de koştum ha, iyi mi?” 

 

* İstanbul toplu ulaşım araçlarında kullanılan elektronik bilet. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 32
Toplam yorum
: 8
Toplam mesaj
: 11
Ort. okunma sayısı
: 598
Kayıt tarihi
: 28.07.08
 
 

1952 yılı Şanlıurfa doğumluyum. Edebiyat ve Türk Sanat Müziği yapabildiğimce- uğraştığım sanat dalla..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster