Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Şubat '10

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
1426
 

İmparatorluktan Cumhuriyete ulusallaşma

İmparatorluktan Cumhuriyete ulusallaşma
 

Demokrasi hiçkimseyi oyunun dışına atamaz. Oyunun dışına koyulanlar, gün olur oyun kurar ve sizi oyu


Bugün dünya “küreselleşme” ve “özgürleştirme” kavramları çatısı altında yürütülen sömürge savaşlarına sahne olmaktadır. Siyasal iktidarlar, iktisadi güç odaklarının istekleri doğrultusunda politika belirlemekte ve diplomasilerini de bu anlayış üzerine oturtmaktadırlar. Bunu yaparken kullandıkları en önemli araç ise mikro milliyetçiliktir. Uluslaşma sürecini tamamlayamamış toplumlarda etnik duygular kışkırtılarak sürekli bir gerilim ortamı yaratılmaktadır. Ekonomi ve milliyetçilik güçlü iki silah haline getirilerek muhatap devletler çökertilmekte ve bu devletlerin hükümetleri de bağımlı haline getirilmektedir. Bugün var olan bu durum 19. yy.ın siyasi dinamikleri olan Fransız İhtilali ve sanayi inkılâbının uzantılarıdır. Yazımızda imparatorluk dönemi ve cumhuriyetin ilk yıllarına ait diplomasi eksenli bir karşılaştırma yapmaya çalışacağız.

Fransız İhtilâliyle ortaya çıkan milliyetçilik akımı tüm çok uluslu devletlerin olduğu gibi Osmanlı Devleti’nin de toprak bütünlüğünü tehdit etmekteydi. Bu gerekçeyle Osmanlı Devleti ülkeyi bir bütün halinde yaşatma kaygısıyla milliyetçi akımların önünü kesmeye çalışmıştır. Devletin kurucu unsuru olan Türk-İslâm öğesinin ülkeyi bir bütün halinde yaşatma gayreti Türkler arasında ulusal bilincin oluşmasını engellemiştir fakat aynı durum azınlıklar üzerinde görülmemiştir. Azınlıkların devlete olan bağlılıklarını arttırmak düşüncesiyle gerçekleştirilen demokratik açılımlar da ümit edilen sonucu getirmemiştir. Azınlıklar Osmanlı bayrağı altında yaşamayı reddederek ulusal bağımsızlıklarını sağlamaya çalışmışlardır.

Askeri açıdan zaaf içerisinde bulunan Osmanlı Devleti, Rusya’nın kendisine dönük oluşturduğu toprak bütünlüğü tehdidini İngiltere ve Fransa gibi güçlü devletlerin desteğini alarak ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Diplomatik koşullar Osmanlı Devleti’ni azınlıklar konusunda çeşitli tavizler vermeye itiyordu. Bu durum bazen yabancı devletlerin Osmanlı Devleti’nin iç işlerine müdahalesine kadar varabilmekteydi. Osmanlı azınlıklarının yaşadığı bölgelerde ıslahat istekleriyle başlayan müdahale sonra özerklik taleplerine dönüşmüştür. Süreç azınlıkların çıkardığı isyanlar sonrasında bağımsızlığa kavuşmasıyla sona ermiştir. Yunan, Sırp, Eflak-Boğdan vb. azınlıklarda bu süreci aynen görmek mümkündür.

Şüphesiz ki Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı ve de Kanun-ı Esasi demokratikleşme tarihimizin çok önemli basamaklarıdır. Bu anlamda siyasal kültürümüze önemli kazanımlar da sağlamışlardır. Fakat milliyetçiliğin panzehiri olarak düşünülerek azınlıklara tanınan özgürlükler Osmanlı Devleti’ne zehir olmuştur. Özellikle Islahat Fermanıyla getirilen özgürlükler azınlıklara daha rahat örgütlenme, fikirlerini daha rahat yayabilme imkânı vermiştir.

Osmanlı azınlıklarının yabancı devletler tarafından desteklenmesi Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecini daha da hızlandırmıştır. Garip bir durumdur ki 19 yy.da oluşturulan diplomatik baskı grupları yine varlığını hissettirmektedir. Devletimizin demokratikleşmeye dönük attığı adımlarda yabancı devletlerin dayatması ya da yaptırımının bulunması demokrasinin ruhuna aykırıdır. Çünkü demokrasi ülkenin iç dinamiklerinden gelen enerjiyle özgürlüklerin sınırını çizer. Demokratik özgürlüklerin genişlemesi için toplumun demokratik bir yaşam üzerinde mutabakat sağlaması gerekir. Dolaylı olarak toplumda yapılacak sosyal sözleşme demokratik özgürlüklerin kötüye kullanılmasının da denetleyicisi olacaktır. Ayrıca dış baskı gruplarının ulusal olmaması -doğal olarak- demokratikleşme sürecinde ulusal olmayan bazı sonuçlarla da bizleri karşı karşıya bırakmaktadır. Örneğin ana dilde eğitim hakkının verilmesi yönündeki talep devletimizin demokratikleşmesinden ziyade parçalanma sürecine katkı sağlayacaktır.

Cumhuriyetin ilk dönemlerinde Türkiye’de yaşayan tüm vatandaşların hukuki alanda eşit olduğu kabul edilerek azınlık hukuku ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Bu anlamda yabancı devletlerin müdahale alanları daraltılmıştır. Merkezi otorite kuvvetlendirilmiştir. Oysa şu vakit gerçekleştirmeye çalıştığımız Kopenhag kriterlerinde Avrupa Birliği bizden azınlıklara ait özgürlüklerin genişletilmesini istemektedir. Bu talebe itiraz edilmemesi dahi ülkemizde yaşayan vatandaşların bir kısmına dolaylı olarak azınlık statüsü verdiğimiz anlamına gelmektedir. Yani 19. yy.da görülen iç işlerine müdahale durumu aynen 20 yy.da da görülmüştür. Bu müdahaleler egemenlik haklarımızı sınırladığı gibi bağımsız devlet anlayışıyla da çelişmektedir.

Bir toplumun ulusal bilince sahip olması için öncelikle verilen eğitimin ulusal nitelik taşıması gerekir. Oysa Osmanlı Devleti’nde eğitim ulusal olmadığı gibi imparatorluk karakterine de uygun değildi. Yabancı devletler elde ettikleri kapitülasyonlar yoluyla açtıkları okullarda yıkıcı faaliyetleri desteklemişlerdir. Azınlıklara ait okullar dini ve siyasi alanda yürüttükleri misyonerlik faaliyetleriyle adeta birer ajan okulu gibi çalışmıştır. Osmanlı otoritesinin dışında kalan bu eğitim yapılanması Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecini de hızlandırmıştır. Cumhuriyet döneminde merkez dışı çalışan bu okullar “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” ile okullar Milli Eğitim Bakanlığına bağlanmıştır.

“Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri öğrenimin sınırı ne olursa olsun, en önce ve her şeyden önce, Türkiye’nin bağımsızlığına, kendi benliğine ve ulusal geleneklerine düşman olan bütün varlıklarla savaşmak gereği öğretilmelidir”. Mustafa Kemâl ATATÜRK

Okullarda sağlanan etkin denetim ve müfredatının bakanlık tarafından belirlenmesi eğitimin ulusallaştırılmasında katkı sağlamıştır. Günümüzde yerel yönetimlerin kuvvetlendirilmesi demokratik açılımlara uygunluk gösterir. Fakat eğitim, adalet ve güvenliğe ait birimlerin yerelleşmesiyle merkezden bağımsız politika üretilecek olursa bu durum ülkemizin bütünlüğüne bir tehdit oluşturacaktır. Çünkü ortak hedeflere yönlendirilmemiş bir neslin öğrenim hayatı sonrasında birlik ve beraberlik duygusu içerisinde hareket etmesini beklemek doğru olmayacaktır. Bu açıdan yerelleşme ulusal hedeflere giden yolda taşraya strateji belirleme hakkı anlamına gelirse olumlu sonuçlar verebilir. Türkiye’ye yerel yönetimlerin kuvvetlendirilmesine dönük talepler iç bir dinamik gibi gözükse de temelinde Avrupa Birliği’nin daha özgür ve demokratik bir Türkiye yaratma kaygısı yatmaktadır (?!). Cumhuriyetin ilk yıllarında görülen ulusallaşma-merkezileşme gayretleri egemenlik haklarını devlette toplamayı hedeflemiştir. Bu amaçta sağlanan başarı daha bağımsız ve daha egemen bir Türkiye oluşturmuş ise de yabancı devletlerin manyetik alanını daraltmıştır. Süreç yabancı devletler tarafından tekrar işlerliğe sokulmuş demokratikleşme paketiyle ambalajlanmış etnik parçalama projeleri tekrar hayata sokulmuştur. Ülkemizin 25 yıllık siyasi geçmişine bakıldığında doğuda yaşanan olaylar bizlere ne kadar ulusallaştığımız konusunda bir fikir vermektedir. Bu açıdan yerel yönetimlerin kuvvetlendirilmesi batı ülkelerinin beklentilerine uygun olarak gerçekleşirse bu durum beraberinde federal devlet yapısını ülke gündemine taşıyacaktır. Yani süreç aynı 19. yy.da olduğu gibi işleyecek, ıslahatlarla iyileştirilmeye çalışılan azınlıklar zamanla özerklik talepleriyle yönlendirilecektir.

Avrupa’da özgürlük sınırının geniş olması bu devletlere dönük bir tehdit oluşturmayabilir. Çünkü bu ülkeler büyük ölçüde uluslaşma sürecini tamamlamıştır. Yönetim şekli olarak bir kaygıları da bulunmamaktadır. Üstelik toplumun devlete karşı sadakat duygusunu besleyecek güçlü bir sermaye de Avrupa’da bulunmaktadır. Oysa zayıf ve güdümlü bir ekonomiyle halkımıza refah seviyesi düşük bir yaşam standardı sunmamız vatandaşlarımızın her geçen gün yönetime karşı isyankâr bir tutum takınmasına sebep olmuştur. Bu açıdan özgürlükleri genişletmeden önce yapmamız gereken güçlü bir ekonomi kurarak toplumda demokrasi ve uzlaşı kültürünü geliştirmektir.

Osmanlı Devleti güçlü bir ekonomiye sahip değildi. Güçsüz bir ekonomi içerisinde Türk ve Müslüman nüfusun nüfuzu da oldukça yetersizdi. Askerlik ve devlet memurluğu yapma hakkı bulunmayan gayrimüslim halk ticari alanı ele geçirmiştir. Yabancı tüccarların alışverişlerinde gayrimüslim unsurlara öncelik tanıması bu kişilerin gücünü de daha da artırmıştır. Yani devlet siyasi alanda ulusal bir çizgi de olmadığı gibi iktisadi açıdan da ulusal karakterli değildi.

Devletin kapitülasyonlar yoluyla Avrupalı tüccarlara tanıdığı imkânlar yerli tüccarları mağdur etmiştir. Çünkü yabancı mallar serbest dolaşım hakkını elde etmişse de yerli tüccar, malını bir bölgeden başka bir bölgeye sevk ederken devlete vergi ödemiştir. Sanayi devrimiyle seri üretime geçen Avrupa karşısında kas gücüne dayalı üretim yapan Anadolu’nun rekabet şansı oldukça zayıftı. Üstelik devlet iktisadi alanda korumacı bir politika izlemek bir yana Avrupalı tacirlere kolaylıklar sağlıyordu. Baltalimanı Anlaşmasıyla Osmanlı Devleti gümrük duvarlarını indirerek yerli esnafa son darbeyi vurmuştur. Bu anlaşma Mısır sorununun çözümümde İngiltere’den destek almak amacıyla imzalanmıştır. Aslında yakın geçmişte imzaladığımız Gümrük Birliği Anlaşması da benzer bir durum göstermektedir. Avrupa Birliği’ne giriş sürecinde ilgili devletlerin desteğini kazanmak amacıyla bu anlaşmada önemli iktisadi tavizler verilmiştir. Bugün sanayi devletleri dahi birbirlerine karşı kota koyarak iç üretimin iktisadi güvenliğini sağlarken bizim gümrük duvarlarını indirmemiz çok anlamsız bir cesaret örneğidir. Bu davranışın ülke ekonomisi üzerine etkisi ise Osmanlı Devleti’nde olduğundan farklı olmayacaktır; dışa bağımlı bir ekonomik yapılanma, ülke kaynaklarının yabancı güdümüne girmesi ve de yerli üretimin rekabet gücünün azalması vb…

Sanayi devletlerinin ham madde kaynaklarını ele geçirmek için kendilerinden binlerce kilometre ötede bulunan coğrafyaları işgal etmesi kurdukları sistemin işlemesi için yetmemiştir. Çünkü kapitalist sistemde sanayi bacalarının tütmesi kadar üretilen malların pazarlanması da önemlidir. Aksi halde ürünler paraya dönüştürülemediği için bir zenginlik de sağlama-yacaktır. Bu sebeple gelişmiş batı ülkeleri serbest piyasa ekonomisini benimsemişler bu iktisadi yaklaşımı üçüncü dünya ülkelerine de benimsetmek istemişlerdir.

Sanayi devletleri, yabancı devletleri kendisine borçlandırarak siyasi alanda bu devletler üzerinde denetim kurmuşlardır. Nitekim Osmanlı Devleti ilk dış borçlanmayı İngiltere ve Fransa’dan gördüğü bürokratik baskı sonrasında Avrupa’ya tahvil satışı yaparak gerçekleştirmiştir. Uygulanan hatalı ekonomi yönetimiyle devlet 20 yıl gibi bir kısa sürede aldığı borcun faizini ödeyemez durma gelmiştir. Yabancı devletler alacaklarını tahsil etmek için “Düyun-u Umumiye İdaresi”ni kurarak devletin belirli gelir kaynaklarına el koymuşlardır. Osmanlı ekonomisindeki bu çöküş ve teslimiyetçi yapı ulusal sermayenin de tümüyle zayıflamasına sebep olmuştur. Devlet iktisadi bağımsızlığıyla birlikte siyasi bağımsızlığını da yitirmiştir. Atatürk döneminde bu olumsuzluğu ortadan kaldıran ve sanayi devletlerini hoşnut etmeyen bazı gelişmeler yaşanmıştır. Lozan Anlaşmasıyla Düyun-u Umumiye İdaresi kapatılmış kapitülasyonlar da kaldırılmıştır. Türk kara sularında gemi işletme hakkı Türk gemicilere verilmiştir. Yabancıların elinde bulunan demiryolları devletleştirilmiş, yerli girişimcilere kredi desteği sağlanmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan bu düzenlemeler, ulusal ekonomiyi kurarken devleti de yabancı sermayenin siyasi ve ekonomik denetiminden uzaklaştırmıştır. İçinde bulunduğumuz durum cumhuriyetin ulusal karakterli kazanımlarıyla bu açıdan da çelişmektedir. Zira batı devletlerinin borçlandırmaya dayalı iktisadi ve siyasi denetimi 20 yy.ın ikinci yarısından sonra hız kazanmıştır. Konum itibarıyla iktisadi açıdan 19 yy.dan çok farklı bir yerde değiliz. Düyun-u Umumiye kimlik değiştirerek karşımıza IMF olarak çıkmış ekonomimizle birlikte siyasetimizi de yönlendiriyor. Adı kapitülasyon olmasa da serbest piyasa ekonomisi adıyla yabancı tüccarlara tanınan özgürlükler yerli üreticileri mağdur ediyor ve bütçemiz aldığımız dış borcun faizini karşılamakta güçlük çekiyor. Nitekim 2003 yılında toplanan 20 katrilyonluk vergiye karşılık ödediğimiz dış borç faiz oranı 59 katrilyon liradır. Ülkemizin seçkin üniversitelerinden olan ODTÜ’nün yıllık bütçesi 80 milyon dolar iken dış borç faizine ödediğimiz miktar bir gün için 110 milyon dolara ulaşmaktadır. Bu iktisadi yapı egemenlik haklarımızdan taviz vermemize sebep olurken bağımsız hareket etmemizi de engellemektedir.

Osmanlı Devleti, din eksenli hanedan egemenliğine dayanan bir devletti. Bu anlamda yönetim şeklinden kaynaklanan zaafların devleti esarete sürüklediği söylenebilir. Fakat bugün lâik, demokratik bir cumhuriyette benzer zaafların görülmesi düşündürücüdür. Aslında her iki durumda da sorunu ortaya çıkartan yönetim şekli değil yönetenlerin tutum ve davranışlarıdır. Şüphe götürmeyen bir gerçek ise devletin boş bıraktığı egemenlik alanının yabancı güçler tarafından doldurulduğudur.

Demokrasinin gücü kişi hak ve özgürlüklerinin genişliği nispetindedir çünkü demokrasi bir özgürlükler rejimidir. Zaten siyasi ve iktisadi alanda kişiye sunduğu özgürlükler demokrasiyi diğer yönetim şekillerinden farklı kılan temel özelliklerdendir. Sömürgeci devletler demokrasinin de sunduğu özgürlük alanını kullanarak ülke kamuoyunu basın aracılığıyla yönlendirebilmektedir. Bu yönlendirme bazen toplum hafızasını köreltme, bazen dikkati başka tarafa yöneltme bazen de yanlışı doğru olarak gösterme şeklinde olabilmektedir. Bu sebeple iyi işleyen bir demokrasi için sağduyulu bir basın ortamının oluşturulması gereklidir. Aksi halde demokrasi, sunduğu özgürlüklere kurban edilerek işlemez hale getirilecektir. Güçlü bir demokrasi için güçlü bireyler, güçlü sivil toplum örgütleri gereklidir fakat bunlardan da önce güçlü bir devlet gereklidir.

Avrupa Birliği’nde kimi zaman gündeme getirilen “Kemalizm, Avrupa Birliği’nin ilkeleriyle çelişir” yaklaşımı yürütülmekte olan senaryo açısından doğru bir tespittir. Çünkü Mustafa Kemâl Atatürk, sanayi devletlerinin 19. yy.da oluşturduğu siyasi ve iktisadi sömürge kanallarını tıkayarak ulusal bir devlet kurmayı başarmıştır. Osmanlı Devleti’nin tüm hücrelerine nüfuz ederek onun egemenlik haklarını ele geçiren sömürgeci devletler bu yüzden Atatürkçü değerler ile kan uyuşmalığı çekmektedir. Atatürk, ulusal egemenlik ve bağımsızlık anlayışı üzerine bina edilmiş bir cumhuriyet kurmuştur. Ulusal nitelikteki bu yapılanma Türkiye’de sömürgeci devletlerin de hareket alanını daraltmıştır. Atatürk, aklı ve bilimi kendisine rehber edinen, insan hak ve özgürlüklerine saygılı , barışçı ve uygar bir Avrupa ile bütünleşme çabası gösterirken sömürgeci Avrupa’nın karşısında yer almıştır.

Dünya değişiyor, “batı” artık sefere İslâmiyet’in ilerleyişini durdurmak için ya da Hıristiyanlığı yaymak için değil kendilerinden olmayan başka halkları özgürleştirmek gibi masum bir gerekçeyle (?!) çıkıyor. Monarşiler, diktatörlükler devriliyor fakat halk özgürleşmiyor. Çünkü temel hedef yönetim şeklini değiştirmek değil yöneticileri kendilerine uydu haline getirmektir. Sömürgeci devletler, demokrasiyi başka ülkelerde iktidar belirleme aracı olarak kullanmaktadır. Nitekim demokrasiyle yönetilmeyen fakat sanayi devletlerinin de isteklerine “hayır” demeyen diktatörler iktidarlarını devam ettirmekte ve bu sorun olarak da görülmemektedir.

ABD eski başkanı Bill Clinton: “Bu nedenle apartmanda olup biten her şey den etkileniyoruz. Etkilendiğimize göre de sizden aldığım vergilerle ben bu dünyayı denetleyeceğim ki burada bir karışıklık çıkmasın ve en üst katta oturanlar zarar görmesin” sözleriyle küreselleşmenin siyasi ayağını ortaya koymaktadır. ABD dünya siyasetini çıkarları doğrultusunda yönlendirerek iktidarını kuvvetlendirmekte ve sürekli kılmaktadır. Fakat bu iktidara teslim olmayan, apartmanın üst katına çıkmaya çalışan Avrupa Birliğiyle olan çatışmaları apartmanın alt katlarında bulunanların daha da ezilmesine sebep olmaktadır. İktidar kim olursa olsun apartmanın en üst katında yaşayanların huzur içinde bir yaşam sürmesi için alt kat sakinlerinin itaatkâr olması gereklidir. Dünya siyasetinde devletlerin bağımsızlaşması ve ulus çıkarlarına uygun davranması dünya liderliği iddiasında bulunan devletlerin çıkarlarına aykırıdır. Bu sebeple batılı devletler, Asya ve diğer kıta devletlerini kendilerine siyasi ve iktisadi açıdan muhtaç bırakarak onların bağımsız hareket etme kabiliyetlerini de kısıtlamaktadır. Sözünü ettiğimiz bu durum geçerliliğini 19. yy.dan itibaren korumakta ve etkisini bu dönemlerde en üst düzeylerde göstermektedir.

Sömürgeci devletlerin bağımlılaştırma politikasının önemli bir ayağı da ekonomidir. Dünya’da serbest dolaşım hakkı bulunan yabancı sermaye, devletlerin istikrarsızlaştırılmasında kullanılmaktadır. Nedenleri tam olarak algılanamayan ani iktisadi krizler devletlerin fakirleşmesine sebep olmaktadır. Kriz ülkeleri ayakta kalma gayretiyle Avrupa’dan ve ABD’den aldığı borçlarla onlara daha da bağımlı hale gelmektedir. Türkiye’nin geçirdiği Şubat 2001 krizi buna güzel bir örnek oluşturur. Zira iki gün içinde Türkiye 1/4 oranında fakirleşmiştir. Sonrasında IMF ve ABD eksenli bir dış politika ülke siyasetinde daha hakim olmuştur.

Küreselleşme, batılı devletlerin egemenlik sahasını genişletme politikasıdır. İktisadi açıdan zayıflatılan ülkelerde mikro milliyetçi kışkırtmalar ülkeyi daha istikrarsızlaştırmakta ve dışa bağımlı hale getirmektedir.

Fransız İhtilâlinin üzerinden yüzyılı aşan bir süre geçti. İhtilâl milliyetçi akımlar ile imparatorlukları yok etti. Sanayi devrimi ile ulusal devletlerin yerini endüstriyel devletler aldı. Endüstriyel gücü elinde bulunduran batılı devletler siyasi ve ekonomik hayata egemen olmak için ulusal sınırları top, tank, füze kullanmadan sermayenin gücü ile aşmayı başardılar ve tekrar bir imparatorluk oldular. Bu imparatorluklar çok uluslu sermaye gücü ile ulusal egemen ve bağımsız devletlerin en büyük tehdidi konumundadırlar.

Türk insanının imparatorluktan cumhuriyete geçiş sürecinde dünyada çok şey değişti. Fakat Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi ve iktisadi kuşatmada pek de bir şey değişmediği kanaatindeyiz. 19. yy. imparatorluklarını nasıl milliyetçilik akımı yıkmış ise de 21. yy. imparatorluklarını da yine milliyetçilik akımı yıkacaktır. Emperyalist yayılımın etkisi, ulusal nitelikte duyarlıkların dünyada kuvvetlenmesine sebep olacaktır.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 6
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 6
Ort. okunma sayısı
: 1324
Kayıt tarihi
: 27.01.09
 
 

İlk, orta, lise eğitimimi Samsun'da tamamladım. Lisans eğitimimi Eskişehir Osman Gazi Üniversites..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster