Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

31 Aralık '12

 
Kategori
İnançlar
Okunma Sayısı
3940
 

İnançlarımızın kökenleri

Değişik sözlüklerden yaptığım araştırmalara göre, inanç: “Kişinin günlük yaşamında, davranışlarını etkileyen, etkilediği oranda kısıtlayan,  başkalarından edindiğimiz duyumlar toplamıdır”

‘Duyumlar/söylenceler’ günümüze değişerek gelseler de, kuşku yok ki bizim göç izlencemizi, dilimiz ve kültür genlerimizin ip uçlarının bir göstergesidir. Bu söylenceler toplamı, tanrılarımızın da tanrısı olduğu düşünülürse, işin boyutu biraz daha değişiyor olmalı. Söylencelerle tanrıları yaratırken, zamanında yuvadan uçmayan yavrusunu boşluğa itiveren kuşlar kadar da acımasız davrandığımız da çıkıyor ortaya; örneğin sadece eski Mısır’da  2000 civarındaki tanrı yaratan, yarattığı tanrıları belleğimizden silen de bizdik.

Tanrıları gökyüzünde ve yer altında aradığımızdan, yeryüzünü onlar için bir ibadethaneye çevirmiş, tapınaklar, sunaklar, putlar dikmişiz onlar için.Güneşin doğmasıyla aydınlık ve sıcak, gitmesiyle karanlık ve soğuk oluşuna akıl erdiremeyince, gece imdadımıza yetişen ay kutsal listemizde haklı yerini almış.

Orta Asya’dan getirdiğimiz kültür birikimi Anadolu insanının inanç ve söylenceleriyle  bütünleşince bir başka ‘biz’ olduğumuzun ayrımına varabildiğimizi söylemek çok zor.

Bir taraftan dinine ve yalvacına toz kondurmazken, yasaklı-haram kapsamında kalan, örneğin ağaca çaput bağlamayı da ihmal etmemişiz.Leyleği, kumruyu, örümceği, güvercini  severiz de baykuşu ve kargayı sevmeyiz. Koyunu, danayı, ineği severiz de domuzu sevmeyiz.’Niye’ diye kaçımız kafa yordu?

Cenaze  ‘kaldırmak’ :

‘Cenazeyi dün öğle namazına müteakip kaldırdık’ gibi cümleleri sıkça duyarız. Bir soru:  Cenaze kaldırılır mı, indirilir mi? Kazdığımız çukura bıraktığımıza göre ‘kaldırmak’ sanki sırıtıyor gibi geliyor, öyle değil mi? Olaya şu gözle bakarsanız; bu cümlede ‘kaldırmak’ eyleminin doğru kullanıldığını anlarsınız. Şamanist-Türkler cenazelerini Gök Tanrıya son kez yakınlaştırmak için (evin damı)  gibi yüksekçe bir yere görkemli bir törenle kaldırıp bekletirlerdi.Bu bir veda töreniydi. Cenaze indirilmeden önce  kaldırılırdı yani.

Sünnet :

Tek tanrıça Kıbele’leye en yakın olanların ‘GALLUS’ unvanlı papaz olmaktan geçerdi. Papaz olmak öyle kolay şey de değildi tabi. Tanrıça  uğruna kan döküp, acı çekilmeliydiniz. Kadını dölleyen organ toprağı neden döllemesin? varsayımı sünnetin başlangıç tarihidir. Rahibe olmanın başlangıcı bir sunakta Gallus’a kızlığını bir törenle kurban etmeniz de gerekliydi tabi.

Follus : (Latince ‘phallus’ kelimesinden türemiş olup erkeklik organızdır)

Doğumda erkeğin rolü anlaşılınca ‘tanrıça’ saltanatının azalması oranında follusun önemi artmıştı. Artık ‘follus’ kutsal bir organdı ve tapılmalıydı, sadece tapmakla kalmadılar,bir korku sembolü olarak da kullanmaya başladılar: Örneğin tarlalarının ortasına zillerle donatılmış görkemli follus yapıp diktiler,(antika eşya satan dükkanlarda halen maketleri görülebilir) kuşlara yaban hayvanlara bir uyarıydı bu.Yetmedi,sınırlara bugünkü poligon taşı yerine dikildi.bunun anlamı açık: Komşu tarla sahibine ‘senin gücün burada başlar’ Taştan follusa benzetilen kabartmaların görevi toprağın bereketini arttırsın temennisiydi.Aynı zaman. Küçük taş penis heykelcikleri bir kadının boynunda asılıysa koruyucu bir melek olmasının yanında verdiği ileti belliydi:  “Sahipliyim, ilişkiye teklifi yapmayınız.”

Anadolu’da, Kan/can versin diye  sünnetle kesilen derinin toprağa (özellikle anne, ya da teyze tarafından) gömülmesi, sünnet olan çocuktan daha çok, follusa saygıdan öte bir şey değildir.

Tanrı Priapus: Follusun önemi arttıkça putlaştırılmaya başlandı.Kadınları baştan çıkarmak,döllemek gibi asli görevi olan  tanrı Priapus’ün yaratılması kaçınılmaz olmuştu.Erkekle birlikte olan kadını da kötü ruhlardan koruyacağı inancı yaygınlaşmaya başladı.Bugün bazı ülkelerde yeni doğan çocukların beşik ya da boyunlarına,hatta genç kızlarımızın boyunlarına asılı mavi boncuk görünümündeki penis sembolleri bu tanrının günümüze yansımasından öte bir şey değildir. Bu iş burada bitti sanmayın,şimdi gezgin yazar Strabon’un ‘coğrafya’ adlı kitapta (X111:12) sizi bir başka inanılası gelmeyen sürpriz bekliyor:

Priapus, sadece bir kutsal organ değil, bir şehrin adı bile oldu. Yani bu adı taşıyan bir şehirde kuruldu.Bu şehir nerede miydi? Dünyanın öbür ucunda aramaya kalkmayın, Anadolu’da…

Çanakkale-Biga yakınlarında(17 km),deniz kenarındaki halkın yaşam felsefesi şöyle özetlenmektedir: Dionysos + Afrodit= Priapus, içki + Aşk= Seks,içki + denge= ereksiyon,içki + denge= bolluk. (Elvin Azar,Seks Tanrıları, Berfin bahar yayınları, 2006,S.174) Mezarlıklarındaki çift follusu andıran mezar taşları ‘Tekrar dirilmek istiyorum’ iletisi vermekteydi (İnternetten priapus follos taşları şeklinde araştırmak mümkündür) Anımsatma: Lezbiyenliğin de,  Priapus şehrinin hemen alt koyunda, (Dikili’de) türediğini anımsayın.

Damızlık: Dölleme gücü fazla olan hayvanlar gelse de akla, başlangıçta bir erkeğe ait sıfattı.tarihçesine gelince:Köyün en yakışıklı,güçlü delikanlısı törenle baharın kendini hissettirdiği günlerde  ‘Tammuzluk’ adı altında ev ev gezdirilir, dileyen kadın ve kız bu delikanlıdan döl alırdı.

Minare ve follus akrabalığı:(Yukarıdaki resim Fikret Otyam’ın ‘Adı Yemendir’ adlı kitabından alınmıştır. Yazko, 1981)Tutucu kişileri çileden çıkaran bir benzetme olduğunun ayrımındayım. Gerçekler acıtır, ne gelir elden?

Anadolu dinlerinde ibadete çağrı yüksekçe bir yerden yapıldığını biliyoruz. Erkeklik organının önemi anlaşılınca bu tür yapılar follusa benzetilmeye başlandı. Arapçada “Nur,ışık saçan” anlamındaki ‘minare’  Araplarca bilinmezdi. Camilerin yanına minare dikilmesi Osmanlının keşfinden öte bir şey değildir.

Follusun tarihi bu kadarla kalmıyor: Hindistan’daki mağara kazılarına kadar götürüyor bizi. Sevişme sahneleri, onların da üstünde abartılı ‘follus’ figürlerine rastlanılmış. Benzeri figürler Finlandiya, Bergama,Sümer ve Akad kazılarında da görülebilir.Aslında durumun bundan ibaret olduğunu inanmayanların ta uzaklara gitmelerine hiç gerek,Batman ilimizin sınırları içindeki Hasankeyf’teki caminin minaresi sular altında kalmadan hele bir bakıversinler,yeter

Bu tip figürlerin dışına taşarak günlük yaşamda da yerini almaya başlar. Gemi, sandalların en önündeki suya değen noktasından yukarıya doğru yükselen kısmı, (bereketli olsun anlamında) follus şeklinde yapılmaya başlar. Bu figürler  bıçak sapında,  tava ve testi kulplarında yaygın şekilde kullanılırdı.

Kutsal dinler  sonrası, follusa benzetilen simge ve figürler darbe yese de, (bence)  havanelinin uç kısmında hâlâ  saltanatını sürdürüyor olmalı.

Gidenin ardından su dökmek: Bu söylencenin aslını dindar kişilere inandırmak, anlatmak kadar zor olmalı.’Gidenin yolu su gibi açık olsun’ demek istendiğinden  su dökülür gibi yaklaşımlar uydurmadır. Şamanist Türkler zamanında gidenin ardında su değil, içki dökülüyordu.Şamanist felsefede bunun anlamı: “Bu yeryüzünü bırakıp gidecek olan ilk sen değilsin, düşünme ve üzülme. Et ye, içki iç, unut içindeki kederi.”  Ölü evine kurulan sofrada da aynı felsefeyle içki içilirdi..Bu alışkanlık sadece Alevilerin cem törenlerinde rakı içme geleneği devam etmektedir. Dinsellik kazanan törenlerde içki terk edilirken, düğün gibi törensel kutlamalarda rakı içme o günden bu yana devam etmektedir.

Ayna kırmak uğursuzluktur,çünkü…

İnsan ilk kez yüzünü durgun suda,parlak cisimler üstünde ve en son en net şekilde aynada görmüştür.Suyun minik bir çalkalanışında insan yüzü suyun kırılması doğrultusunda yarı yarıya yok oluyordu.Ayna keşif edilince aynı inanç devam etti,ayna kırılınca da insan yüzü aynı oranda kaybolduğundan insanın da kaybolacağı,yani öleceği inancı yerleşmişti.

Mezar başında mum yakma, çiçek dikme:“Hortlak’  insanlığın en büyük korkusudur.Ölen insanın mezarında rahat edememesi halinde, ‘Hortak’ olarak dönüp gelebileceği inancı yerleşmeye başladı. Tek çare?  Ölüyü, mezarında rahat ettirmek… Atı, hizmetçileri, karısı, çok kullandığı eşyaları ölenin yakınına gömülmeye başlandı. Mezar süslemeleri, çiçek dikimi  ve diğer süslemeler de bu felsefenin bir sonucudur. O günlerde, mezarlık, mezarlığa gömme bilinmediğinden, ölü evin içine gömülürdü. Ateş, hiç sönmemeliydi,(Perslerin korkusuyla Foça’yı terk ederek, bugünkü Marsilya, Nice şehirlerini kuran  eski Foçalıların yanlarında sadece ateş götürdüklerini anımsayınız. Ayrıca ateş, tanrı  Hestiya’ya edilen duanın bir aracısıydı. Bu alışkanlık, zamanla mezarda mum yakmaya dönüştü.Bu bir Hestiya’ya (=Vesta) yapılan dua şekliydi de…

Ağaca saygı, çaput bağlama, tahtaya parmağımızın tersiyle vurma:

Bizi ürperten, korkutan bir  durum karşısındaorta parmağımızın tersiylebetona değil, tahta zemine vururuz.

Kökeni  Şamanizm’e dayanır. Doğanın bekçisi ağaçtır ve tanrıların gizli dilidir. Bugün masa, sandalye…. olarak karşımıza çıksalar da, hâlâ tanrı simgesi ve dilidir. Bizi ürperten söz karşısında tahtaya vurarak “Bu dileğimi köklerinle toprağa,dallarınla var git tanrıya söyle” demek isteyişimizden başka bir şey değildir.

Ağacının kutsallığını biliyorsunuz artık, uğruna kurban kesilip, dallarına kurbanın boynuzu, kuyruğu, kuyruk kılından dileği simgeleyen   örgüler takılırdı.Tüm bu takılar, tanrıya gönderilen dilekçe, mektup gibi yorumlanmalıdır.At, geyik, domuz gibi hayvanlar kurbanlık listesinden çıkarılınca, kıl örgüler yerine çaput bağlama imdadımıza yetişmiş.

Muazzez İlmiye Çığ tezine göre çaput bağlama:

a-Sümerlerin en büyük bayramının adı ‘NARTUGAN’ idi. (Nar=Güneş, Tugan=doğan; 22 Aralık, tanrının güneşi bir yıl sonra insanlığa tekrarbağışladığı gün)

Bayram gecesi (sadece Türkmenistan’da yetişen)  Akçamdan kesilen dallara Altaylı Türkler dileklerini simgeleyen şeyler takarlardı. Noel kutlamalarının adı bile yoktu o yıllarda.

b-Çam ağacı ve yılbaşı: Kibele’in kocası attis= Adonis bir domuz tarafından öldürülünce bir çam ağacına dönüşür. Attis aynı zamanda ölüp dirilen bir tanrıdır,dirilince bahar gelirdi.Bu mevsimde toprağa tohum atılmaya başlanır,kadınlar da istediği erkeklerden döl alırlardı.21 Mart Attis’in dirileceği gündür.’İran’da hala bu tarih yılbaşı olarak kullanılır) Bir gün önce çam ağaçı kesilir,toprağa gömülür,ertesi gün çıkarılıp süslenirdi.çam ağacının süslenmesi buradan kalma bir alışkanlıktır. Konstantin  kilise tarafından ikna edilerek bu geleneği İsa’nın doğum günü olan 25 Aralık kutlamaları haline dönüştürdüler.

c-Doğumdan sonra ağaç dikme:

Orta Asyalı Türkler, doğum yapacak kadının etrafına (özellikle kayın ağacından) kazıklar çakarlardı. Bu kazıklara bağlı gergin ipe tutunarak kadının sancısız doğum yapacağı inancı vardı.Acısız, sancısız doğum yapan kadının en büyük yardımcısı görüldüğü gibi ağaçtır. Doğan çocukla birlikte uzun yaşasın dileğiyle özellikle kayın ,zeytin ve çam ağacı dikme alışkanlığımız buradan gelir.

Ay söylenceleri:

Güneşin elçisi, kızı olarak kabul etmişiz. Devinimlerine göre zaman ve takvim  kavramı yaratmışız. Hurrililerde, Hititlerde, Urartularda, hatta Roma da ‘Ay’ tanrı olma özelliğini korumuş. Türklerin, Şamanizm dönemindeki en büyük tanrısı olan ‘Tugan=Doğan’  Ay-Güneş tanrısıydı. Cami kubbelerinin gökyüzüne bakan zirvesinde hâlâ saltanatının koruduğunu bilirsiniz.

Ay tutulması sırasında kötü ruhların saldırısına uğradığı düşünüldüğünden davul, teneke çalarak kötü ruhları korkutabileceğimizi sanmışız. Böylesine bir sevgi/saygı kültürümüzde yer almaz olur mu?

“Ay yeniye geçmeden tohum ekilmez/Ay kesiminde çayır biçilmez” gibi…söylemlerimizin yanında, “Ay doğar sini sini/Severim birisini/İple assalar beni/ Söylemem doğrusunu/ ya da, “Ay vururdu bacadan/Ay parçası yüzüne/Haçan öperdim seni/ Bakardı gözlerime”….diyen maniler ve:  “Bir tavada iki balık/Biri soğuk biri sıcak? Dam üstünde yarım çörek gibi bilmeceler üretmişiz. Sunay Akın’ın ‘Ay Çöreği’ adlı kitabında ay katkısını yok saymak olmaz.

Şu söylemenin güzelliğine bakar mısınız? “Akıllı kız, ay’ın parıldadığı gece gerdeğe girer”

Sadece Anadolu insanın etkilendiğini sanmayın sakın, İngilizcedeki haftanın günlerini incelersek: ‘Saturday’ Satürn yıldızına, ‘Sunday’  Güneşe, ‘Monday’  Ay’a tapınma günleri olduğu görülür.

İlk kadın Havva mı?:

Mitolojide ‘Hefaystos’  gözyaşlarıyla yoğurduğu çamur-kadının nefes ve can kazanımıyla   ‘Pandora’  adlı ilk kadının, kutsal kitaplardan asırlarca önce adının geçtiğini umarım bilmeyen yoktur.Sümerlerde ilk kadın olarak ‘Ninti’ çıkıyor karşımıza. Kutsal kitapların değişik adlarla ilk kadın olarak sundukları  ‘Havva’ ( Fr.  ‘êva, Al: ‘eva’,İsp: ‘ava’)  Ahmet Arif’in söylemiyle gerçekten daha dünkü çocuk..Yasaklı meyveyi yediği için tanrının cennetinden kovulan Havva’yı ‘ana’ bellemişiz ama suç unsuru ‘elmayı’ tanrıların neden yeryüzünden yok edemediğini düşünmek pek işimize gelmemiş.Tanrıçaları=kadınları (dinler sayesinde) yaşamda yerini belirledik ama  arı kovanındaki  Ana ARI saltanatına yetmedi erkeklik gücümüz.

Boy abdesti-yıkanma:

Kutsal dinlerle geldiğini sanmak büyük bir yanılgıdır. Tarihçesi mitolojiye kadar gider. Eski Mısırda Nil Nehrinin suyu kutsaldır. Sevişen insanlar,   Nil’in suyuna girerek günahlarından arınmak için yıkandıklarını biliyoruz. Bu alışkanlığın Araplara ve Anadolu insanına geçtiği kesin. (Heredot,2.kitap,S:64)

Trova savaşlarında ‘Herakes’ susar, bulunduğu yeri eşeler. İda eteklerinde su fışkırır ve  Skümandros (K.Menderes) nehir’inin kaynağını oluşur. Bu suda yıkandıktan sonra saçının altın sarısına dönüştüğünü söylemesiyle olanlar olur.Saç rengini beğenmeyen kızlarla dolup taşar nehir.Bu alışkanlık ileriki yıllarda sadece gerdekten çıkan gelin kızlara kalacaktır.

Baş örtme:

Baş örtmenin tarihi Sümerlere kadar gidiyor. Rahibeler, inançlı erkeklerin ortak malıydı. Tanrı adına çoğalmaya katkıda bulundukları için saygın kişilerdi. Toplum içinde bilinsin, görünsün diye bugünkü rahibeler gibi giyinirlerdi.

Sümerlerde durum böyleyken, (İ Ö: 1500) Asur Kralının yaptığı bir kanunun gereği ( 40. Madde) kutsal kadınlar dışındaki evli kadınların da örtünmesi zorunluluk haline getirildi ama kızların örtünmesi kesin suçtu.

Nijerya ile Kuzey kutbu arasında 50 derece sıcaklık farkı olduğu düşünülürse, başörtüsünün tanrı emri olmadığını anlamak zor olmasa gerek.

Damızlık:

İbranicede ‘Du’zi’, Sümercede ‘Dumuzi’ ( Bitki ve çoban tanrı) olarak bilinen  bir tanrıdır.Toprağa tohum atma mevsimin geldiğini, doğanın uyandığını simgeleyen ‘Dumuzi’  şenliklerinde yakışıklı bir delikanlı, özel giysilerle dolaştırılarak evleneceği kızı seçme şansı da verilirdi. Bu delikanlıya  ‘Tammuzilik’ denilirdi. Bu tanımı nedense hayvanlara bağışlamışız..

Domuz:

Şamanist olan Altaylı Türklerin 12 kutsal hayvandan ve kutsal aylarından (tonguz = domuz) biriydi. Özellikle bugünkü ‘Denizli’ ili çevresinde büyük domuz çiftlikleri kurmuşlardı. ‘Denizli’ adı ‘Tonguzlu’ kelimesinin değişiminden öte bir şey değildir.

Tanrı Adon ( =Adonis = Attis)  bir yaban domuzunun darbeleriyle öldüğü inancı domuzun ilk şanssızlığıdır. Romalılar döneminde de sevilip sayılan birkaç kişi domuzun saldırısıyla yitirilince, domuz kara listede yerini pekiştirir.

Lezbiyenlik:

Helenler açlığı, vahşeti yaşarlarken Midilli’nin tam karşısındaki Anadolu kıyılarında, ‘Aterne’  (Dikili) civarında Anadolu erkekleri şarap eğlencelerini sabaha kadar uzatmaya başlarlar.Bu durum, (özellikle  geceleri) kadınların bir arada toplanmalarına neden olur.  ‘Saffo’  adındaki bir kadının güzelliği kıskanıldığından, diğer kadınlar ona yakın olma yarışına girerler.

Soffo’ya yakınlaşma ‘saffik sevgi’ tanımını doğurur ki daha sonra ‘Lesbos’ kökeninden türeyen  ‘Lezbiyenlik’  olarak karşımıza çıkacaktır.

Uğurlu rakam :

3 ve 7’in kutsallığı diğer rakamlardan çok daha öteye gider. ‘Üç öğün dayak, üç öğün yemek, üç kulhuvallah okumak, üç aylar…” gibi söylemleri hâlâ dilimizdedir. Üçün kutsallığı  kutsal dinlerden çok daha öteye, Etrüsklere kadar gider. Onlarda şehirler ve kaleler üçer kapılıydı.

Mısır, Sümer, İran, Akat, Hint, Yunanlılar kutsal rakamları doğa olaylarına göre çoğalttılar ama (7) yerini korudu. Çocuklarının ilk dişi   yedi yaşında çıkması en büyük etmendi. Kutsal dinlerde sabit kalan  yedi kat gök ve yer alt  inancı zaten o günlerde Sümerlerde vardı. Kutsal kitaplar bunu yineledi sadece.

Yediyle ilgili diğer söylemler: Balkanlardan Anadolu’ya gelen Galatların zenginleri( 7)  kurban keserlerdi. Herodot ‘Historia’  adlı eserinde yeryüzünde (7)  ayrı ulustan bahseder. Şamanlarda, kahinler (7) ayrı pınardan getirdikleri suyu hastaya içirirlerdi. Babillilerdeki, Uruk  (7) kapılıydı. Sümerlerde büyücü ve bilge kabul edilen (7) kişilik heyet vardı.

Yedi söylencelerinin meseli arttıkça arttı: Yedi Musalar, Yedi kulaç, yedi kişi efsanesi, yedi uyurlar, yedi çoban, yedi arşın, yedi gün… gibi. Kaçınılmaz olarak kültürümüzde yerini aldı.

“Bu dediğim türküler/Ceremedir cereme/Kodun beni e yavrum/Yedi yıllık vereme…gibi. Ya da; “Tabancamın kundağı/Turalıdır turalı/Kimsesiz (gaybyana) yüreceğum/Yedi yerden yaralı…

13’ün uğursuzluğu:

Avrupa ülkelerinin ciddiye aldığı bir rakam. Cadde, özellikle otel odalarında,uçak koltuk numaralarında kullanılmaz. Söylencesine gelince:

a-Sümerlerde: Ay devinimlerine göre yılı 12 aya bölerlerken kendilerini en çok yanıltan rakamın 13 olduğunun ayrımına vardıklarından, bu rakam ilk darbeyi Sümerlerden yer.

b-Mitolojik söylencesi: İskandinavya’da ışık ve güzellik tanrıçası ‘Balger’, sevdiği 12 kişiyi bir yemekte  buluşturmak ister. Davetsiz, (yalan/hile tanrısı) ‘Loki’ 13. kişi olarak çıkagelir. Çıkan kavgada çok sevilen ‘Balger’  ölünce bu rakam ikinci darbeyi yer.

Cuma söylenceleri:

Nuh tufanının Cuma günü olması ve  İsa yine bir  Cuma günü ihbar edilip çarmıha gerilmesi nedeniyle Hıristiyanlık dünyasında uğursuz bir gündür.

İslam’da, HZ. Muhammed, Cuma günü dünyaya geldiği için, kutsal olduğu kadar yasakları çoktur.Gündüz, temizlik ve ibadet, gece ise sevişme zamanı olduğundan  sarımsak, soğan ,acı biber yenmez.Bu gecede rahme düşen çocuk, Muhammed gibi hayırlı evlat olacağı inancı vardır.

At nalı:

Mitolojide (tek boynuzlu at) ‘UNİCORN’ söylencesine kadar gider.

Ayrıca,şeytan, eşeğe özenip ayağına nal taktırmaya karar verir. Taktırır ama acıdan kıvranmaktadır, ilk kez bir nalbanda/insana çıkarıvermesi için yalvarır. O gün bu gündür nal şeytanın korkulu rüyasıdır. Şeytan,  görüp kaçsın diye  avlu kapısının yola bakan kısmına asılır.

Merdiven altından geçme neden uğursuzluktur?

Merdivenin duvara birleştiği yer üçgen konumundadır. Hıristiyanlarca kutsal ruhun barınağı  üçgen şeklindedir. Merdiven altından geçince bu alana girerek kutsal ruhu rahatsız edileceği inancına dayalıdır.

Hatta iki ayaklı merdivenin ayakları açık bırakıldığında üçgen bir alan oluşacağından hemen kapatırlar.Görüldüğü gibi İslam’la hiç ilgisi yoktur.

Hapşırık sonrası ‘çok yaşa!” söylemi:

Hapşırma esnasındanefesin  büyük bir hızla dışarı çıktığından,  iyi ruhumuzu dışarıya fırlatabileceğimiz, nefes alırken de kötü ruhları içimize çekebileceğimiz söylencesine dayanır.

Papa Gregory, hapşıran bir çocuğa ilk kez : ‘God Bless you! ( Çok yaşa!) deyince dile yerleşir.

Cennet-Cehennem:

Cennet-cehennem tanımları Sümerlerde ; “karanlık, dönüşü olmayan yer altı dünyası” olarak geçtiğini biliyoruz. Tevrat’ta ‘ŞEOL’ Yunanda ‘HADES’ İslam’da ‘AHİRET’  olarak yinelenmiştir.

Mitolojide ‘Hades’  öte dünyanın tanrısıdır, hatta cehennemin yeri bile tanımlanmıştı:  Akdeniz’in en batı yerinde ve yeraltında.

Tufan:

Baş tanrı Zeus, insanlara ceza vermek ister. Benzeri Gılgameş destanında farklı biçimde yorumlanır.

Nuh’un gemisi Tevrat’ta Ağrı’nın, Kuran’da Cudi’nin (Mardin)  tepesine kondurulmuştur.

Nikah:

Kutsal kitapların emri olduğu sanılsa da tarihi çok daha geriye gider. ‘Zeus- Hera’ nikah töreni uzun uzadıya mitolojide anlatıldığını anımsayın.

Sırat:

Kutsal dinlerden yaklaşık bin yıl önceye ait olan Zarathuştra’da  ‘sırat’ geçilmesi zorunlu olan bir köprüdür. İslam, bu yolu ipin eni kadar daralttığı yetmiyormuş gibi, altına kaynayan kazanlar da koymuş.

Bıçak vermenin uğursuzluğu:

Savaş ilan eden, düşman belleyenler birbirlerine bıçak hediye gönderirlermiş. İletisi: “Düşmanımsın haberin olsun, ölümüne hazırlan!”

Ölenin ayakkabını neden kapı önüne bırakırız?

Öbür dünyanın kapısına varıp dayanmadan tanrıya gönderilen iletidir: “Görüyorsun ya, ölürken bile hayır ediyorum”. Bunu yapmayanın cennete gitse bile yalınayak kalacağı söylencesine dayalıdır.

Kırmızı kurdele:

Şamanizm’den kalma bir inançtır.  Alevilerin semah esnasında, ya da doğum sonrası kadınlarımızın alınlarına bağladıkları, çalışkan çocuklarımızın kolundaki kırmızı renkli kurdelenin  (kutsal kabul edilen ) ateşe benzemesi ve ateşe saygının devamıdır.

Selamlaşma:

Bilge Kağan, Külteğin Kağan’ın mezarlarının bulunduğu bugünkü Moğolistan’daki  Altay Türkleri ‘merhaba’ yerine ‘senbeno’ derler.

Topuklamak:

Üst üste ara gaz vererek arabaya hız  vermeyi ‘topuklamak’ dediğimize göre hâlâ altımızdaki aracı at sanmaktayız.

Üç ayaklı sacayağı:

(Tembihe rağmen, sacayağını ateşin üstünde unuttuğum için ninemden dayak yediğimi anımsadım) Kutsal ateşin onca kahrını çeken şüphesiz ki sacayağıdır.       Sacayağı, Yunan-Roma ve Anadolu dinlerinde tapınaklarda yerde  bırakılmaz, ateşten uzak bir yere asılır. Aksi halde, şeytanın/kötü ruhların içimizden birini öldüreceği, ölüyü yıkamak üzere su ısıtacağı inancına dayalı bir söylencedir.

Altaylı Türklerde gelin kızın evden götüreceği ilk üç kutsal eşya:  Sacayağı, güğüm, kazan olduğu da anımsanmalıdır.

Baykuş:

“Karaağaç dalında/Baykuşlar bağırıyor/Domuz kaynanam duysun/Eceli çağırıyor”  şeklindeki manilerimizde ‘baykuş’ yerini çoktan almış.

Baykuşla ilgili söylencelere gelince: Hititlerin en önemli bir tapınağı nasılsa yıkılır. Tanıkların biri: “Üstünde bir puhu kuşu vardı” söylencesiyle kara listeye alınır.

Bir zamanlar, toprağın bekçisi olduğu için, saygı duyulan yılanla aynı kaderi paylaşıyor olmalı. Ayrıca, Romalılar dönemini şairlerinden Ovidius, (İ.Ö: 18) şiirlerinde baykuşu ‘ lanetli hayvan’ olarak betimlemesi bir başka şanssızlık sayılmalıdır.

Nar:

Cennet meyvesidir, dallarının iğneli oluşu  evin koruyacağı, çitlerin, duvarların üstüne bir bekçi gibi duracağı söylencesinin yanında, Moğolistan’da kutsal kabul edilen ‘ateş’ anlamında ‘nar’ halen kullanılan bir kelimedir.

Sünnet/düğün törenlerinden bir şeyler çalmak:

Sünnet ve düğün törenlerinde yemek sonrası, konuklardan birinin masadaki çatalı/kaşığı/tabağı alıp cebine, ya da koynuna sokup götürmesi geleneği, bilmeyen için yadırganabilir. Oysa, eski bir inançtır.

Özellikle Osmanlı döneminde (At Meydanında)  ‘Çanak Yağması’ olarak bilinir ve uygulanırdı. Padişah değişimlerinde, yeniçeriye ulufe dağıtımında, sarayda düğün,sünnet törenlerinin halka açılımıydı: ‘Bakın, her şeyimizi paylaşıyoruz’

Bu törenlerde en sevilen yemeklerle dolu tabaklara halk hücum ederdi, sonrası da, bir şeyler alıp götürmek : ‘Aldım, kabul ettim’ yerine kullanılırdı.

Bu törenleri iğrenç bulan Tevfik Fikret’in meşhur şiirinde (Han-Yağma) adı geçer. Olası ki ‘çanak yalamak’ söylemi de buradan gelir.

‘İftar yemeği verme’ alışkanlığının buradan geldiğini yazan araştırmacı sayısı  küçümsenemez.

Mehmet Genç

__________________________________________________________

Kaynaklar:

1-Anadolu Efsaneleri,Halikarnas Balıkçısı. Bilgi yayınevi, 14. Basım

2-Anadolu’da Kızılca Halvet, Askeri Öner. Berfin Yayınları, 2007

3-Gaziantep Ün.Sosyal Bilimler Ens.,Türkdili -Ed Ana Bilim Dalı, yüksek lisans tezi-2005, ELİF TEKE,Osmaniye’de doğumla ilgili inanç ve uygulamalar.a

4-Bilim ve İman , Sıgmund Freud, Kaynak Yayınları, 3 basım

5-Sağduyu, Tanrısızlığın İlmihali, Jean Meslier, Kaynak Yayınları, 5. basım-1995

6- Anadolu İnançları: İ.Zeki Eyüpoğlu, Toplumsal Dönüşüm Yayınları,1998

7—Tanrıların vatanı Anadolu,C.w.Ceram,koza yayınları,yıl:?

8-Seks Tanrıları, Elvin Azar, Berfin- Bahar yayınları,2006

___________________________________________________
 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 7
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1371
Kayıt tarihi
: 16.12.12
 
 

Emekli İngilizce öğretmeni,şiir ve araştırma yazıları öğrencisi... ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster