Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Ekim '10

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
807
 

İmamokrasi...

İktidara yakın kesimler tarafından sıklıkla gündeme getirilen bürokratik hakimiyet, jüristokrasi gibi kavramlar haliyle kendiliğinden ortaya çıkmadı. Tarihi arka planında dini muhafazakarlığın Osmanlı döneminde yaşandığı gibi hayatın tüm alanlarına sirayet etmesine engel olmak isteyen -özellikle Cumhuriyet'in ilanıyla imkan bulmuş- seçkinci devlet bürokrasisi ile halk kesimleri arasındaki fikri ayrışma yatıyor. Bu gerginlik halen ergenlik çağındaki demokratik hayatımızda siyasetin belli kalıpların arasına sıkışmasına neden oldu. Hep alkışladığımız askeri müdahalelere geçit veren elitist yaklaşım bugüne değin baskı altına aldıkları tarafından yenilgiye uğratılmasından dolayı yaklaşık 70 senede sahip olduğu gücünü hayli yitirirken son referandum süreci yargı alanını tek kurtarılmış kale olmaktan çıkardı.

Konuya bu açıdan bakarsak yukarıda andığım -kendimi de hep yakın bulduğum- düşünce sahiplerine göre cahil halk kesimi 12 Eylül Referandumu'nda hep olduğu gibi Recep Tayyip Erdoğan'a jest yaparak HSYK ve Anayasa Mahkemesi'ni iktidarın etki kanallarına açık bıraktı. Halkı anlamaya çalışmama kibri kendi insanımıza yabancı kalmamıza yol açmıştı aslında. Bana kalırsa iktidara tepki koymaya çalışırken dogmalara sarılarak ideolojik açıdan artık geçerliliğini yitirmiş yukarıdaki zihniyeti savunmak zorunda bırakılıyoruz. Siyasi partilerin muhalefette yarattığı boşluğu toplumsal hareketlilikle dolduramayıp dini cemaat ya da tarikatların tüm bunların yerini alması çaresizlikle sarıldığımız cahil halkın sebep olduğu gelişmelere yetişememe sızlanmasına yol açıyor. Bir yanda liderlerine oy bile kullandırtamayan kamu kurumlarındaki hantal örgüt yapısına sahip CHP mevcutken; diğer yanda yıllardır devlet aygıtını kullanarak yaşama şansını sürdüren şimdilerde ise bu imkanını kaybeden katı milliyetçi MHP bulunuyor. Bu partilerin yanında Kürt milliyetçiliği yapması bakımından aksi yönden MHP tarafına yakın sayabileceğimiz BDP var.

Etnik kimliklerin kişisel yaşam alanından çıkarak siyasallaşmaya başlaması ile uzun zamandır dini pratiklerin uygun ortamı bularak sosyalleşme yönünden benzer taleplerini dile getirmesi dini ya da etnik isteklerin her yerde olduğu gibi bu topraklarda da darbelerle, krizlerle veya baskılarla susturulamayacak kadar derin köklere sahip bulunduğunu gösteriyor. Halkın bizzat kendisi olan bu inançlar özgür yaşam sahası bulmak için aidiyet hissettiği kültürel damarları demokratik operasyonlarla yenileriyle değiştirmedikleri sürece hayat biçimimiz aynı hızda süren tutucu yöne doğru meyyal akışını koruyacak.

Bir yandan değişen ekonomik altyapı diğer yandan bilişim, iletişim, ulaşım alanlarında yaşanan devrim boyutlarındaki teknolojik yenilikler üretilen pastadan gerektiği kadar pay alamayan sınıfları, gelişmeleri anlamlandıramayan bireyi dini kurumlara mahkum bırakmaya devam ediyor. Şehir hayatının hızına gelenekleriyle yetişemeyen kırsal kesim insanı buralarda özüne yabancılaştıkça emek gücüyle ulaşamadığı zenginliği ilahi hayatta aramaya başlıyor. Menfaatin inancın önüne geçtiği ve insan olma bilincini kaybedilmesi sonucunu doğuran durum kişiyi aslında ait hissetmediği çevreye mahkum kalması zorunluluğuna dönüşüyor. Vatandaşlık kavramının dinsel içerikli ideolojik çekirdekle kuşatılması krizlerle giderek büyüyen etnik milliyetçi taleplerin önünü açıyor bana kalırsa. Birey kimliklerini kaybetmişlerin aynı topraklar üzerinde yaşarken eşit, özgür ve zengin hale ulaşamadıkça birbirlerine saldırgan duruma gelmeleri solun acıklı durumuna bakılırsa sınıf bilinçlerini yitirdiklerinin işareti aynı zamanda.

DERİN AYRIŞMANIN YAKIN DÖNEM TARİHİ KÖKENLERİ

Cumhuriyet öncesi imparatorluğun en uzun yüzyılında başlanmasına rağmen Kurtuluş Savaşı sonrasında kurulan milli devletle iyice hızlanan modernleşme maceramız hayatımızın her alanında dinle ilgili kavramları sınırlı bir alana hapsetti. Osmanlı döneminde yüzyıllar boyu kırsal kökenli muhafazakarlığın sosyal hayata müdahalesi dinsel kaynaklı kurumlarla devam ettiğinden yeni devletin yaratmak istediği modern-laik-milli vatandaş tipi ve buna uygun Cumhuriyet kurumları geleneksel-ümmetçi-kul tipine karşıtlık meydana getirmiş oldu. Köyün yahut kasabanın dar çevresinde tarikat ya da dergahlara mensup bulunanların sosyalleşme biçimleri, etkinlikleri ve zihni kalıpları yeni devletin kuruluş aşamasında Mustafa Kemal ve arkadaşlarının ideolojik tercihlerine uymadığından saf dışı bırakılmaya çalışılmış, en azından etkileri minimum düzeye indirgenmesi amaçlanmıştı. Din kavramı ait olması gereken dünyaya geri gönderilirken Anadolu'da yaşam bulmuş bin yıllık -taassup diyebileceğimiz- alışkanlıklar isyan bayrağını dalgalandırmak için en uygun fırsatı beklemek zorunda kalmışlardı. Devleti eli geçirmeden siyasi hayata müdahaleleri yeni seçkinler tarafından tepki ile karşılanıyor olması yanında böylesi girişimlerin baskı ya da adli yaptırımlara uğraması ileriki yıllarda çok partili düzene geçiş aşamasında en önemli sakıncayı yaratacaktı. Cumhuriyet'in ilanından itibaren devlet ve toplumun önemli bir kesimi arasında yaşanan ideolojik kırılmaya "vatandaş olma-kul kalma zihni ayrışması" olarak adlandırabiliriz.

Kuruluşun ilk yıllarının iç ve dış düşmanlarla mücadele dönemi halini alması İstiklal Mahkemeleri, Takrir-i Sükun... benzeri uygulamaları beraberinde getirirken tek parti dönemindeki ideolojik katılıklar halkı zorla modernleştirme çabası güden siyasi tercihler yönünden yapılan baskıyı had safhaya ulaştırdı. Yüzyılların kutsal bakiyesi gözüyle bakılan geleneksel kurumlar devlet eliyle zayıflatılırken siyasi bakımdan kendilerini yalnız hisseden geniş bir muhafazakar zümre kaybettikleri mirası zamanı gelince geri almaya karar vermişlerdi.Çok partili hayatın başlamasıyla birlikte uygun ortamda aradıkları imkanı bulmaya çalışan, genelde taşrada yaşayan esnaf-çiftçi-etkili kanaat önderleri oylarıyla siyasi iktidarı şekillendirebileceklerinin farkına vardıkları andan itibaren -Meclis'te geçirilmesi planlanan "Toprak Reformu'na" karşı çıkan büyük toprak sahibi Adnan Menderes ile arkadaşlarının kurduğu- Demokrat Parti çatısı altında toplanmaya başladılar.

27 Mayıs İhtilali'nin ardından 12 Mart Muhtırası'nda iktidar olan Adalet Partisi ve bu dönemde kapatılan Milli Nizam Partisi;12 Eylül Darbesi'ne kadar yine Adalet Partisi ve Milli Selamet Partisi MHP ile sağ yelpazenin temsilcileri oldular. Silahların gölgesi altında dini referansları savunan siyasi partiler son yirmi yılda giderek güçlenerek tüm rakiplerine alternatif olduklarını öne süren 1990'ların Refah Partisi ile 2000'lerin Adalet ve Kalkınma Parti'sine dönüşüp yerel seçimlerde ve genel seçimlerde iktidara seçildiler.

Fethullah Gülen Hareketi, İsmailağa Cemaati, Nakşibendiler, Süleymacılar, Milli Görüş devleti dini grupları kullanarak konsolide etmek isteyen AKP iktidarında güçlerini arttırarak sürdürdüler. Son yaşanan Hanefi Avcı Olayı'nın yanında, İlhan Cihaner, Osman Kaçmaz gibi örnekler tarikat ya da cemaatlerin devlet aygıtını ele geçirmelerinde yukarıda andığım tarihi panoromada bugün ulaştıkları düzeyi gösteriyor. 28 Şubat gibi biz laikler tarafından alkışlanan hukuk dışı girişimler yukarıdaki durumu engellemek amacına sahip olduğunu ileri sürerken kısa sürede tam tersi gelişmelere sebep oldu. Askeri darbelerin Yeşil Kuşak Teorisi'ni destekler biçimde muhafazakarlığı serbest bırakıp sol siyaseti hadım etmesi toplumun dini hassasiyetlerini bileylemekten başka işe yaramadı aslında.

Ülkemizde sol siyasetin sınırlı etkiye sahip bulunmasından dolayı sınıf bilincinin gerçek kıvamına ulaşamaması ekonomik yapıda orta sınıfın zayıflatılmasından kaynaklanıyor. Gelir dağılımı bozukluğu emek kesimini birey ve sınıf kimliğinden soyutlayarak dini ve etnik kimliklere sığınmasına yol açıyor. Muhafazakarlığın ticari açıdan yenilikçi sosyal hayata katılma açısından kendine özgü garip bir değişim geçirmesi biz laik kesimlerin gelişmeleri algılama bozukluğunun tedavisinde ilaç niteliğinde. Sosyal kobay haline getirilmiş insanımızın küreselleşmiş tüketim toplumu ihtiyaçlarına cevap vermesindeki her yetersizlik hissi tutuculuğu her kesimde yaygınlaştırıyor. Özellikle benim gibi yarı okumuş aydınlarda. Hayatı anlamak gelişim yasalarını bünyesinde taşıyan diyalektiği anlamakla eş anlamlı.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 93
Toplam yorum
: 47
Toplam mesaj
: 10
Ort. okunma sayısı
: 463
Kayıt tarihi
: 09.06.09
 
 

21-07-1973 tarihinde İstanbul'da doğdum. M.Ü. İletişim Fakültesi Radyo-T.V. Bölümü'nden 1995 yılı..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster