Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Ocak '10

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
2270
 

İnanç ile bilgi arasındaki ayrım

İnançlar konusunda az ya da çok belli kesim insanda görülen bir anlayış var.

Bu, herkesin mutlaka bir inancının olması gerektiği, ateizmin de bir inanç olduğu, inançların bilginin yanında eş düzeyde olduğu, inancın nesnellik taşıdığı gibi bir düşünüştür.

Şimdi, bilim ile dini, teizm ile ateizmi, nesnel ile özneli, inanç ile bilgiyi birbirinden ayırmayan bir inanç, gerçek anlamda inanç olamaz. Bu, kavramları birbirine karıştırmış, neye neden inandığının farkında olmayan, fetişistlik içeren bir tür yoz inanç olur.

Şöyle anlatalım:

İnanç nedir diye bir soru sorduğumuz zaman, inancın ne olduğunu anlatırken, inancın ne olmadığını da cevaplamış oluruz.

Çünkü bir şeyin ne olduğunu söylemek aynı zamanda ne olmadığını da söylemektir. Çünkü ne olmadığını söylediğimiz zaman, onun ne olduğu ortaya çıkar.

İnanç ne değildir diye sorduğumuzda verilecek cevap bilgidir.

İnanç bilgi değildir. Bilgi de inanç değildir.

Şöyle bir örnek verelim: Diyelim ki, nazar boncuğunun uğur getirdiğine dair bir düşünceniz var. Eğer nazar boncuğunun, her zaman her yerde, herkes için gözlemlenebilecek, sınıflanabilecek, her aklı ikna edebilecek, tekrarlanabilecek, doğrulanabilecek yanlışlanablecek bir etkisini hiçbir şüpheye mahal olmayacak şekilde ortaya koyarsanız, bu BİLGİ olur.

Ama yok, bunların hiçbirini yapamıyorsanız, ama yine de nazar boncuğunun uğur getirdiğini söylüyorsanız, bu sadece sizi bağlayan bir İNANÇtır. Bu nedenle, özneldir ve keyfidir.

Anlatımda diğer aşamaya geçersek:

Peygambere ya da kutsal kitaplara duyulan inançlar ile, bir nazar boncuğuna duyulan inançlar arasında teorik olarak hiçbir fark yoktur. Bu ikiliye Tanrı da dahildir, ancak, onun bir farkı, evren üzerine bilgi ortaya koymaya çalışan ve nedensellik zinciri içinde çalışan insan aklının da bilimsel bilgi uğraşısında, bir ilk hareket ettirici güç düşüncesi felsefi düzeyde ileri sürülmüştür. Ama bu nosyon, dinler aracılığı ile kişiselleştirilmiş bir Tanrı'ya dönüştürülmüştür. Tanrıya dinler açısından bakıldığında, buna duyulan inanç da, yine bir nazar boncuğuna duyulan inançtan farklı değildir. Çünkü dinler içinde, bu kavram, bilimsel sorgulama nesnesi olmaktan çıkar. Mutlak gerçek haline getirilir.

O zaman, dinlerin konumu ile nazar boncuğunun konumu teorik olarak aynıdır.

Ateizm denilen şey de, bunu bu kelimenin yabancı kökenli oluşunun yaratacağı çağrışımsızlıktan ve bir terim gibi düşünmekten çıkıldığında, basitçe, Tanrı'ya ve dinlere duyulan inancın bilimsel bilgi olmadığını söylemektan başka bir şey değildir. Bir inanç değildir, bir savın reddidir.

Theism=Teizm, latincede tanrı, tanrıcılık demek, -tabi bunun bir de Deizm şekli var ama bu ayrımı yapmaya gerek yok şu an- A ise, burada olumsuzluk katan bir önek, Tanrısız, tanrıcılıksız gibi bir anlamı var. Yani, temelinde, Tanrı'nın var olduğuna dair savları kabul etmemeyi içeriyor. Ne bir inanç gösteriyor ne de bilgi ortaya koyuyor. Çünkü, adı, reddettiğinden geliyor.

Ateizmin inanç olması ancak şöyle olurdu; eğer Tanrı'nın var olduğu bilimsel ve felsefi akılca kanıtlanmış olsaydı ve hala birileri Ateist olarak kalsaydı, o zaman, Ateizm inanç haline gelirdi. Çünkü, Tanrı var olduğu halde, bu kişi, yok diye inanç güder olurdu.

Sözün özü olarak, inancın bilgi olmadığının, inancın nesnel değil öznel bir durum olduğunun, ateizmin teizmden sonra ortaya çıkan ve onun savını reddeden bir görüş ya da tutum olduğunun farkında olmayan bir inançlı, hiç şüphesiz, neye neden inandığının farkında değildir. Bu kişi, büyük ihtimal geleneklerin etkisi altındadır. Çünkü gelenekler, çocuk yaşta insana geçer ve insan bunu gelenek diye kültür diye devam ettirir, altında yatanın ne olduğunu sorgulamaz. Ama yeri geldiği zaman onu korur ve savunur. Çünkü insani tinsel varoluşunu ona yaslamıştır. Tabi, akıl, bilgi ve sorgulama içermediği için, kendini kendi mantığı içinde savunur. Yani, bir dinsel inanç, dinsel dogmalarda söylendiği gibi kendini savunmaya geçer. Bu ise boş laftır. Ama buna mukabil, insan, bilimin, felsefenin, bilginin, nesnelin ne olduğunu biliyorsa, kendi inancının bütün bu bütünsellikteki yerini biliyorsa, o neye neden inandığını bilen aydın bir inançlı olur.

İlginç bir bitiş olsun: Yakınlarda Cüppeli Ahmet Hoca adlı tarikat babası diye söylenen bir kişinin tv söyleşisi vardı. Yobaz birini beklerken, inançlarına katı bir şekilde bağlı bile olsa, hep inançlarını, yukarıda tarif ettiğim inanç kavramı içinde ifade ettiğini görünce, isterse, sakalı boyunu bile geçsin, bu kişinin yobaz değil, aydın bir dindar olduğunu gördüğümü söyleyebiliim. Demek ki, yobazlık inançlarına sıkı şekilde bağlılıktan değil, inançların bir bilgiymiş gibi nesnel olduğunu sanmaktan çıkmaktadır.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Ne var ki, her inanç sahibi “inancı”nı delillendirebilir. Ancak ortaya koyacağı deliller ne olursa olsun, “inancı”nın ispatı olmayacaktır. Konuyu bu çerçevede ele aldığımızda, toplumda farklı inanç gruplarının, ortak insani değerler noktasında birbirinin inanç ve uygulama biçimlerine saygı göstermesi daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Geçmişten bugüne, bir nevi “met/cezir” hareketi gibi, din ve bilim üzerinden insanların yanıltılması ve belli çıkarlara alet edilmesi yanlışına, bugünlerde son vermemiz gerekmektedir. Bugün; birey, toplum ve insanlık olarak, daha huzurlu bir dünyanın özlemi içerisindeyiz. Bütün düşünce birikimimizi, bu özlemin gerçekleşmesi doğrultusunda kullanırsak daha doğru hareket etmiş oluruz. Görüşmek üzere, sevgi ve saygılar…

Rıza Üsküdar (Anadolu'm ayağa kalkarken) 
 25.01.2010 13:54
Cevap :
Merhaba zahmet edip güzel güzel yazmışsınız.. düşüncelerinize katılıyorum.. kavrıyamadığım yönü yok ise, sadece nazar boncuğu teşbihini yerinde bulmadığınız noktasında farklılaşıyoruz diye görüyorum.. tabi ki, bunda haklısınız, çünkü nazar boncuğuna değer atfeden insanların ciddiyeti ve sayısı ile dinlere inanların sayısı karşılaştırılamaz bile, ancak ben yine de, içerik olarak bu teşbih yanlış olsa da, teorik olarak ya da biçim olarak bu benzerliğin olduğunu düşünüyorum halen.. ama yine de bu konuları düşünürken bunu yeniden test ederim kafamda.. bütün sözlerimin altında yatan temel ayrım şudur: inanç özneldir, bilgi ve bilim ise nesneldir.. kişi inancının öznel yanını gördüğü sürece, doğru yoldadır, aydındır ve elbete başkası benimsemese de kendince inancının delili olacaktır, yoksa niye inansın, ama onu insanoğlunun bilgi birikiminin tersine nesnel gördüğü zaman yanlış yola girer, inancı da yanlış anlar, hayatı da, benim ikazım budur. selam ve saygılar  25.01.2010 14:49
 

Çünkü zamanla kurumlarda görülen yozlaşmalar, söz konusu kurumların kendisinden değil, insanların kurumları çıkarlarına hizmet eder, bir biçimde konumlandırılmalarından kaynaklanmıştır. Ancak “nazar” boncuğu örneğinizden hareketle, insanların ya da belli grupların “din” algıları, insani noktalar itibariyle eleştirilebilir… Bunu yaparken de, dinin asli kaynakları ile bilimsel bilginin ürettiği veriler kullanılabilir. “Hiç, bilenlerle, bilmeyenler bir olur mu?” sorusuyla, bilginin önemini vurgulayan İslamiyet ile nazar boncuğuna inanma konusunu bir tutmak doğru değildir. Ancak bilimin görevi, Allah’ın varlığının ispatını yapmak olmadığı gibi, yokluğunun ispatı da olmamalıdır. Çünkü hiç kimse “inancı”nı ispat edemez. Eğer ispat ederse, bunun adı “inanç” olmaz.

Rıza Üsküdar (Anadolu'm ayağa kalkarken) 
 25.01.2010 13:43
 

Her birinin, farklı zamanlarda birbirinin yerini almaya çalışmasıdır, yaşanan olumsuzlukların temel nedeni… Bu sebeple, “din” aynı zamanda “bilim”, ya da “bilim” aynı zamanda “din” olarak görmemelidir, kendini... Zaten bu kurumlar değildir, bu yanlışları yapan. Bu kurumlara işlerlik kazandıranların, bireysel ve grupsal çıkarlarını hayata geçirme girişimlerinin bir sonucudur, bu yaşananlar... Tüm toplumsal kurumlar gibi, “din” ve “bilim” olsa olsa iki farklı kümedir. Ancak toplumsal yönleri itibariyle bu iki küme arasında, “a” kesişim “b” kabilinden bir ortak noktaları vardır. Bu durum, diğer toplumsal kurumlar için de geçerlidir. Aslında, tüm toplumsal kurumlar gibi “din” kurumunu da eleştirmek, pekte uygun değildir.

Rıza Üsküdar (Anadolu'm ayağa kalkarken) 
 25.01.2010 13:41
 

Merhaba… Nereden başlayacağımı bilmiyorum, ama öncelikle inanç ve bilimsel bilgi arasındaki farkı ortaya koyarak, yazınıza bu anlamda bir katkı yapmaya çalışacağım. Din, tümdengelimcidir, bilim ise, ağırlıklı olarak tümevarımcıdır. Bununla beraber, bilim zamanla ulaştığı nokta itibariyle tümdengelim metodunu da kullanmaktadır. Eskiçağlarda “din” eksenli bilgi üretimi toplumları nasıl uzun süre çatışma içine ittiyse, Yakınçağ'da da aynı yanlışın farklı bir biçimi toplumları çatışma içerisine sürükledi... Buradaki hata da “bilim” eksenli yanlışlar oldu. Yakınçağ'da Aydınlanma hareketi sonucunda hızla gelişen “Pozitivizm” ve onu bir bilimsel temel olarak ortaya koyanlar, “Tanrıyı tahtından indirdik, yerine Pozitivizm'i koyduk” diyerek, bu acı gerçeği net bir biçimde ortaya koymuşlardır. Kaldı ki, “din” ve “bilim” iki farklı kavramdır.

Rıza Üsküdar (Anadolu'm ayağa kalkarken) 
 25.01.2010 13:38
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 582
Toplam yorum
: 851
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 572
Kayıt tarihi
: 21.10.07
 
 

Ankara'da yaşıyorum. Çeşitli güncel konularda, zaman zaman 'neden olaya böyle bakılmıyor' diye dü..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster