Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Ocak '10

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
1493
 

İlhan Selçuk; Keşfedilecek bir şeyi kalmamış bir hayal kırıklığı abidesi

İlhan Selçuk; Keşfedilecek bir şeyi kalmamış bir hayal kırıklığı abidesi
 

İnsanların ilk gençlik çağının en büyük zaafıdır, zaman algısının gelişmemesi. Geçmiş birikimi derin olmadığı için, gelecek kavramı da sığdır. Bu nedenle o dönemlerde sevilen ilk kadının (ya da erkeğin), asla vazgeçemeyeceğimiz hayatımızın kadını (ya da erkeği) olduğunu zannederiz. Bu nedenle zihinde ilk oluşan fikirleri kutsallaştırır, hayatın sonuna kadar terk edilmeyecek doğrularımız olarak kabul ederiz. Sahip olduğunuz fikrin temsilcilerini ise kolaylıkla yaşamımızın idolleri haline getiririz.

Deneyim denilen şey, basit anlamda zamanın akışkanlığını fark etmektir. Yaşanılan her gün, ertesi gün tarih sayfasına eklenir ve bu şekilde geçen zamanla insanın tarihi oluşur. Yaşadıklarınız dünleştikçe, bugünle dün arasında bir bağ kurma refleksi geliştirir, bu bağ üzerinden geleceği hayal etmeye çalışırız. Deneyim, dünü, bugünü ve yarını birlikte düşünebilme halidir. Bu üçlü algıyı bir araya geliştiremeyen zihinler, hala ergenlik dönemlerini aşamamışlardır.

1980’lerin ortasından 1990’ların ilk çeyreğine kadar olan kısmı, ilk gençlik ve gençlik çağlarım olarak kabul edebilirim. İnsanların büyük çoğunluğu gibi, en büyük hatalarımın biriktiği ve büyük hayal kırıklıkları yaşadığım zaman dilimi, o yıllara aittir.

Bu hayal kırıklıklarımdan birisi de İlhan Selçuk olmuştur. Özgürlük ve demokrasi kahramanı olarak bildiğim bir ismin, dar zihniyetli bir cuntacı olduğunu fark etmek, fikir hayatımdaki ilk acı deneyimlerden birisidir.

Tarih bilgimin, kendi bulunduğum yıllardan ilk sarktığı dönem 80 öncesi dönemler olmuştu. 70'lerin ikinci yarısındaki kısım beni çok şaşırtmamıştı. Ancak yavaş yavaş 70’lerin başlarına doğru kaydığımda ise, bildiğim siyasi karakterlerin bambaşka özellikleri ile karşılaşmanın şaşkınlığını yaşadım.

Örneğin ilk gençlik çağlarımda, İlhan Selçuk zihnimde, darbelere direnen, faşizmin bu açık yüzüne karşı özgürlükleri ve demokrasiyi savunan birisi olarak yer edinmişti. Oysa 12 Mart darbesi sürecinde, ordu içinde darbe girişimini planlayan en az iki farklı cunta yapısı oluştuğunu ve bunlardan birisinin ilhan Selçuk’un da içinde yer aldığı Madanoğlu Cuntası olduğunu öğrendiğimde neredeyse küçük dilimi yutacaktım. Ben, Ziverbey Köşkünde, İlhan Selçuk’un, darbeye direnen bir özgürlük savaşçısı olmanın bedelini işkence görerek çektiğini zannederken, onun cuntalar arası kapışma neticesinde, ordunun içindeki diğer ekibi temizleme sürecinin kurbanı olduğunu öğrenmem de acı bir tecrübeydi.

“İlhan Selçuk darbeci midir?” ya da “Ne zaman demokrasiden vazgeçti ki, son ifadelerinde bir değişiklik olduğu iddia edilebilir?” Sorusunun en güzel cevabı, aslında yukarıda söz ettiğim Madanoğlu davasıdır.

İlhan Selçuk, beraberinde Doğan Avcıoğlu, İlhami Soysal, Ali Sirmen ve davanın asker sanığı Cemal Madanoğlu ile birlikte, toplam 32 kişi, ordu içinde cunta organize etme suçundan yargılanmışlardır. Gerçi dava beraatla sonuçlanmıştır. Ama o dönemi takip eden herkes çok iyi bilir ki. Dava sadece göz korkutmak amacı ile açılmış ve ileri gitme şansı olmayan bir davadır. Çünkü bahsi geçen Madanoğlu cuntasının ilk üyeleri arasında yer alan Faruk Gürler ve Muhsin Batur, hesaplanan darbeden kısa bir süre önce taraf değiştirip diğer cuntaya kaydıklarından, derinleşecek bir davanın ucu, galip gelen cuntanın liderlerine kadar gidecektir.

Bu noktada hemen, 70’li yılların sıkı devrimcisi Mihri Belli’nin şahitliğine başvuralım ve en son Yeni Harman Dergisi’ne verdiği röportajda, “İlhan Selçuk’un Ergenekon kapsamında gözaltına alınmasına dair sorulan soruya verdiği cevaptan bir pasaj aktaralım;

“İlhan Selçuk’u kısa zamanda bıraktılar. Buna ben sevindim. Demek ki dikkatli davranmış. Eskiden böyle değildi. Eskiden yıldızları çok olanları safa ne kadar çok alırsak bir an evvel hedefe ulaşırız gafletindeydi.”

Bu cunta girişiminin detaylarını, Doğan Avcıoğlu’lu ile birlikte Devrim Dergisinde çalışan Hasan Cemal’in kaleme aldığı “Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım” kitabından öğrenebilirsiniz.

Aslında, İlhan Selçuk’un 1970’li yıllarda yaşadığı bu deneyimin, onun ismine en ufak bir leke bırakmaması mümkündü. Ne de olsa bugün takdir ettiğimiz bir çok isim de, benzer dönemlerde benzer hatalar işlemiş, yanlış yol ve yöntemlerin peşinde koşmuşlardı. İlhan Selçuk’da, bugünün pek çok değeri gibi yaşadığı tecrübeden dersler çıkarabilse ve bugüne dair daha demokratik, daha özgürlükçü tercihlerde bulunabilse, yaşadıklarının, onun bugün sahip olabileceği değeri var etmek için aşılması gereken merhaleler olduğunu düşünebilirdik.

Ama öyle olmadı. İlhan Selçuk, hayatı boyunca sahip olduğu zihniyetten ve tercihlerden milim kaymadı ve ordu içinde ilerici bir cunta ekibi var etmek çabasından hiçbir zaman geri durmadı.

İlhan Selçuk yüzünü topluma dönen ve siyaseti toplum üzerinden şekillendirmeye çalışan bir isim değildir. Onun vazgeçemediği siyaset yöntemi, devlet ve ordu içinde fikren kendisine yakın bir ilişki ağı kurmak ve bunun üzerinden devleti ele geçirerek toplumu kendi doğruları çerçevesinde şekillendirmektir. İlhan Selçuk gerçek toplumu değil, zihnindeki toplumu sever. Yüzünü topluma çevirmediği için, o görmediği toplumun dönüp dolaşıp şeriat isteyeceğini düşünür. Bu nedenle, yüzünü topluma çevirdiği ilk deneyimde, yani 85 yaşında, bir hastane odasında, belki de mecburen seyrettiği televizyondan, sıradan, vasat yılbaşı programları izlerken anlayabildi, bu ülkeye şeriat gelmeyeceğini.

Ama İlhan Selçuk, yakın zamana kadar tüm adımlarını ve politikalarını belirlediği gazetesinden, askeri kışkırtan yayınlar yapmaktan geri kalmadı. “Genç Subaylar Rahatsız” manşeti, bu sürecin ilk adımıydı ve yalnızca sivil hükümeti yönelik bir tehdit olarak değil, aynı zamanda ordunun üst kademelerine de uyarı nitelikli bir çabanın eseriydi. Ordudan emekli olan üst düzey subayların Cumhuriyet Gazetesi Vakfında Danışma Kurulu üyesi seçilmeleri bile, Cumhuriyet Gazetesinin içinde olduğu ilişkiler ağının göstermek için yeterli.

Aslında çok daha fazlası söylenebilir ama iki örnek benim için son derece önemli. İlki Yaşar Kemal’in zamanında İlhan Selçuk için söyledikleridir;

“Koca Cumhuriyet’i askerin gazetesi haline getirdi. Bana, benim gazetemde, Cumhuriyet’te vatan haini denilmesine sesini çıkarmadı” demiş olması gayet manidardır.

Diğer örnek ise oldukça yeni. Uğur Mumcu’nun oğlu Özgür Mumcu’nun geçen hafta gazatelerde yer alan söyleşisinde İlhan Selçuk için kullandığı ifadelerdir. Bu ilginç sözler, yeni neslin de İlhan Selçuk hakkındaki görüşlerini yansıtması açısından önemlidir;

“İlhan Selçuk ise… (Bir süre susuyor) “İşkencecilerimi affediyorum”, “Trabzon’daki bayrak hadisesi haklı bir tepkiydi” yazıları, Mustafa Özbek’in Ergenekon ile ilişkisi var ya da yok önemli değil, bizatihi siyasi çizgisinin Cumhuriyet ile ilişkilendirilmesi, tüm bunlar çok rahatsız edici. Cumhuriyet’in böyle bir yöne gitmesi elbette üzücü, MHP’yi destekleyen, ona sıcak bakan bir Cumhuriyet benim kafamdaki Cumhuriyet değil elbette.”

Tüm bu süreçleri gözden geçirdiğimizde ortaya çıkan sonuç kısaca şu; İlhan Selçuk artık keşfedilecek hiçbirşeyi kalmamış bir hayal kırıklığı abidesinden ibarettir. Onda hala keşfedilecek bir şey bulanlar, sadece dünü ve bugünü birlikte ele alma becerisi gösteremeyen, her yeni gün dünden kendisine bir şey ekleyemeyen ve zihni ergenlik dönemini aşamayanlardır.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

28 Mayıs 1970 tarihli Çetin Altan yazısını bir zahmet netten bulup okusanız, kimin cuntacı, darbe şakşakçısı olduğunu çok net bir şekilde görürsünüz... Lakin sol gözünüzde görme sorunu olduğu için atlarsınız... Bu durumlara düşmenize artık sadece gülüyorum... ''Oha falan oluyorum yaniiii...'' Tam Avrupa yakası oldunuz şimdi:-) Burhan Beyle tanışlık var mı tanışlık:-)))

yeşilsoğan 
 01.02.2010 9:36
Cevap :
Bak değerli kardeşim. Sana aşağıda yazıdan bir pasaj sunuyorum. Eğer okuduğunu anlayacak seviyede isen, bu pasajın ne anlama geldiğini bilirsin; "Aslında, İlhan Selçuk’un 1970’li yıllarda yaşadığı bu deneyimin, onun ismine en ufak bir leke bırakmaması mümkündü. Ne de olsa bugün takdir ettiğimiz bir çok isim de, benzer dönemlerde benzer hatalar işlemiş, yanlış yol ve yöntemlerin peşinde koşmuşlardı. İlhan Selçuk’da, bugünün pek çok değeri gibi yaşadığı tecrübeden dersler çıkarabilse ve bugüne dair daha demokratik, daha özgürlükçü tercihlerde bulunabilse, yaşadıklarının, onun bugün sahip olabileceği değeri var etmek için aşılması gereken merhaleler olduğunu düşünebilirdik." Evet gördüğün gibi insanların 1960'larda, 1970'lerde insanların farklı noktalara kaymaları mümkündür. Bu Çetin Altan içinde böyledir, İlhan Selçuk içinde. Mesele yaşadıklarından bugüne neler çıkardıklarıdır. İlhan Selçuk'un ne gibi dersler çıkardığı ortada. O ezberlerini terk etmek istememiş, aynen senin gibi...  05.02.2010 9:34
 

Kırılma noktasına tam da yeni gelmiştik oysa sayın bibliyofil, 5.000 yıllık hurafelerinizin üstünü yıllarca cennet, cehennemlerle örtünüz, şimdilerde de jargonunuzu 12 mart, 12 eylül, 28 şubat’larla örüp, şeyhleri şıhları başımıza sivil toplum örgütü yapmanın taşlarını döşüyorsunuz…yedirmeyiz sizlere İlhan Selçuk’u, Mustafa Kemal’i, Cumhuriyetin değerlerini… sizin sivil, demokrat “tekkelerinizin” altındaki keli bilenlerdeniz.

ünalca 
 24.01.2010 13:06
Cevap :
Yahu ne hurafesi, ne cenneti ne cehennemi ne şeyhinden ve şıhından bahsediyorsun sen. Benim gibi hayatı boyunca alnı secdeye değmemiş, tanrının varlığından şüphe duyan bir agnostike yüklediğin anlamlara bak. Senin beynindeki sinaps sayısı kabul edilebilir sınırların altına düşmüş, evrimin ilk aşamalarındaki düzeylere gerilemiş bence. Artık bağlantı üretmekte, olaylar ve kavramlar arasında ilişki kurmakta, anlam geliştirmekte ve normali algılamakta zorlanıyorsun anlaşılan. Bana ancak geçmiş olsun demek düşer. "Faşizm en büyük tahribatı insan beyninde yapar." derler. Bu yorum bunun güzel bir ispatı olmuş. Otoriteye karşı yıllarca duyulan ezikliğin sonucunun, silaha ve güce tapmaya varması hiç de anormal değil. Bu da bazı organları kullanmaktan feragat etmeyi gerektiriyor. Kullanılmayan organda gerileme gösteriyor. Bunun tedavisi de yok. O yüzden yorumlarınla kaybedecek vaktimde yok. Sırf bu yorumları okuyan üçüncü şahıslar bu zihinsel sefilliği sebebini anlayabilsinler diye uğraşıyorum  28.01.2010 23:26
 

Sen kafası çalışan birisin.. anladım!

yucel evren 
 22.01.2010 20:08
Cevap :
Bütün insanların kafası çalışır sayın Yücel. Evrimin dayattığı birşeydir bu bizim için. Genetik başka şans vermez insana. Mesele kafanın vicdan ve kalple uyumlu çalışmasındadır. Hitlerinde kafasının çalıştığına şüphe yoktur örneğin. Çok zekidir. O da muhakkak kendi mantığı çerçevesinde vatanının iyiliğini istemektedir. Ama akıl vicdan sınırlarının dışına çıkınca ortaya çıkan sonuç her zaman bir trajedi olmuştur. Katkı için çok teşekkürler...  23.01.2010 23:10
 

iyi bir irdeleme.. iyi.. sevgiler... saygılar

yucel evren 
 21.01.2010 23:37
Cevap :
Teşekkür ederim sayın Evren. Elimden geldiğinde tarihsel süreci objektif aktarmaya çalıştım. Ama nihayetinde bahsettiğimiz bir insan ve ister istemez subjektif düşüncelerde işin işine karışıyor. Benzer değerlendirmeleri yaptığımız insanlarla karşılaşınca mutlu oluyorum elbette. Benden de selamlar, saygılar  23.01.2010 23:01
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 453
Toplam yorum
: 1886
Toplam mesaj
: 174
Ort. okunma sayısı
: 1700
Kayıt tarihi
: 14.11.06
 
 

36 güneş yılı. 27 yıl G.antep, 9 yıl İstanbul. İstanbul, 90’lı yıllarda yaşandı, bitti.  Hep şe..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster