Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Kasım '11

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
968
 

İlk Öğrencilerim

İlk Öğrencilerim
 

İnsan hayatında "ilk"lerin önemi büyük olmuştur. İçimizde heyecan fırtınaları estirir.  zamanla o fırtına yavaş yavaş diner ve alışkanlığın bilindik rüzgarı sizi katar önüne. Ama o heyecan anında yaşananlar hafızayı diri tutar ve unutuluşun sularında boğulmasına izin vermez.

Tarih, 9 Kasım 1995,  Ankara'da kuru ve yakıcı bir soğuk acımasızca yüzüme dokunuyor. Yüzüm kırmızıya boyanıyor. Gün ışımamamış daha. Sabah saatin altısı. Kentin batı ucundaki bir durakta, kuzey doğu ucuna gitmek için belediye otobüsü bekliyorum. İlk görev yerim olan, Doğantepe'deki, 24 Kasım İlköğretim Okulunda bugün göreve başlayacağım. Ders saati yedi kırkta başlıyor.Yedibuçukta okulda olmam gerekli. Kalbim pır pır atıyor. Ne soğuk, ne gece, ne uzaklık; umrumda değil. Önce otobüsle Ulus'a kadar gideceğim, oradan Doğantepe otobüsüne geçeceğim. Trafik bu saatlerde sakin olduğu için birbuçuk saatte gidebilirim diye düşünüyorum.

Tahmin ettiğim gibi, saat yedi otuzda okuldayım. İlk hafta joker öğretmen, buradaki tabiriyle "remplacement" olarak görev yapıyorum. Bir öğretmenin tayini başka bir yere çıkmış, haftaya ilişiğini kesecekler, ben de onun sınıfını alacağım... Beklediğim gibi o 4-J sınıfını alıyorum. Okulun biri eski, biri yeni olmak üzere iki binası var."4-J"  sınıfı eski binada bulunuyor. Merdivenlerden birinci kata çıkıp, sağ tarafta olan iki sınıftan birine giriyorum. Çoçuklar büyük bir merakla yüzüme bakarken kendimi tanıtıyorum. Sonra sınıf listesini alıp hem yoklama yapmak hem de onları tanımak amacıyla, tek tek isimlerini okuyorum.

Zaman ilerledikçe onları her bakımdan tanımaya başlıyorum. Sınıfa girdiğimde dikkatimi çeken ilk şey; ön sırada yan yana oturan (sıralar üç kişilikti) aynı yumurta üçüzleri oluyor. Erkan, Serkan, Hakan üçünü birbirinden ayırmak ne mümkün. (İki yıl boyunca da ayıramadım zaten) Hakan'a Erkan, Erkan'a Serkan dediğim zaman, sınıftaki diğer çoçuklar beni uyarıyor. Onlar en küçük detayları büyüklerden daha iyi farkettikleri için üçüzleri de benden daha iyi ayırabiliyordu. Anneleri üçüne de mis gibi bakıyor. Sınıfın en temiz çoçukları onlar. Önlükler devamlı ütülü, pantalon ve ayakkabılar temiz, tırnaklar hiç bir zaman uzun görülmüyor, saçları ve yüzleri pırıl pırıl. Eh başarı düzeyleri de orta halli....

Sınıfımda üç öğrenci Ali adını taşıyor. Ali Karataş, Ali Vicdan, Ali Şimşek. Karataş ve Vicdan sınıfın en çalışkan çoçuklarından. Vicdan içine kapalı, Karataş tam tersine düşünce ve duygularını rahatlıkla ifade ediyor. Vicdan'ın annesi, özel günlerde, bayramlarda elinde tepsiyle, tencereyle geliyor. "Etme tutma bunları kabul edemem diyorum."  Dinleyen kim, getirmeye devam ediyor. Almazsan kırılacak," pişirdiğimizi yemiyorlar "diye düşünecek. Bu yüzden getirdiklerini öğretmenler odasına götürüyorum. Baklavaları, dolmaları öğretmen arkadaşlarla birlikte  tadıyoruz. (O, Anadolu kadınının sıcak eliyle kültürünü önümüze sunduğundan, hala o lezzeti damağımda hissederim.) Çıkar amacıyla getirmediğini, oğlunun buna ihtiyacı olmadığını ikimiz de biliyorduk... Ali Şimşek'e gelince, kendini ne derslerde ne de kişiliği ile gösteren bir çoçuktu.

Sınıfın diğer zeki ve çalışkan iki kız öğrencisi; Ayşe ile Dürdane arkadaşları tarafından seviliyorlar. Ayşe becerikli, lider kişiliği var, biraz da cadı ama sağ kolum. Beyaz yuvarlak yüzünde bulunan çillerin üzerinde parlayan siyah gözleri zekice parıldıyor. Dürdane; zayıf, soluk benizli, tüm kanı çekilmiş gibi bembeyaz ince yüzünde bir asalet okunuyor. Kesinlikle çok hassas, narin biri. Yoksulluğun bitirici , kahredici izleri Dürdane'nin bedeninde o kadar belli oluyor ki; nasıl olup ta bu kadar zeki olduğuna şaşırıyorum bazen..

(Bu iki kız çocuğunun hikayeleri, onları beşinci sınıftan mezun ettikten sonra da bir süre devam etti benim için.1997 yılında ilk öğrencilerimi mezun vermiştim fakat o yıllarda, sekiz yıllık zorunlu eğitim henüz yasalaşmamıştı. Okul ilköğretim okuluydu ve altıncı, yedinci, sekizinci sınıflar mevcuttu fakat beşinci sınıftan sonra çoçuğu okula gönderme zorunluluğu yoktu. Haziran ayında karneleri dağıtırken, Ayşe ve Dürdane'nin tüm notları beş olan karnelerini veriyorum. Karnelerinin bu kadar iyi olmasına rağmen çoçukların yeterince sevinmediklerini fark ediyorum. "Niye mutlu olmuyorsunuz? Sizin yerinizde olmak isteyen kaç çoçuk var şimdi biliyor musunuz?" diye soruyorum. Çoçukların gözleri doluyor, ailelerinin artık  kendilerini okula göndermeyeceklerini söylüyorlar. O anda kalbime müthiş bir acı saplanıyor. Boğazımda bir yumrukla yutkunarak: "üzülmeyin, velilerinizle görüşüp bu işi halledeceğim" diyorum. Umut kapısının aralanmasıyla onların ne kadar mutlu olduklarını görüyorum... Kapıyı aralamıştım, şimdi açmak için bütün gücümle mücadele etmeliydim. Öğrenciler tatile çıktıktan sonra, biz öğretmenler seminerler için Haziran ayının sonuna kadar devam ediyoruz. Bu süreç içerisinde çoçukların ailelerine ulaşmaya çalışıyorum...

(Devam edecek)

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 71
Toplam yorum
: 184
Toplam mesaj
: 7
Ort. okunma sayısı
: 1270
Kayıt tarihi
: 10.08.11
 
 

Hacettepe Fransız Dili ve Edebiyatı mezunuyum. Öğretmenim, şu anda yurt dışında görev yapıyorum. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster