Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Mart '12

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
155
 

In the world, o ne özgüven o!

In the world, o ne özgüven o!
 

Burcu,Ebru ve Ural Sears Tower'da


Burcu, Eric, Ebru, Ural ,ben ve babası Temmuz 2009 da Şikagoyu gezmeye devam ediyoruz. Bir önceki blogumda A.B.D nin en yüksek binası Sears Tower'i gezeceğimizden bahsetmiştim. Sears Tower Amerika'nin en yüksek, dünyanın yedinci en yüksek binası. Bu o tarihlerdeki durum. Muhtemelen daha sonra daha yüksek binalar inşaa edilmiş ve dünyadaki sıralamada daha aşağı sıralara inmiş olabilir. Bina 442 metre, antenlerle bu yükseklik 527 metreyi buluyor.110 kat olan binanın 16.100 penceresi var ve bütün etrafı siyah alüminyum ile kaplı.1973 yılında inşaa edilen binaya çok büyük bir asansörle çok hızlı bir şekilde çıkılıyor. Ben daha önce Paris'te Fransa'nın en yüksek binası Montparnasse binasına çıkmıştım ama o bina 56 kattı ve hemen hemen Sears Tower'ın yarı yüksekliğinde idi.

O gün binanın en üst katına çıkmak üzere biletlerimizi alıp asansörün önünde onlarca insanla sıramızı beklerken hepimiz göreceklerimizden çok heyecanlı idik. Biz büyükler göreceklerimizin , Ural ise etraftaki kalabalığın etkisi ile heyecanla bekleşiyorduk. Tabii 4 yaşında bir çocuğun bunları idrak etmesi çok zor. O bizim ve çevrenin heyecanından etkilenmişti. Işık hızı gibi bir hızla yukarı çıkan asansörden 110.katta indiğimizde salonda gördüğümüz kalabalık bizi şaşırttı. Bu meraklı kalabalığın peşine takılıp bizde binanın en üst katını gezmeye başladık. İçerde insanların dikkatini çekecek çeşitli olaylar yaratılmıştı. Pencere kenarları tamamen cam zeminle çevrili idi. Herkes 442 metre yükseklikten aşağıda ınsanların, arabaların minicilk göründüğü bu 1.5 metrelik cam zeminin üzerine çıkıp resim çektirmek için sıra bekliyordu. Biz de tek tek cam zeminin üzerine çıkıp resim çektirdik. Özellikle Ural gördüklerinden çok etkilenmiş, hatta biraz da korkmuştu. Önce tek başına cam zemine çıkmak istemedi. Sonra Burcu teyzesi ile korkusuzca çıkıp fotograf makinesine poz verdi. Sears Tower ile ilgili bütün hediyelik eşyaların satıldığı mekanda binanın yapılış sürecini, teknik ve mimari özelliklerini anlatan çeşitli yazıları okuduktan, binanın maketinin önünde resimler çektirdikten sonra üst katta bulunan kahvede bir dinlenme kahvesi içmeye hak kazanmıştık. Binanın pencerelerinden Şikago'nun manzarası şahane gözüküyordu. Michigan gölü, şehrin çok yüksek binaları görülmeye değerdi. Binanın üst katından inmek için asansörde sıra beklerken hepimiz gördüklerimizden çok etkilenmiştik.

Binanın çıkışındaki hatıra eşyaları satan mağazadan bugünün anısına küçük hatıralıklar alırken kapı kenarında duran Devlet Başkanları Obama'nın normal insan boyutlarındaki maketi dikkatimizi çekti. Herkes bu maketle tek tek veya toplu olarak resim çektiriyordu. Biz de sıramızı bekleyerek Obama ile resim çektirdik. O zaman Amerikalı'ların bu özgüvenine hayran oldum. Kendi ülkemde bir devlet başkanının maketinin alışveriş merkezinin kapısına konulup ,insanların onunla resim çektirmelerini düşünemedim. Bir sakız reklamındaki bir söz aklıma geldi. O ne özgüven o.

O günü şehirde Rainforest denen bir restoranda yemek yiyerek noktalamak istedik. Rainforest Cafe çok ilginç bir yer. Yağmur Ormanları anlamına gelen bu kafe tamamen orman şeklinde tasarlanmış. İçinde çeşitli hayvan figürlerinin normal boyutlarda yer aldığı kafede ağaçlar da normal boyutlarda. Sürekli doğa ve yağmur seslerinin olduğu,ağaçlar altında ,çeşitli hayvanlar arasında yemek yemek hepimize, özellikle 4 yaşındaki Urala çok ilginç gelmişti. Mekanı gördüğümüzde yaşadığımız şaşkınlığı garson yemek tabaklarını getirdiğinde bir kez daha yaşadık. Amerika'da porsiyonların çok büyük olduğuna çeşitli defalar şahit olmuştum ama bu seferki bambaşkaydı. Her bir tabak en az 3 kişiyi doyurabilecek büyüklükte idi.O gün Rainforest kafede yemekten sonra otelimize dönerken yorgun ama çok mutluyduk. Ben ve eşim çok nadir olarak yakaladığımız iki kızımızın, torunumuzun yanımızda olmasından, Burcu ve Ebru iki kardeş kavuşmaktan, Eric ise çok sevdiği Ural'la olmaktan çok mutluyduk.

Ertesi günü kahvaltıdan sonra Şİkago tekne turu ile gezimize başladık. Teknede Michigan Gölünün şehrin içindeki uzantıları üzerinde gezerken geziyi anlatan rehberin söylediklerine kulak kabarttım. Rehber hanım hemen hemen her cümlenin başında 'in the world' diyordu. Biraz daha dikkatle dinleyince bu kelimenin anlamını kavradım. Rehber dünyada en büyük bina, dünyada en büyük nehir, dünyada en büyük göl diye sürekli Amerika'nin en büyüklüğünden bahsediyordu. O zaman Amerika'nin özgüvenini bir kez daha iyi anladım.

Şikago'da son gezi günümüz çok hareketli geçti. Akşam üzeri araba ile 3 saatlik Portage yolunda Ebru ilk defa karşılaşacağı Eric'in ailesi ile tanışma, Burcu Göker ve Eric Jenkins bir hafta sonra olacak düğünlerinin heyecanı içinde idi. Ural ise mışıl mışıl uyuyordu.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 825
Toplam yorum
: 1069
Toplam mesaj
: 22
Ort. okunma sayısı
: 1033
Kayıt tarihi
: 26.04.11
 
 

Ben emekli bir iktisatçıyım. 21 yıldır bir sanatçı annesiyim. Küçük kızım klasik müziğe eğilim gö..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster