Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

Aysegül Akbay Yarpuzlu

http://blog.milliyet.com.tr/yarpuzlu

05 Ocak '22

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
10
 

İLERLEMECİ LİBERALİZME DAİR 4

 
 
“Tüm insanoğlu eşittir ancak aynı değildir, ve bu farklılıkların serpilmesi için özgürlük sağlayan bir hükümet istiyoruz. Mümkün olduğu kadar çok insanın ekonomik anlamda bağımsız olmasını istiyoruz ve başarı gösterenlerin ödüllendirilmesine inanıyoruz. Herkesin kendi kararlarını vermekte ve bu kararları kendilerince geliştirmekte özgür oldukları dinamik, açık bir toplum arzuluyoruz. Zenginliğin paylaşılması gerektiğinin aşikar olduğunu düşünüyoruz. Mümkün olduğu kadar çok insan topluma ve ekonomiye katılmalıdır çünkü herkes için artan refaha giden yol budur. Sonuncusu fakat bir o kadar önemlisi, ihtiyaç sahibi olanlara yardım etmek adına paylaşılmış bir sorumluluğa da sahibiz.
 
 
 
BAŞARIYI ÖDÜLLENDİRME ve ZENGİNLİĞİ PAYLAŞMA
 
GİRİŞ
 
            Başarılı bir futbolcu ya da mucit bir mühendis gibi olağanüstü bir yeteneğe sahip birisi, yeteneğinden dolayı milyonlar kazanabilir mi? Bunun adil olduğuna inanıyor muyuz? Peki ya bir kimse özel bir yetenekle doğacak kadar şanslı değilse? O zaman böyle kimselerin az kazanması adil midir? Veya çok kazansalar dahi topluma olan katkıları belirsizse o halde neden böylesine zengin bir biçimde ödüllendirilmelilerdir? Birinin harika bir doktor olma potansiyeline sahip olduğunu, ancak ebeveynlerinin zamanı veya parası olmadığı için yeteneklerini geliştirme şansına sahip olmadığını varsayalım, bu adil midir?
 
            Neyi adil kabul ederiz? Bu görünüşte basit bir sorudur, ancak kolayca cevaplanabilecek bir soru değildir. Yasal bir asgari ücret kulağa adil gelmektedir ama peki ya bu asgari ücret pek çok insanı iş bulamaz halde bırakıyorsa? Ve %49.5’luk en üst vergi oranı %52’lik vergi oranından daha adil midir? Adil olarak düşündüğümüz şey, vatandaşlar arasındaki kamusal bir tartışmanın sonucudur. Bu aynı zamanda belirli durumlara bağlıdır. Bu makale, kamusal tartışmaya- gelir ve zenginlik eşitsizlikleri hakkında ve aynı zamanda insanlardan işsizlik ödeneği almaları karşılığında bir şey yapmalarını talep edip etmemiz ya da kendi işinde çalışan ve sigortasız ama artık engelli olan ve bu nedenle bir daha çalışamayacak olan biriyle nasıl ilgilenmemiz gerektiği hakkında bir tartışmaya- girmek ve bu tartışmayı etkilemek adına ilerlemeci liberaller için önemli olan mantık ve ilkeleri ana hatlarıyla çizmektedir[1].
 
            İlerlemeci liberaller için bir temel değer olan başarıyı ödüllendirme ve zenginliği paylaşma burada yol göstermektedir. Tüm liberaller gibi ilerlemeci liberaller de bireyler olarak ne yaptığınızın önemli olduğuna ve emeğinizin meyvelerini yemeniz gerektiğine inanmaktadır. -Kendi erdemleriniz-, ne yaptığınız ya da yapmadığınız gerçeği hayattaki başarınızı belirlemektedir. Çok çalışanlar, bunun için ödüllendirilmeyi hak etmektedir. Bu sadece bireye saygıyı göstermez aynı zamanda herkes için fırsatlar yaratan, toplum içindeki yenilenme ve gelişmeyi teşvik etmektedir. Dolayısıyla “zenginliği paylaşma”; bir olayın, başka bir olaydan önce olmasından dolayı sonraki olayın oluşma nedeninin ilk olay olduğunun iddia edildiği- “başarıyı ödüllendirmeye” yönelik olan liberal dürtünün keskin kenarlarını köreltmek anlamına gelen- bir sosyal ıslah olarak görmek cezbedicidir. Ancak bu, ilerlemeci liberalizmin ne anlama geldiğinin hakkını vermemektedir. Liberalizmin sosyal yönü, özgür bireylerin toplumda yaşadığı ve bu bireylerin toplumdan- bir başka deyişle diğer insanlardan- etkilendiğine dair köklü bir anlayışı yansıtmaktadır[2]. Böylece “kişisel” başarılar saf bir biçimde neredeyse hiçbir zaman bizim eserimiz değildir; aksine bu başarılar, görülebilir veya görülemeyen pek çok biçimde, çevremizdeki insanlar- ebeveynlerimiz, ailemiz, arkadaşlarımız, öğretmenlerimiz, komşularımız- ama aynı zamanda sokakta tesadüfen tanıştıklarımız, semt parkını onaran adam ve özetle “toplum” tarafından mümkün kılınmaktadır. Bununla kalmayıp ilerlemeci liberaller, herkesin eşit derecede şanslı olmadığını algılamaktadır. Başarılı bir futbolcu ya da beyin cerrahı olmak için gerekli olan genlerle veya söz konusu kişileri destekleyen aile ya da öğretmenlerle doğmak ve üniversiteye gitmek için gerekli olan paraya sahip olmak şanstır. Bazıları, bunlara sahip olmak için olabildiğince şanssızdırlar. Aşırı yoksul bir mahalde, farklı bir kültürel geçmişe sahip fakir bir ailede dünyaya gelen bir kişinin hayata sıklıkla kayıpla başladığı aşikardır. İlerlemeci liberaller, sosyal çevrenin birey üzerindeki engelleyici ve ilham verici etkisinin farkındadır. Zenginliği paylaşıyoruz çünkü diğerlerine ve toplamda topluma bu konuda borçluyuz; başarıyı ödüllendiriyoruz çünkü bu herkes için en iyi olandır. Bu nedenle, temel değer olan başarıyı ödüllendirme ve zenginliği paylaşmayı bir ilerlemeci liberal kılavuz olarak görüyoruz: başarıyı ödüllendiriyoruz çünkü bu ödüllendirme zenginliği paylaşmamıza, böylece insanlar için eşit fırsatlar yaratmamıza ve nihayetinde bu fırsatların başarıyı mümkün kılmasına yol açmaktadır.
 
            Bu makale, adalete dair söz konusu bu ilerlemeci liberal bakış açısını zenginliğin bölüşümü yönünden üç bölümde tartışmaktadır. Bu makalenin birinci bölümü, birey ve bireyin hayatında istediğini yapma ve de kendilerine özgü büyüme ve gelişme özgürlüğü üzerinedir. İnsanların başarıları ve gücünün yeteneklerine bağlı olduğu- içinde erdemlerin öncü olduğu- bir sosyal sistem idealimiz sadece fırsat- birey için, olmak istediği kişi olmak adına eşit bir fırsat[3]- eşitliği koşuluyla meşrulaştırılabilir. Bölüm iki bireyi toplumun içine yerleştirmektedir. Bireysel çaba ve bu çabadan doğacak sonuç, grubun zenginliğine katkıda bulunmaktadır, ve grup da dolayısıyla bireysel başarıya katkıda bulunmaktadır. Bireyi toplumun içine yerleştirmeyi, karşılıklı bağımlılıktan dolayı, sadece hem başarıyı ödüllendirmek hem de zenginliği paylaşmak için düşünüyoruz. En başarılı olanlar, en başarısız olanlardan daha çok topluma katkıda bulunmaktadır. Bölüm üç, bireysel başarıyı ödüllendirmeyi ve zenginliği paylaşmayı mümkün kılan devletin rolüne odaklanmaktadır.
 
BİREY
 
            Eğer sıkı çalışırsanız ödüllendirilmeyi hak edersiniz. Peki ya kötü sağlık sizi çalışmaktan alıkoyarsa? Ya da dil eksikliği veya farklı bir ten rengi, iş bulma konusunda sizi düşük bir şansla baş başa bırakırsa? Emeğinizin meyvelerini toplamakta sınırlar mevcut mudur? Ya da tam tersine, hayattaki kötü olasılıklar ya da kötü şansın sonuçlarıyla yüzleşmenin sınırları var mıdır? İlerlemeci liberaller için “bireysel özgürlüğün”, zenginliğin paylaşılması yönünden adalet hakkındaki tartışmanın merkezinde olması sürpriz değildir. İnsanların hayatlarını özgürce biçimlendirme gücüne güveniyoruz[4]. Kamusal tartışmada bu özgürlüğün çoğunlukla “istediğin şeyi yapman” olarak algılanması nedeniyle terimden ne anladığımızı öncelikle açıklığa kavuşturmamız iyi olacaktır. İlk olarak, ilerlemeci liberaller için bireysel özgürlük başlı başına bir son değildir. Uzun dönemde insanların, kendi yaşam kalitelerini iyileştirmelerini istiyoruz. Bireysel özgürlük bizim için oldukça önemlidir çünkü bir kişi bir diğeri için “yaşam kalitesinin” ne anlama geldiğine karar veremez. İkincisi, bizim için, özgürlük her şeyden önce kendi kaderini tayin etme- kendi hayatın üzerinde karar verme ve hayatın üzerinde güç sahibi olma yeteneği- anlamına gelmektedir. Bu sadece başkalarının müdahalesi olmayan bir özgürlüğü kucakladığımız değil ama aynı zamanda en iyi olduğunu düşündüğünüz şekilde yaşamanız için bu özgürlüğü koruduğumuz anlamına gelmektedir. Bu nedenle (herhangi bir şeye karşı özgürlük anlamına gelen) ifade özgürlüğünü desteklememizin yanı sıra (herhangi bir şey için özgürlük anlamına gelen) herkes için iyi bir eğitime oldukça fazla dikkat ediyoruz[5]. Böylece bireyler, hayatlarının ilerleyen dönemlerinde ihtiyaç duyabilecekleri becerileri geliştirmektedirler. İlerlemeci liberallerin herkes için iyi çalışmaya bu kadar önem vermelerinin nedeni de budur; iş, hem ekonomik bağımsızlığa -ve dolayısıyla kendi kaderini tayin etmeye- hem de bireysel kendini gerçekleştirmeye katkıda bulunmaktadır.
 
Başarıyı Ödüllendirme
 
            Kendi kaderini tayin etme biçimindeki özgürlük ayrıca yaptığınız şeyin önemli olmak zorunda olduğu, kazanımlarınızın ve çabalarınızın hayatınızdaki başarınızı belirlediği anlamına gelmektedir. Sıkı bir çalışma, doğası gereği insanlar ellerinden gelenin en iyisini yapmakta istekli oldukları için değil ama tarih bize insanların kendi emeklerinin meyvesini yemesine izin verilmediklerinde (örneğin komünist yönetim altındayken) topluma ne olduğunu öğrettiği için, ödüllendirilmek zorundadır. İnsanların emeklerinin meyvesini yemesine izin vermemek onları isteksizleştirmekte ve dinamizm ile yaratıcılığı bastırmaktadır. Bu nedenle başarıyı ödüllendirmenin adil olduğunu düşünüyoruz. Başarılar değişkenlik gösterdiği için başarının ödüllendirilmesi ücrette değişiklikleri içermektedir. Bu nedenle, sadece bir yıl daha şirkette olduğunuz için veya başkaları bir tane aldığı için değil, iyi bir iş çıkardığınız için maaşınıza zam almalısınız. Tam tersi de doğrudur: ilerlemeci liberaller; bir kişi- örneğin kendi işini kuran işsiz bir kişi- bir çaba gösterdiğinde ve bunun için- örneğin ödeneğinde bir kesinti görerek- cezalandırıldığında bunun adil olmadığını düşünmektedir. Emeğin bir karşılığı olmalıdır!
 
“Bir yeteneğe sahip olmak erdem değildir ama onu iyi bir biçimde kullanmak bir erdemdir.”
 
            Kişilerin bireysel üstünlüğüne ve liyakate dayanan desteklediğimiz bu sistemde, başarı- ne yaptığınız ve gösterdiğiniz çaba- ön plandadır. Bununla birlikte, “kendi” başarılarımız yalnızca kişisel çabamızın ve sıkı çalışmamızın değil aynı zamanda doğuştan gelen yetenek, fırsat zengini bir çevre ve eskiden kalma iyi bir şansın sonucudur. Yetenek sahibi olmak kişisel bir başarı değildir. Yetenek büyük çoğunlukla genler tarafından belirlenmektedir; sizin açınızdan çok fazla bir şeyi gerektirmez. Ancak, yeteneğinizi keşfetme ve onu denemeniz ve geliştirmeniz için saatler harcama zahmetine girmeniz bir erdemdir. Ailenizden size miras kalan bir araziyi satarak zengin olmanız mutlak anlamda bir başarı değildir ama ailenizden miras kalan para ile iyi bir fikir sahibi olma ve başarılı bir işi yönetme bir başarı olabilir. Şansın, doğru ten renginin, zengin ebeveynlerin ve doğuştan gelen yeteneğinizin değil ama kişisel çabanın ödüllendirilmesi gerektiğine inanıyoruz. Öyle ki, kişilerin bireysel üstünlüğüne ve liyakate dayanan bir sistem idealimiz ile fırsat eşitliğini elde etme çabamız arasında ayrılmaz bir bağlantı olduğunu düşünüyoruz.
 
            Fırsat eşitliği, önemli olmaması gerektiğine inandığımız (sosyoekonomik geçmiş gibi) farklılıkların en aza indirilmesi ve önemli olması gerektiğine inandığımız (kişisel çaba gibi) farklılıkların en yüksek seviyeye çıkarılması ile ilgilidir. Fırsat eşitliğiyle, herkesin aynı seviyede bir başarıyı elde etmesi ya da aynı yeteneklere sahip olması gerektiğini ifade etmiyoruz. Tam tersi! İnsanlar aynı değildir; herkes farklıdır, farklı şeyleri istemektedirler, farklı yetenek ve hünere sahiptirler, yaşamı yaşamaya değerli kılan şey hakkında farklı fikirlere sahiptirler. Bu farklılıklarda korkmamalıyız, aksine onları korumalıyız. Nihayetinde doktorlara ne kadar ihtiyacımız varsa marangozlara da o kadar ihtiyacımız vardır. Daha önemlisi her birey; iyi oldukları şeyleri, onları tatmin eden şeyleri ve onları mutlu eden şeyleri yapmaya izinlidirler. Bu, bunun için cömertçe size ödeme yapılmasını beklemediğiniz müddetçe, hiçbir şey yapmak istemediğiniz anlamına gelse bile. Bizim bakış açımıza göre herkese; yaşamlarında kendi yollarını izlemesi, bu yolda kendi kararlarını alması için fırsat verilmesi gereklidir. İnsanlar aynı değildir ama eşittirler.
 
Zenginliği Paylaşma
 
            Fırsat eşitliği elde etme çabamız aynı zamanda zenginliği paylaşmayı istememizin nedenidir. Zenginliği paylaşıyoruz, böylece herkes yetenek ve hünerlerine dayalı olarak çaba sarf etmek ve başarılı olmak için eşit fırsata sahip olur. Bu, örneğin, herkesin iyi bir eğitimden yararlanmasını ve sağlık hizmetlerine erişmesini sağlayarak desteklenebilir. İlerlemeci liberaller tüm insanları, kendi hayatlarını özgürce şekillendirmeleri için hem araçlarla hem de becerilerle donatmak istemektedir. Bu; Hindistanlı ekonomist ve filozof Amartya Sen ile Amerikalı filozof Martha Nussbaum tarafından savunulan yetenek yaklaşımını takip etmektedir. Diğer bazı hususlara ek olarak bu isimler, (sosyoekonomik) eşitsizliğin; (zenginlik ve eğitim gibi) belirli kaynaklara erişim meselesi olduğunu değil ama bireyin kendi olası gücünü idrak etmesi adına gerçekçi bir imkan olduğunu varsaymaktadırlar. Eğer bir kişi bisiklet sürmeyi öğrenmediyse bir bisiklet yolunun o kişiye faydası yoktur.
 
            Fırsat eşitliği, insanlara kim olduklarını keşfetme fırsatı vermemiz anlamına gelmektedir. Buradaki elzem soru şudur: Bu konuda ne kadar ileri gideriz? Fırsat eşitliği, hiçbir yeteneği olmayan bireylerin doktor olmak için, örneğin, kamusal ödenek kullanarak tıp doktorluğu derecesi almaya çalışabilmesi anlamına mı gelmektedir? Her bireyin hayaline, fırsat eşitliğini elde etme çabası açısından olanak sağlanmalı mıdır yoksa aynı zamanda belirli bir diploma ve uzmanlık alanının toplumun yararına olup olmamasını da hesaba katmalı mıyız? Teoride, ilerlemeci liberal fırsat eşitliği elde etme çabası, genetik yatkınlığın bedelini ödemek zorunda kalacağı yerde bitmektedir. Bu bir kişi için imkansızdır ama aynı zamanda toplumdaki farklılıkların gücünü etkisiz bırakacaktır. Zenginliği, sonuç eşitliğini dayatmak için değil, bireylerin kendi hayatlarına dair bir şeyler yapması adına eşit fırsatlar yaratmak için paylaşıyoruz. Fırsat eşitliği, herkesin birer marangoz ya da doktor olabilmesi ya da her ikisinin de eşit ücret almak zorunda olması değil ama her bireyin marangoz ya da doktor olma şansına sahip olması anlamına gelmektedir. Belirli bir uzmanlığın ya da başarının “değeri” toplum tarafından belirlenmektedir (bknz: bu makalenin ikinci bölümü).
 
“Çoğu zaman başarı, saf bir biçimde kişisel bir başarı değildir ve başarısızlık saf bir biçimde kişisel bir başarısızlık değildir.”
 
            Zenginliği aynı zamanda ikinci bir sebep için paylaşırız. Örneğin, bir kişi hemşire olmak için adil bir fırsata sahip olsa da yine de şanssızlık yaşayabilir. Nihayetinde, kötü talih herkesin başına gelebilir. Bir kimsenin sağlığı kötü olabilir ya da örgütsel yeniden yapılanma nedeniyle işini birkaç kez kaybedebilir. İyi ve kötü şans hayatın bir parçasıdır; başarının kişisel başarı ve başarısızlığın kişisel başarısızlık olarak görüldüğü bir 21. yüzyıl kişilerin bireysel üstünlüğüne ve liyakate dayanan toplumunda bu durumu kabullenmek zordur. Fakat, yaşam tam anlamıyla yumuşak huylu olmadığı için birbirimize sahip çıkmak zorundayız. İlerlemeci liberaller, herkesin güvenle sırtını dayayacağı asgari bir geçim seviyesine sahip olmasını istemektedir. İnsanların gücüne güveniyoruz ama onları- her şeyden önce, adaletsiz olduğunu düşündüğümüz için, ama aynı zamanda sonunda, çatlaklardan düşenlerle ilgilenirsek herkesin daha iyi olacağı için- kendi kaderlerine terk etmiyoruz.
 
Adil ve Adil Olmayan Eşitsizlik
 
            Dolayısıyla, herkes için temel bir asgari hal ile birleştirilmiş bir fırsat eşitliği koşuluyla, ilerlemeci liberaller telafideki farklılıkları kabul etmektedirler. İstisnai başarılar ödüllendirilmelidir. Bunu meşrulaştırılmış eşitsizlik[6] olarak addediyoruz. Amerikalı filozof John Rawls’un “cehalet peçesini”- örneğin nerede doğduğunuzu, hangi cinsiyette olduğunuzu ve/veya sağlıklı olup olmadığınızı bilmeden neyin adil olduğuna karar vermeniz gereken bir düşünce deneyini- örnek alarak hemen hemen herkes, hayat kurtarmaktan sorumlu olan bir doktorun bir sekreterden daha fazla kazanmasının adil olduğunu düşünmektedir. “Kişisel” olmayan başarıların ödüllendirilmesinin, özellikle diğerleri söz konusu başarının maliyetini üstlendiklerinde, adil olmadığını düşünüyoruz. Bu açıdan, örneğin, yarı kamu sektöründeki üst düzey yöneticilere, bankalardaki tüccarlara veya büyük şirketlerin CEO'larına verilen belirli ödüller konusunda eleştireliz. Çünkü ne ölçüde söz konusu ödüller gerçekten kazanılmıştır? Ve bir şeyler ters gittiğinde faturayı başkalarının ödediği doğru değil midir?
 
            Bu soruyu bireyin sosyal çevresine bakmaksızın cevaplayamayız. Diğer liberallerden daha fazla bir biçimde, ilerlemeci liberaller bir kişinin hayatı için bu ortamın önemini vurgulamaktadır. Fransız filozof Montesquieu, "birey bir toplumda doğar ve orada yaşayacaktır" demiştir. Bu, zenginliğin dağılımı açısından adalet hakkında nasıl düşündüğümüzü etkilemektedir. Bu makalenin ikinci bölümü bu konu hakkındadır.
 
BİRLİKTE KARAR ALAN İNSANLAR
 
            Başarının tanımı, insanların kendi aralarında toplumda yaptığı tartışmada- bazen açık ve net bir biçimde (“bu maaş delilik!” diyerek), ancak daha sık örtük olarak ve satırlar arasında- kararlaştırılmaktadır[7]. Belli bir başarının değerinin ne olduğuna, ona ne tür bir telafinin yakışacağına ve aynı zamanda bunun adil bir servet dağılımıyla nasıl ilişkili olduğuna birlikte karar vermemiz bu şekildedir. Bu tartışmada ilerlemeci liberaller her zaman bireylerin başarma ve kazanma özgürlüğü ile içinde yaşadıkları topluma karşı sorumluluk ve borçluluk arasında bağlantı kurmaktadır.
 
            Bu makalenin ilk bölümünde, başarıyı ödüllendirmeyi yalnızca bu ödüllendirme “kazanıldığında”, bir başka deyişle başarı kişisel erdem ve çabaya dayandığında, göz önünde bulundurduğumuzu belirttik. Buna ek olarak başarının ödüllendirilmesi, aynı zamanda, kişisel kazancın topluma sağladığı faydalarla orantılı olduğu zaman da geçerlidir. Başarıyı ödüllendirme toplumun tümü için iyi olabilir; herkesin faydalanacağı bir dinamizmi, yaratıcılığı ve yeniliği teşvik eder. Örneğin, birisi piyasaya yeni bir ürün getirdiğinde bu, daha fazla istihdama yol açabilir veya başkalarına daha da iyi bir ürün geliştirmeleri için ilham verebilir, bu da daha fazla refah üretebilir. Tersine, eski Sovyetler Birliği gibi ülkelerde çaba ödüllendirilmediğinde neler olduğunu gördük. Sistem verimsiz hale ve durma noktasına gelir ve insanlar yerleşik düzenin dışında yaşamanın yollarını aramaya başlar. Ancak her başarı, toplum için eşit derecede iyi değildir ve bazı başarılar ona zarar bile verebilir. Bu nedenle, bir başarının toplumsal faydası veya katma değeri, belirli bir ödülün adil olup olmadığına karar vermede önemli bir faktördür.
 
Piyasanın Yapamayacağı Şeyler
 
            Bu açıdan ilerlemeci liberaller, arz ve talebe dayalı olarak piyasayı veya daha uygun bir ifadeyle piyasa ilkesini eleştirmektedir. Açık olmak gerekirse bize göre, rekabet edilebilirlik ve şeffaflık gibi belirli koşulların yerine getirilmesi koşuluyla, piyasa güçleri verimli sonuçlar üretmek için değerli ve yararlı bir mekanizmadır[8]. Belirli bir başarının değerinin belirlenmesi söz konusu olduğunda, piyasa ilkesi de bir tutunulan araç sağlayabilir. Sonuçta, biri benzersiz bir şey- benzersiz bir yetenek[9] (düşük arz) ve popüler bir ürün (yüksek talep)- sunuyorsa piyasada çok para kazanıyordur (yüksek bir ücret alıyordur). Bu açıdan bakıldığında, işe alınan bir danışmanın hasta bir şirketi kurtarmak için çok para kazanması uygundur, çünkü yetenekleri kıttır ve önemli sorumlulukları vardır. Öte yandan, bir kamu bakım işçisinin maaşı bu açıdan düşüktür, çünkü başka birçok kişi de bu işi yapabilir.
 
            Maaş farkı verimli bir sonuç olabilir, ancak zenginliğin dağılımı açısından bir durumun adaleti hakkında çok az şey ifade etmektedir. Bu pazarın çözemeyeceği bir şeydir. Söz konusu piyasa mekanizması ahlaki değildir[10]. Yani piyasa iyi ile kötü (veya adil ile adil olmayan) arasında ayrım yapmaz, sadece kıtlığı ödüllendirir. Ne kadar haksız veya değersiz olursa olsun ve başarının getirdiği maliyetler ne olursa olsun, her şey için bir alıcı veya pazar bulunabilir. Örneğin çocuk işçiliğini, insan ticaretini veya çevre kirliliğini düşünün. Kaynakların belirli bir tahsisinin en azından kimseyi daha kötü durumda bırakmadığı, piyasadaki "bir kişinin bir başkasına zarar vermeden kar yapmasının mümkün olmadığı verimlilik" bile, tahsisin adaleti hakkında çok az şey söylemektedir[11]. Adalet piyasanın cevap veremeyeceği, özünde etik ve ahlaki bir konudur. Ahlak, piyasada faaliyet gösteren bireylerde veya biz insanlar olarak devlet aracılığıyla piyasaya dayattığımız kısıtlamalar ve düzenlemelerde bulunabilir (bknz: üçüncü bölüm). Bunda ilerlemeci liberaller, bir kişinin özgürlüğünün bir başkasının özgürlüğüne zarar veremeyeceği temel ilkesine[12] bağlı kalırlar: bir kişinin başarısı, şimdi veya gelecekte bir başkasının zararına olmayabilir[13]. Üstelik ilerlemeci liberaller, tüm bunlarda özgür bireyin sorumluluğunu vurgulamaktadır; diğer bir deyişle, kişisel kazanç toplumun iyiliği ile uyumlu olmadığında, zenginliğin dağılımı konusundaki adalet bakış açısından endişe edilmesinin bir nedeni olduğuna inanıyoruz.
 
Birbirlerini Etkileyen İnsanlar
 
            İlerlemeci liberaller, özgür bireylerin toplumda birbirleri üzerindeki etkisinin farkındadırlar. Yaptığınız şey başkaları ve toplum üzerinde bir etkiye sahiptir ve elbette başkaları da hayatınızı aynı şekilde etkilemektedir[14]. Bu, kendi başarınızın neredeyse hiçbir zaman tamamen ve yalnızca size ait olmadığını, ancak başkaları ve bir bütün olarak toplum tarafından mümkün olduğunu kabul etmemize yol açmaktadır.
 
“Market mekanizması ahlaki değildir. Yalnızca insanlar neyin adil olduğuna karar verebilirler.”
 
            Büyük işiniz ne ölçüde tamamen kendi itibarınız içindir? Peki ya cesaretlendirici ebeveynleriniz veya ortaokuldaki her şeyi bu kadar iyi açıklayan öğretmeniniz? Ve diğer tarafta iş bulamamanız gerçekten tamamen sizin suçunuz mudur? Ekonomik kriz en çok sizin sektörünüzü mü etkiliyor yoksa ebeveynleriniz sizi “yanlış” lisans derecesini veya mesleği elde etmeniz için teşvik mi etti? 21. yüzyılın kişilerin bireysel üstünlüğüne ve liyakate dayanan sisteminde başarı ve başarısızlık, kişinin öz erdeminin ve başarısızlığının sonucu olarak görülmektedir. Bu her zaman, hatta neredeyse hiçbir zaman, doğru değildir. Elbette yaptığınız şey önem arz etmektedir ancak diğer insanlara ihtiyacınız vardır; onlar görünür ya da görünmez biçimlerde hayatlarınızı şekillendirmektedir. Bu fikir aynı zamanda, özgür bireyi öne ve merkeze koyan liberal siyasal ideolojiyle uyumludur; ancak bu fikir insanları sorumluluklarından yoksun bırakmamaktadır. Özgür bireylerin, eylemlerinin ve diğer kişilere hayatlarımızı şekillendirmek için ne kadar ihtiyaç duyduğumuzun sonuçlarının kısmen farkında olduklarına inanıyoruz.
 
            Bu paylaşılan kader ve karşılıklı etki nedeniyle, zenginliği paylaşmanın mantıklı ve adil olduğunu düşünüyoruz. Neticede hepimiz topluma, büyük ya da küçük, katkı sağlıyoruz ve bu katkıdan herkes yararlanıyor. Zenginlerin paralarını fakirlere vermesi gerektiğine dair Robin Hood tipi bir inançla zenginliği yeniden dağıtmıyoruz. Zenginliği paylaşıyoruz ve en başarılı olanların daha fazla katkıda bulunması gerektiğine inanıyoruz; çünkü bu paylaşım, hayatı herkes için daha güvenli ve daha yaşanabilir kılıyor. Daha yüksek gelir dilimlerindekilerin daha fazla vergi ödediği artan oranlı bir vergi sistemi (bknz: bölüm 3), bu paylaşımın mantıklı bir politika sonucudur. Bu ilke, örneğin, sağlık hizmetleri için de geçerlidir. Sağlıklı insanlar, hem gerçek hem de mecazi olarak, hepimizi daha iyi durumda kıldığı için hasta insanların sağlık harcamalarına katkıda bulunmaktadır. Zenginliğin nispeten yüksek derecede yeniden dağıtıldığı ülkeler; girişimcilik, yenilikçilik ve dinamizm konusunda iyi bir puan almaktadır.
 
            Birbirine bağlantılılıktan kaynaklanan bu servet paylaşımının, özellikle ikramiyeler söz konusu olduğunda, başarıyı ödüllendirmek için de uygulanabileceğine inanıyoruz. Hizmet sektöründe, restoran çalışanlarının bahşişleri perde arkasındaki işçilerle, şefler ve diğer mutfak personeli ile paylaşması yaygındır. Ancak büyük bir şirketin CEO'su, milyonlarca ikramiyesini şirketin diğer çalışanları ile paylaşmak için o kadar hızlı olmayacaktır. Adil bir ücretlendirme sistemi, -yalnızca çalışma alanındaki insanlar olmadan en iyi performansı sağlayamayan söz konusu şirketin yöneticisi değil- birçok insanın nihai başarıya daha büyük veya daha küçük şekillerde katkıda bulunduğu fikrine dayanmaktadır[15].
 
            Adil bir ikramiye, aynı zamanda, genellikle daha az görünür olan ancak bazen somut rakamlarla ifade edilmesi daha zor olan eşit derecede önemli başarıların takdir edilmesini sağlar: ziyaretçiler için bir karşılama resepsiyonu veya iyi işleyen bir bilgisayar sistemi gibi.
 
            Zenginliğin yeniden dağıtımı açısından adalet hakkındaki kamusal tartışmada ilerlemeci liberaller, değerlendirmelerine insanların birbirine bağlılığını da dahil etmektedir. Sadece bir bütün olarak topluma ve içindeki bireylere fayda sağlayan faaliyetler için insanları ödüllendirmeyi düşünüyoruz. Biz de bu başarının faydalarına sadece başkalarının ortak olduğunu düşünüyoruz. Ödül, başarı, kişisel kazanç ve toplumsal fayda birbiriyle uyumlu olmadığında- özellikle, örneğin, bankacı olmanın çok daha karlı olması nedeniyle, yanlış mali teşvikler çok az insanın hakim olmak için zaman ve para yatırmasına yol açtığında ya da bir temizlikçinin maaşının, ekonomi ve toplum için temiz bir yaşam ortamının önemi ile artık hiçbir ilgisi olmadığında- müdahale etmek için bir neden olduğunu düşünüyoruz. Bize göre demokratik olarak meşrulaştırılmış hükümetin, hem bireysel özgürlüklerin hem de genel çıkarların koruyucusu olarak rolünün başladığı yer burasıdır. Bu makalenin üçüncü bölümü bununla ilgilidir.
 
DEVLET
 
            Devletin en yüksek gelirlere kısıtlamalar getirmesine izin verilmeli midir? Yoksa bu piyasaya bırakılabilir mi? Devlet herkesin temel bir gelir veya emekli maaşı almasını sağlamalı mı, yoksa bu insanların kendi sorumluluğunda mıdır? Ve bir düşünün: bu, gelirinizin %50'sini vergi dairesine devretmeniz için midir?
 
            Genellikle inanılanın aksine, devlet, refah devleti de dahil olmak üzere- özellikle zenginliğin yeniden dağıtımı açısından adaletin sağlanması söz konusu olduğunda[16]- herhangi bir liberalizm biçiminde çok önemli bir rol oynamaktadır. Liberal düşünürlerin ve politikacıların, Çocuk İşçiliği Yasası veya Engelli Hakları Yasası gibi birçok sosyal yasa ve hükümlerimizi oluşturmasının bir nedeni vardır. İlerlemeci liberal görüşte devlet, bireysel özgürlüğün- tek bir bireyin değil, tüm bireylerin ve onlarla birlikte kamu yararının- teminatçısıdır.
 
 
 
Piyasa Düzenleyicisi Olarak Devlet
 
            Başarıyı, kişisel çabayı ve sıkı çalışmayı ödüllendirmek, bu makalede daha önce belirttiğimiz gibi,- en azından, kişisel kazanç ve toplumsal faydaların birbirinden çok uzaklaşmadığı noktaya kadar- bireysel ve ortak çıkara yöneliktir. Örneğin devlet,- özel sektördeki başarılar söz konusu olduğunda- hangi maaşın hangi mesleğe uygun olduğunu veya hangi ikramiyenin hangi başarıya yakışacağını kanunlaştıramaz. Bununla birlikte, piyasa düzenleyicisi olarak devlet, çabanın sadece ödüllendirilmesini sağlayabilir. Kurallar ve düzenlemeler yoluyla devlet müdahalesinin “doğal” piyasa süreçlerini bozduğu ve özel çabayı engellediği, bunun da devlet müdahalesini verimsiz hale getirdiği sık sık söylenmektedir. Ancak, devletin ve düzenlemenin dışında pazar diye bir şeyin olduğunu düşünmek bir yanılsamadır. Piyasa, yalnızca iyi ve verimli bir piyasa için temel olan sözleşme uygulamasının temel gerekliliği nedeniyle de olsa, devlet sayesinde var olmaktadır. Etkin bir piyasa- örneğin tekellerin ve haksız rekabetin önlenmesi gibi- devletin aktif bakımını gerektiren çekişmeli ve açık bir piyasadır. Dolayısıyla asıl soru, piyasanın düzgün işlemesi ve adil sonuçlar üretmesi için hangi kurallara ihtiyaç duyulduğudur.
 
            Rekabet edebilirlik burada önemli bir koşuldur: piyasa yeni fikirlere ve insanlara açık olmak zorundadır. Bu yalnızca etkili değildir aynı zamanda adildir de çünkü aynı zamanda piyasanın dışında kalanlara- kenardaki insanlara- bir iş başlatma veya iş bulma fırsatı vermektedir. Bu nedenle ilerlemeci liberaller, yıllardır, işten çıkarılma kurallarının gevşetilmesini savunmakta, bu da iş hareketliliğini arttırmakta ve böylece işgücü piyasasına yeni girenlerin (gençlerin), işgücü piyasasından ayrılmaya yakın olan kişilerin (yaşlıların) veya uzun süredir iş arayan kişilerin iş şansını arttırmaktadır. Rekabet edebilirlik aynı zamanda yeni fikirlere sahip yeni işletmelere başarılı olmaları için bir şans verilmesi gerektiği anlamına gelmektedir. Örneğin finans sektörüne birkaç güçlü şirketin hâkimiyeti olmamalı, yeni bankalar da piyasaya kolayca girebilmelidir. Piyasa düzenleyicisi olarak devlet, topluma fayda sağlayan veya zararlı faaliyetler için ödülleri kısıtlayan bu başarıları (ve ilgili insanları) teşvik edebilmektedir.
 
Herkes İçin Temel Maddesel Güvenlik
 
            Devlet sadece özel çabayı teşvik etmede değil aynı zamanda servetin paylaşılmasında da rol oynamaktadır. İlerlemeci liberaller; hayırseverlik, empati veya başka herhangi bir duygudan dolayı zenginliğin bireyler tarafından paylaşılmasını doğal olarak alkışlasalar da, bireyler için temel maddi güvenliği sağlamanın nihayetinde hükümete bağlı olduğuna inanıyoruz. Gıda bankalarında yanlış bir şey yoktur, ancak bunlar adil bir ikame değildir. İlerlemeci liberaller için kendi kaderini tayin eden birey ön plandadır ve bu birey sosyal veya ekonomik olarak başkalarına bağımlı olmamalıdır. Yardım etmek veya yardım almak iyidir; ancak bu yardım etme ve alma durumu bir kişinin, artık söz konusu yardımın durdurulacağından korktukları için bir daha bu yardımı eleştirmeye cesaret edememesine yol açarsa? Ayrıca, hayırseverlik keyfiliğe yol açabilir; en üzücü hikayeyi anlatan kişi- çoğu zaman haklı olarak- başkalarından yardım alır. Ancak bu, tanıtım istemeyen insanlar için ne anlama gelmektedir? Bu onlar için kötü şans mıdır? Ya da daha iyisi, yardım istemedikleri için bu onların suçu mudur? Devlet, zenginliği paylaşarak adaleti servet dağılımı açısından şekillendirebilecek mükemmel bir konumdadır. Sonuçta, kurallar ve düzenlemeler belirli objektif kriterleri karşılayan herkes için geçerlidir.
 
Zenginliği paylaşmanın standart yöntemi vergilendirmedir. Çoğu zaman, vergiler olumsuz bir şey olarak görülür ancak genel olarak konuşursak, insanlar gelirlerinin bir kısmını “müşterek olana” bırakmaya tamamen isteklidirler. Sonuçta hepimiz bundan faydalanıyoruz ve bazı şeylerin halledildiği bir toplumda yaşamak istiyoruz. Bu alanda, refah devletinin nispeten yüksek vergiler yoluyla başarının önüne geçtiğine ya da bir çok sosyal hükmün insanları tembelleştirdiğine dair yanlış algıyı ortadan kaldırmakta fayda vardır. İyi gelişmiş bir refah devletine sahip ülkelerin özellikle yüksek oranda gönüllü çalışma görmeleri burada açıklayıcıdır. Tıpkı bu ülkelerin de yüksek verimlilik ve rekabet gücüne sahip olması gibi.
 
“Piyasa devlet olmadan var olamaz.”
 
Bizim görüşümüze göre, hayattaki sağlam bir maddi ve manevi temel, insanlarda en iyisini ortaya çıkarır; çünkü temel güvenlik seviyesine sahip insanlar risk almaktan korkmazlar ve iyi bir örnek teşkil ederler. Bazı hükümleri çevreleyen kuralların genellikle sorunlara neden olduğunu veya yanlış teşvikler verdiğini düşünüyoruz. Buna bir örnek, işsizlik ödeneği başvurusunda bulunmak için Hollanda'nın dört haftalık bekleme süresidir. Bu bekleme süresi, insanların geçici olarak çalışmayı kabul etmemelerine neden olabilir; çünkü söz konusu sözleşmelerinin sonunda, yine dört haftalık bekleyişle ve bununla birlikte gelir olmayan bir dört hafta ile daha karşı karşıya kalmaktadırlar.
 
Devlet, bireylerin kendi yaşamları hakkında karar alabilecekleri ve fırsat eşitliğinden yararlanabilecekleri koşullar yaratmak için zenginliği paylaşmaktadır. Devlet bunu, herkesin erişebileceği iyi bir eğitim ve sağlık hizmeti düzenleyerek, aynı zamanda belli bir ölçüde temel maddi güvenlik sunarak yapmaktadır. Devlet, özgürlüklerimizi kısıtlayarak belki çelişkili bir biçimde bireysel özgürlüklerimizi korumaktadır. Örneğin zorunlu eğitimi düşünün. Devlet, kendi tercihleri ne olursa olsun, yaşamdaki fırsatlarını ve onlarla birlikte gelecekteki özgürlüklerini artırmak amacıyla bir gencin okula gitmesini zorunlu kılmaktadır. Ya da zorunlu emeklilik tasarrufunu düşünün, çünkü insanlar – “sınırlı rasyonellikleri”[17] nedeniyle - emeklilikleri için her zaman para ayırmazlar. Bu yükümlülükler bazen can sıkıcı olabilmektedir; ancak diğer özgürlüklerin hizmetinde belirli özgürlüklerden vazgeçmek, her şeyden önce toplumumuzu mümkün kılmak için birlikte kararlaştırdığımız “toplum sözleşmesinin”[18] bir parçasıdır.
 
Özgürlüğü Artırmak Mı Yoksa İyileştirme Yapmak Mı?
 
            Buradaki en önemli soru şudur: devlet, (şimdi ya da sonra) bireyin, diğer bireylerin ya da ortak iyiliğin hizmetinde özgürlükleri sınırlamada ne kadar ileri gidebilir? Örneğin, devlet, serbest meslek sahiplerini hastalık durumunda gelirde ciddi bir düşüşten korumak için maluliyet sigortası satın almaya mecbur edebilir mi? Devlet, şirketlerin en etkili işler için daha fazla kadını işe almasını isteyebilir mi? İlerlemeci liberaller için, refah devleti aracılığıyla kendi kaderini tayin hakkını teşvik etmek; "özgürlüğü korumak", "özgürlüğü artırmak" ve "iyileştirme yapmak" arasında sürekli bir dengeleme eylemidir[19]. Hepsinden öte, ilerlemeci liberaller "özgürlüğü artırmak" isterler. Bu, yalnızca negatif özgürlüğe (“özgürlüğü korumaya”) yapılan bir vurgunun yalnızca en güçlü olanın tepeye çıkmasına yol açabileceği inancından kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte, "özgürlüğü artırma" arzumuzun riski, aynı zamanda insanları "iyileştirmek" istememiz ve insanların hayatlarıyla ne yapmaları gerektiğini reçete etmeye başlamamızdır. Bu nedenle ilerlemeci liberaller her zaman negatif özgürlüğü gözden kaçırmamaya özen göstermelidir. Ne de olsa, değerli bir yaşamı neyin oluşturduğu konusunda hiç kimse, özellikle de devlet tüm cevaplara sahip değildir. Artan özgürlük ile iyileştirmeler yapmak arasındaki çizgiyi belirlemek her zaman kolay değildir. İşsizlik ödeneği alan bir kişinin aylık devlet çeki karşılığında bir şeyler yapmasını istemek, belirli becerileri öğrendikleri için iş bulma şanslarını artırabilir (“özgürlüğü arttırmak”), ancak bunu ne kadar ileri götürüyoruz? Hangi becerileri önemli görüyoruz (“iyileştirmeler yapmak”)? Peki ya birey bu konuda farklı hissediyorsa?
 
            “Özgürlüğü artırmaya” vurgumuz aynı zamanda toplumdaki farklılıkları memnuniyetle karşılamak istediğimiz anlamına gelmektedir; bireyler, her biri kendi tarzında kendi hayatlarını şekillendirmekte özgürdür. Hollanda'da, tarihsel olarak, servet dağılımı açısından adalet hedefi eşitlik hedefi ile el ele gitmektedir. Sonuçların eşitliği, yani, ancak fırsat eşitliğini vurguluyoruz. Tam olarak ne kadar gelir (eşitliği) adaleti olduğunu söyleyemeyiz. Veya, ekonomik terminolojide: 0,35'lik bir Gini katsayısının 0,55'lik bir katsayıdan daha fazla mı yoksa daha az mı olduğunu söyleyemeyiz[20]. Tam gelir eşitliği bile (veya özellikle) fırsat eşitliği düzeyi hakkında çok az şey söylemektedir, tıpkı gelir eşitsizliğinin de bu cephede hiçbir şey söylememesi gibi. Bu nedenle, toplumumuzdaki zenginliğin dağılımı açısından adalet düzeyinin iyi bir değerlendirmesi için, gelir (eşitliği) üzerindeki sayıların ötesine bakmalıyız.
 
SONUÇ
 
            Başarıyı ödüllendirmek ve zenginliği paylaşmak, aynı ilerlemeci liberal madalyonun iki yüzüdür. Bireysel özgürlük ve kendi kaderini tayin etme ideallerimize dayanarak, insanları başarıları için ödüllendirmek mantıklıdır. İnsanlar emeklerinin meyvelerinin tadını çıkarmakta özgür olduklarında, hayatlarını uygun gördükleri şekilde sürdürmekte gerçekten özgür olabilirler. Aynı zamanda, bireysel bir başarı asla tamamen bireysel çabanın sonucu değildir. Yetenek doğuştan gelir, hepimiz iyi bir eğitimden yararlanırız ve doğru koşulların sağlanmadığı bir ortamda büyük başarılar elde edilemez. İlerlemeci liberaller, bireyleri her zaman birbirleriyle bağlantılı olarak görürler ve aynı şey bireysel başarılar için de geçerlidir. Her birey sosyal çevresinin etkisine borçludur.
 
            Bu sosyal çevre, bireyin başarı potansiyelini de sınırlayabilir. Her insanın eşit olduğuna olan inancımıza dayanarak, her bireyin topluma tam olarak katılmak için eşit fırsatlara sahip olması gerektiğine inanıyoruz. Burada fırsat eşitliği; sosyoekonomik geçmiş, etnik köken veya dini inanç gibi insanlar arasında önemli olmaması gereken farklılıkların en aza indirilmesi anlamına gelmektedir. Bu, insanlar arasındaki tüm farklılıkları silmek istediğimiz anlamına gelmez. İnsanların farklı hırsları vardır, az ya da çok çaba harcarlar ve yeteneklerini ne kadar kullanmaya istekli oldukları konusunda farklılık gösterirler. İnsanlar arasındaki çaba ve liyakat temelindeki eşitsizlik bu nedenle adaletsiz değildir. Servet dağılımı açısından adalet, sonuç eşitliğini zorlamak değil fırsat eşitliğini garanti etmek anlamına gelmektedir.
 
Özellikle bu fırsat eşitliği nedeniyle zenginliğin paylaşılması önemlidir. Herkese yeteneklerini keşfetme ve mümkün olan en iyi şekilde kullanma şansı vermek için toplum olarak iyi bir eğitim sistemine, erişilebilir sağlık hizmetlerine ve güçlü bir sosyal güvenlik ağına yatırım yapmalıyız. Ancak o zaman her birey olabileceklerinin en iyisi olma şansına sahip olacaktır. Hayatlarında bir doz kötü şans aldıklarında bile.
 
Servet dağılımı açısından adalet, insanların kendi aralarında cevaplaması gereken ahlaki bir sorudur. Sayılar, istatistikler ve ekonomik modeller meselesi değildir. Belirli başarıların değerine ve nasıl ödüllendirilmesi gerektiğine birlikte karar veririz. Zenginliğin adil dağılımının ne olduğuna ancak birlikte karar verebiliriz. Onu “piyasaya” bırakamayız; sonuçta piyasa ahlaksızdır ve iyi ile kötü ya da adil ile haksız arasında hiçbir ayrım yapmaz. "Hükümet" de servet dağılımı açısından neyin adil olduğuna karar veremez. Bu ayrımı ancak insanlar kendi aralarında yapabilir. Bu nedenle, her şeyden önce, servet dağılımı açısından adalet; yapısal, yetişkinlere yönelik bir kamusal tartışmayı ve bunun politik bir çevirisini gerektirmektedir. Bu makale bir dizi başlangıç noktası ve ilerlemeci liberallere bu kamusal tartışmaya katılmaları için bir çağrı sunmaktadır.
 
 
[1] Adalet, insanların etkileşim içinde olduğu tüm alanlarda uygulanmaktadır. Bu makale sadece, dağılımsal adalet olarak da adlandırdığımız sosyoekonomik alandaki adalete odaklanmaktadır.
 
[2] İlerlemeci liberalizm kabaca “topluluktaki özgürlük” (libertas, özgürlük; societas, toplum) anlamına gelmektedir.
 
[3] Yani, belli bir bağlamda, bu makale aynı zamanda “sosyal özgürlük” hakkındadır. Siyasal özgürlük hakkındaki ilerlemeci liberal fikirler için bknz: “Temel Haklarımızı ve Paylaşılan Değerlerimizi Koruma” (Hans van Mierlo Vakfı, 2015)
 
[4] Bknz: Bir Temel Değer olan “İnsanların Kendi Gücüne Güvenme” makalesi (Hans van Mierlo Vakfı, 2009).
 
[5] Söz konusu ayrım, geniş bir biçimde, klasik ve sosyal temel haklar arasındaki ayrım tarafından nitelendirilebilir. Ayrıca bknz: Bir Temel Değer olan “Temel Haklarımızı ve Paylaşılan Değerlerimizi Koruma” (Hans van Mierlo Vakfı, 2015).
 
[6] Bu, hukuk önündeki eşitsizlikten farklıdır. Eşitlik ilkesinin ihlali hiçbir zaman adil olamaz. Bknz: Bir Temel Değer olan “Temel Haklarımızı ve Paylaşılan Değerlerimizi Koruma” (Hans van Mierlo Vakfı, 2015).
 
[7] Zenginlik dağılımı açısından adaletin ne ölçüde kamusal bir tartışma konusu olduğu, Amerikan toplumunda ne kadar farklı görüldüğü ile gösterilmektedir. Burada Hollanda’da, zenginliğin dağılımı açısından adaleti on ya da elli yıl öncesinden daha farklı düşünüyoruz. Örneğin, bonus kültürünün son yıllarda ne kadar hızlı ve güçlü bir şekilde ateş altında kaldığına bakın. Zenginlik dağılımı açısından adalet, zamana ve yere özgüdür ve anlamı değişebilmektedir. Amerikalı filozof John Rawls'un dediği gibi, çoğu zaman sadece “örtüşen bir fikir birliği” vardır, bu geçicidir ve her zaman itiraz edilebilirdir.
 
[8] Bknz: “Düzendeki sıralama: Piyasa ve devlet üzerine bir tartışmanın ötesinde” (Hans van Mierlo Vakfı,2014). Piyasanın yalnızca hükümet düzenlemeleri bağlamında var olabileceğini ve dolayısıyla iyi işleyen bir devlet ve piyasa düzenleyicisinden yararlanabileceğini vurgulamakta fayda vardır. (Ayrıca bknz: Bu makalenin üçüncü bölümü)
 
[9] Daha önce belirtildiği gibi, yetenek kişisel bir başarı değildir ve yetenekler eşit ve adil bir şekilde dağıtılmaz. Ne kadar açık ve tartışmalı olursa olsun, piyasa bu adaletsizliği asla düzeltemez.
 
[10]Bununla, piyasanın ahlaksız ve dolayısıyla tanımı gereği kötü olduğunu söylemiyoruz. Piyasa ilkesi, tarafsız olması anlamında ahlak dışıdır.
 
[11] Çoğu zaman insanlar, piyasanın adaletsiz sonuçlar doğurabileceğini kabul ederler; ancak bunu gerekli bir kötülük olarak görürler. Bölüşmek (zenginliği paylaşmak) için önce pastanın (başarıyı ödüllendirerek) büyümesi gerektiğine inanırlar. Bu akıl yürütme çizgisi, mutlak anlamda- kendi içinde fırsatların bir toplumda ne ölçüde dağıtıldığı ve bunun olmadığı hakkında çok az şey söyleyen, adil (veya adil olmayan) sonuçlar üretse de bunu yalnızca kazara yapan- ekonomik büyümenin değil, bireyin kendi kaderini tayin etme hakkının merkezde yer aldığı ilerlemeci liberal ilkelerimize aykırıdır.
 
 
 
[12] Bu, en ünlü İngiliz filozof ve ekonomist John Stuart Mill tarafından en iyi bilinen eseri Özgürlük Üzerine'de savunulan zarar ilkesidir.
 
[13] Bknz: Bir Temel Değer olan “Sürdürülebilir ve Uyumlu Bir Toplum İçin Çalışma” (2013).
 
[14] Elbette bu karşılıklı etki ülke sınırlarını da aşmaktadır. Bknz: Bir Temel Değer olan “Uluslararası Ölçekte Düşün ve Harekete Geç” (2014).
 
[15] 20. yüzyılın en önemli adalet teorisyenlerinden biri olan John Rawls “farklılık ilkesi” ile benzer bir akıl yürütme çizgisi izlemiştir: en az şanslı olanlar, az sayıdaki üstün başarılıların ödüllerini paylaşmalıdır.
 
[16] Bknz: “Düzendeki sıralama: Piyasa ve devlet üzerine bir tartışmanın ötesinde” (2014).
 
[17] Sınırlı rasyonellikterimi, sosyolog Herbert Simon tarafından formüle edilen karar verme teorisinin bir parçasıdır. Bilgi ve zaman eksikliği nedeniyle, diğer şeylerin yanı sıra, insanlar her zaman en iyi rasyonel kararları vermezler.
 
[18] Vatandaşlar arasında ‘toplumsal sözleşme' açısından düşünmek 16. ve 17. yüzyıllarda ortaya çıkmış ve Thomas Hobbes ve Jean-Jacques Rousseau gibi siyaset filozofları tarafından ilerletilmiştir.
 
[19] Bu terminolojiyi kullanma iznini verdiği için Rutger Claassen'e teşekkür ederiz.
 
[20] Gini katsayısı eşitsizliği gösteren bir yöntemdir. 0 ile 1 arasında bir sayıdır, burada 0 tam eşitliği (herkes aynı kazanır) ve 1 tam eşitsizliği yansıtır (bir kişi hepsini kazanır).

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 46
Toplam yorum
: 17
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 354
Kayıt tarihi
: 21.03.12
 
 

Halk Sağlığı Profesörü, Kamu Yönetimi ve Avrupa Birliği Uzmanı   ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster