Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Kasım '19

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
141
 

İlk Öğretmenlerim

"Ne güzel şey hatırlamak seni:
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste ve yaşım kırkı geçmiş iken… "

Nâzım Hikmet

             Büyük şairimizin söylediği gibi, ilk öğretmenim İhsan Özel’i sevgi ve saygıyla anımsarım ben.

             Köyümüzün çocuğu idi O. Bir evin bir oğlu… Babasını genç yaşta kaybetmiş olsa gerek ki, onu tanımadım hiç. Annesiyle birlikte yaşardı. İki kişilik bir aile…

            Kardeşi yok muydu?

            Sonradan öğrendim; bir ablası olduğunu. Köylümüz Ali Çakaloğlu ile evliydi.

            Ali Bey, Akseki PTT’sinde memurdu. Dolayısıyla Akseki’de yaşıyordu onlar.

            İhsan Öğretmen, Antalya yakınındaki Aksu Köy Enstitüsü mezunu idi. Okulu bitirir bitirmez, kendi köyüne atanmıştı.

            Babam, annem de sevip sayardı İhsan Öğretmen’i, yediden yetmişe tüm köylümüz de… Çünkü herkese karşı kibar ve saygılı bir insandı O. Her hareketi ölçülü ve özenli… Güzel konuşurdu. Bağırıp çağırmazdı hiç. Ayrıca güzel giyinir ve giydiğini yakıştırırdı kendine.

            Şişman da değildi, zayıf da… Uzun boylu, yakışıklı bir beydi.

            O günlere göre oldukça uzun ve gür saçları vardı. Ara sıra alnına düşen kâkülünü, kendine özgü bir baş hareketi ile arkaya doğru atışını çok beğenirdim ben.

            Henüz okula gitmezken, O’nu yolda, sokakta, nerde görürsem göreyim, hemen kenara çekilip hazır ol duruşuna geçer, başımı eğerek selam verirdim. Gülümseyerek karşılık verirdi O da.

            Birkaç yıl bekâr olarak öğretmenlik yaptıktan sonra, Akseki ilçe merkezinden Hanife Hanım’la evlendi. Annesi gibi kibar ve hanım bir kadındı eşi. Yıllarca aynı evde anne-kız gibi yaşadılar. Gürültüsüz patırtısız, kavgasız…

            Dedikodularını yapamadı; kimse onların.

            Daha önce anlatmıştım ya, meğer kayıtsız gitmişim ben ilk yıl okula. Yoklama yaparken okuduğu defterde adım yokmuş ama varmışçasına, beni üzmemek için idare etmiş işte.

            Ne mecburiyeti vardı oysa. Yeğeni de değildim, yakın akrabası da… Dahası, uzaktan bile bir hısım ve akrabalık durumu yoktu. Evet, yoktu ama ben öğretmenimi seviyordum, o da beni… Bundan daha önemli ve bundan daha güzel ne olabilirdi!

            O zamanlar, bir ders yılı içinde birer haftalık iki dinlenme tatili vardı. Dolayısıyla bir ders yılı içinde üç karne verilirdi öğrenciye.

            İlk ara tatile girmeden önce, herkese karne verilirken bana verilmeyince, nasıl koşup gitmiştim odasına! Ama o iyilik meleği insan, öyle güzel sözlerle gönlümü almıştı ki… “Aman, karne dediğin nedir ki? Bir kâğıt parçası, olmazsa olmayıversin.” deyip dert etmemiştim kendime.

            Unutmuştu işte öğretmen! Olsun, ikinci karnede verirdi. Hayret, annem-babam da sormamışlardı hiç, “Senin karnen nerde oğlum?” diye. Danışıklı dövüşmüş meğer!

            İlk gün, ilk saat hariç, unutup gittim ben bu konuyu. Bir haftalık tatilden sonra, yeniden başladı okul.

            1948 – 1949 öğretim yılı… Ezanın, “Tanrı uludur; Tanrı uludur; Tanrı’dan başka yoktur tapacak…”diye okunduğu yıllar…

            Havanın güzel olduğu günler, sabahları sınıflara girmeden önce öğretmenimiz, okul bahçesinde yarım saat kadar jimnastik hareketleri yaptırırdı bize. Beş sınıfa bir öğretmen… Dolayısıyla tüm sınıfların beden eğitimi dersiydi bu.

            İki dersliği vardı okulun. Üç basamaklı bir merdivenden sonra, çift kanatlı ahşap bir kapıdan girilirdi içeri. Oldukça geniş ve aydınlık bir salonu vardı. Sağdaki ilk kapı 4. ve 5. sınıfların dersliği… İkinci kapı, ilk üç sınıfın…

            Koridorun sonunda öğretmen odası… Koridoru aydınlatan kuzeye açılan iki geniş pencereden evimizin bahçesi görünürdü.

            Bizim derslikte doğu ve güneye bakıyordu pencereler. Büyük sınıflardakiler batı ve güneye!..

            Hava yağışlı ve soğuk olduğu günler, sınıflara girmeden önce salonda sıralanıp topluca söylerdik; “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım” diye başlayıp, “Varlığım, Türk varlığına armağan olsun!” diye biten “Ant”ımızı.

            Bizim sınıfta, duvara asılı çerçeveli iki fotoğraf vardı. Tahmin ettiğiniz gibi, biri Atatürk’ün… “Ne mutlu, Türk’üm diyene!” yazıyordu altında. Yanında, o günkü Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’nün fotoğrafı… Onun altında da, “Ne mutlu, Türk’üm bana!” yazısı…

            Eleştirip yadırgamayın hemen. 700 yıl “Osmanlılık” çatısı altında toplanmış insanları, yeni bir şemsiye altında toplamak kolay mı? Düşünün ki, o yıllarda henüz 25 yıl olmuş; Cumhuriyet kurulalı.

            Yalnızca okuma, yazma öğretmekle kalmaz; rakamlarla toplama, çıkarma da yaptırırdı öğretmenimiz; marşlar ve şarkılar da söyletirdi.

            Her pazartesi, sınıflara girmeden önce, İstiklal Marşı eşliğinde, gönderinden ağır ağır indirdiğimiz bayrağı, cumartesi günleri dört saat dersten sonra, yine İstiklal Marşı’yla çabuk çabuk çekerdik; direğin tepesine.

            Bir buçuk günlük hafta sonu tatilimiz böyle başlardı bizim. Okunacak çocuk kitaplarımız da yoktu maalesef, çocuk dergilerimiz de… Gazete görmedim ki hiç, ne olduğunu bileyim!

            İlçemiz Akseki’ye 20 km uzak köyümüze araba da gelmezdi hiç. Araba gelecek yol yoktu çünkü. Dolayısıyla on yaşına kadar bisiklet ve motosiklet dahil, kağnı ve at arabası dahil, tekerlekli bir taşıt görmedim ben. Yalnız ben miyim görmeyen? Aynı köyde doğup büyüyen tüm yaşıtlarım da…

            O yıllarda ilk gördüğümüz taşıt, ”teyyare” dediğimiz “uçak”tı. Evet, evet… Yanlış değil. Uçaktı benim ilk gördüğüm taşıt. Antalya’ya gidip gelen uçakların çoğu, bizim köyün üzerinden geçerdi çünkü. Hayran hayran bakardık biz, büyük bir gürültüyle uçup giden bu kuşa. Sesi nasıl da yankılanırdı dağlarda!

            Ve 2. sınıfa başlarken ben, yeni bir öğretmen geldi okulumuza. Yine bizim köyden ve yine Aksu Köy Enstitüsü mezunu Ali Uyar…

            İhsan Öğretmen uğramaz oldu bizim sınıfa. O’nu yalnızca okula giriş çıkışta ve teneffüslerde görüyorduk. Sabah jimnastiklerimizi O yaptırıyordu yine. 4. ve 5. sınıflara İhsan Öğretmen, bizim derslerimize Ali Öğretmen giriyordu artık. Düşünüyorum da şimdi, böylesi iyi olmuştu elbette. Kolay mı sanırsınız siz, tek öğretmenin beş sınıfı birden yönetmesini?

            A harfini görse merdiven, Y harfini görse sapan sanan birinci sınıf öğrencilerine mi baksın, bayağı kesir hesabı öğretmesi gereken dördüncü sınıflara mı, Osmanlı tarihi ve kan dolaşımını öğreteceği beşinci sınıflara mı?

            Düşünün ki, coğrafya da var daha, geometri de… Müzik de var, Türkçe de… Bütün bunlara karşın, şikâyetçi olduklarını duymadım hiç.

            İhsan Özel öğretmenim, biraz erken bırakıp gitti bu dünyayı ama Turgutlu’da yaşayan Ali Uyar öğretmenimle haberleşirim hâlâ.

            Nasıl sevmem, nasıl saygıyla anmam! İlk öğretmenlerim onlar benim!

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

* Akseki’mizin yetiştirdiği seçkin komutanlarımızdan ve “50 Yıl Karavana” adlı değerli eserin yazarı Em. Albay Mehmet Karavelioğlu’nun, “97 yıl bana yetti; hoşça kalın” deyip öteki dünyaya uçtuğunu öğrendim. Işıklar içinde uyusun. Başta kızı Prof. Nazan Hanım ve oğlu Onur Bey olmak üzere tüm yakınlarına başsağlığı dilerim.

 

Hüseyin Erkan

                                                                              huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 270
Toplam yorum
: 50
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 263
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster