Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Aralık '07

 
Kategori
Aşk - Evlilik
Okunma Sayısı
589
 

İnsanın,"Aşk'larının ve cinsel davranışlarının felsefesi" vardır...

İnsanın,"Aşk'larının ve cinsel davranışlarının felsefesi" vardır...
 

Başlıklarda ki ifadeleri seçtiren şey; bir çok insanın, doğal davranış hallerinin, kendisinin kontrolünden çıktığının farkında olmayışı ve bu gerekçe ile yaşamın neresinde bulunduğunu unutarak, kendi yaşantısını sentetik halde
sürdürmekten rahatsızlık duymamasına, neyin neden olduğunu bulma istegidir...

Konuyu sergileme de en büyük yardımcı niteliğin, bu gün den 430 yıl önce yazılmış olan bir kitabın içeriğinin ve yazarının, inanç-düşünce bileşkelerinin bugünkü gerçekliğini; düşünmeyi bilen ve isteyenlerin önüne koymak olduğuna inanıyorum. Düşünmeyi bilen ve isteyenlerin aracılığı ile boyutun genişletilerek konuşulacağını düşünüyorum. İçimizde, bunu yalnızca "kendi içinde" konuşma yolunu seçenlerin çok büyük bir çoğunluk oluşturacağını şimdi den kabul ediyorum.

Kitabın adı; Denemeler,

Yazarı; Michel Eyquem de Montaigne.

Kişisel anlamda, "ben olarak var olabilmenin" Ekonomi-Politiğini Montaigne'in yazılaştırdığına ve Denemeler'in, okunduğu bütün süreçlerde, başka hiç bir şeyin yapamayacağı kadar, insanın "özgürlüğü" için ileriye dönük değişim-düşüncelerinin doğmasına neden olduğunu düşünüyorum ve öyle de.

Şimdi, Montaigne'in 430 yıl önce ki düşüncelerinin ve söylediklerinin bu gün ne kadar gerçeklik ve geçerlilik taşıdığını görebiliriz. Biz insanlarında, ne kadar ilerleme kaydedebildiğini anlarız belki de...

"Çok gariptir; çagımız da işler o hale geldi ki felsefe, anlayışlı insanlar arasın da bile, ne teorik ne pratik hiç bir faydası ve değeri olmayan boş ve kuru bir laf olup kaldı. Bence bunun sebebi, felsefenin ana yollarını sarmış olan safsatalardır."(*)

"Bilgeliğin en açık görüntüsü, sürekli bir sevinçtir. Onun hali, Ay'dan daha yukarı da olan şeylerin hali gibidir. Hem de rahat."(*)

"Felsefe ruhun fırtınalarını dindirmeyi, açlığı ve hastalığı gülerek karşılamayı, bir takım müneccim işaretleriyle değil, dogal ve somut yollarla öğretmeye çalışır. Felsefenin amacı erdemdir; bu erdem de medresenin söylediği gibi, sarp, yalçın ve çıkılmaz bir dağın başına dikilmiş değildir."(*)

"O na yaklaşanlar, tersine güzel, bereketli ve çiçekli bir ova için de görürler onu. Orada erdem yine her şey den yüksektedir; fakat, yerini bilen olunca, ona gölgeli, çimenli, güzel kokulu yollardan, güle söyleye, göklerin kubbesi gibi rahat ve dümdüz bir inişle varılabilir."(*)

"Gerçek erdem... ...Hayatı sever, Güzelliği de, Şan ve Şerefi de, Sağlığı da sever. Fakat onun onun öz be öz işi, bu nimetleri ölçü ile kullanmasını ve yiğitçe bırakıp gitmesini bilmektir: Çetinliğin den çok daha fazla büyüklüğü olan bir iş......."(*)

"Bir filozofu çiftleşirken yakalayıp, ne yapıyorsun diye sormuşlar; -Bir insan ekiyorum diye cevap vermiş serinkanlılıkla ve hiç utanmadan. Sarımsak ekerken görülmekle bu iş yaparken görülmek arasın da fark yokmuş onun için."(*)

"Felsefenin insanlara, yaşamaya başlarken de, ölüme doğru giderken de söyleyecekleri vardır."(*)

"Bize yaşamayı hayat geçtikten sonra öğretiyorlar."(*)

"Nitekim Platon, gerçek felsefenin sağlam irade, inanç ve dürüstlük ... olduğunu söyler."(*)

Bu yazıyı kurgulamaya çalışan olarak, ....irade, inanç, dürüstlük anlamları açısından zayıf ve güçsüz taraflarımın, zamanlarımın olduğunu itiraf etmeliyim. Güçlü ve sağlam nitelikler çoğaldıkça, bu bana fazlası ile yansıyacaktır. Hiçlik yoktur yaşam da ve yaşamın her anı yeniye doğrudur; gecikse de,
kendine bırakılan geçmişi, mutlaka, yenileyerek geleceğe aktaracak beceriyi gösterir.

"....bu gün hiç bir şey yapmadım, deriz.-bir şey yapmadım ne demek (?) yaşadınız ya !"(*)

"....en büyük, en şerefli işimiz doğru-dürüst yaşamaktır."(*)

"Geriye kalan her şey, başa geçmek, para yapmak, binalar kurmak, nihayet ufak tefek eklentiler, yollardır."(*)

Evet, bu gün ben de bu yazıyı hazırlama uğraşı veriyorum..! (itiraf:Beni bu iş için Montaigne zorluyor.)

"Biz insanlar öteki yaratıkların ne üstündeyiz ne altındayız. Bilge der ki, göklerin altında ki her şey, aynı kanunun ve aynı kaderin buyrugundadır."(*)

"Her şey kendine göre gelişir ve hepsi sürdürür doğa düzeninin ayrıklarını..." (Lucretius)

Doğa'nın ve Bilge'nin söylediklerine itiraz etme gafletine cesaret edebilen tek canlı varlık, İnsan dır. Bunun kanıtları fazlasıyla bulunmakta. Aslın da sorun şu; insan, bu davranış biçimlerini sürdürerek, "kendini mutasyona uğratmaktan" başka bir şeye sebep olamayacağını, "ögrenebilecek mi..? İnsan; en doğal yaşamsal edimlerini ve zorunluluklarını, yalnızca kendine ait olan, "sentetik bilincinin" yarattığı kavramlara göre kurgulamaya uğraştığı için, Mutasyona uğramaktadır.
Biz itiraz etsek ya da inanmasak da, süreç başlayalı çok oldu ve sürmekte. Çabuk gelişen ve doğal olmayan değişimler, ya bozulum yaratır ya da yok oluşu hazırlar.
İncir Ağaçları, insan kadar hızlı değişim geçirmemiştir..!

"...aşk dediğimiz şey, arzulanan bir varlıkta bulacağımıztada susamaktan başka bir şey değildir, ."(*)

" Bu haz ölçüsüzlük yahut hayasızlık yüzünden kötülük haline geliyor. Sokrates'e göre aşk, güzelliğin aracılığıyla çoğalma arzusudur." (*)

İki söyleyişe de fazlasıyla katılıyorum, fakat eklemek değil de açmak istediğm bir pencere var, o da şu; kadın veya erkek, daha üst konum da bir genetik oluşturabilmek için, kendinden mutlak olarak üstünlükleri bulunan unsurlara yönelir. İki nitelik bir araya gelebildiğin de, her iki nitelik de, kendisinden iyisini bulmayı başarıp-başarmadığını hiç bir zaman bilemeyecektir. Çünkü, "buldukları" kendilerinden üst nitelik de, kendinden "üstün" bir niteliği "bulduğunu" sanmaktadır. Bir birlerinden üstün nitelikler "bulan" taraflardan hangisi üstün olabilir ki..?
Başka bir bilim insanının, S.freud'un tespiti durumu açıklanabilir hale getiriyor.
Genel anlamı ile açılım şu; "birey, genetik ve sosyal olarak kendinde ki eksikleri tamamlayabilecek ve kendi sosyo-psikolojisine en yakın davranış-düşünce edimlerini, bilgilerini benliğin de taşıyabilen unsurları; kendine eş seçmeyi iç-güdüsel olarak ister."

Yani kara sevdaların veya deli sevdaların temelinde neyin yattığını bulduğumuzu var sayabiliriz!

"Ne diye insan hazzın son kertesin de acı çeker gibi, ölecek gibi inlemeli oluyor ?"(*)

"Platon'un dediği gibi, Tanrı'ların insanı kendilerine oyuncak diye yarattıklarıa inanasım geliyor ?(*)

"İnsanların en ağır başlısını o malum hal için de düşündüm mü, bütün ağır başlılığı yapmacık oluverir. Tavus Kuşuna haddini bildiren ayaklarıdır."(*)

"Bir arayın da bulun bakalım bu iş bilgece ve edepli bir şekil de nasıl yapılabilir."(*)

Aslın da bu deyişler için söylemek istediğim bir şey yok, fakat, bir önceki bölümde ki açıklamaları düşünürsek; onların uygulamalarını yaratabilmiş bir insan olarak, bireyin, bu hallerini; bir zafer bağırtısı ya da kendi hazzını yaratabilecek gücü olduğunu; iç güdüsel olarak seslendirme isteğinin bir edimseli sayabiliriz.

"Uyku ruhun kötü güçlerini sarıp yok eder, bu iş de hepsini kaplayıp darmadağın eder."(*)

Zamansal aralık düşünüldüğün de, Montaigne'in o günler de söylediği bu kısacık cümle, Psikoloji açısından mucize sayılabilecek "özel" anlama sahip. Ne yazık ki Bilimsel Psikoloji, kendi oluşum sürecini 300 yıl sonra başlatabilmiştir...

"...onu kötüleriz, ondan ayıp, günah diye kaçarız, perhizini sevap sayarız. Bizi yaratan işi hayvanlık saymaktan daha büyük hayvanlık olur mu?(*)

"İnsanı öldürmek için gün ışığın da, geniş meydanlar ararız, ama onu yaratmak için karanlık köşelere gizleniriz."(*)

"Sen tut, tabiatın şaşmaz, hiç bir yerde değişmez kurallarını hor gör, sonra o senin yaptığın, tek taraflı, acaip, münasebetsiz kanunlara uymaya çabala. Üstelik bu kanunlar ne kadar özel, dar, dayanaksız, gerçeğe aykırı olursa, gayretlerin de o ölçü de artıyor senin."(*)

"Bak, bir düşün bunlar üzerin de. Bütün hayatın böyle geçiyor!"(*)

Toplumsal yaşam içerisin de ki sürecimizin geçmişin de, bizim için uygulanmak istenilen kuralların, bize saçma ve anlamsız geldiğini unutmamışızdır! Şimdi ise bizler, kendimize göre bazı kurallar oluşturma uğraşı vermekte değilmiyiz? Sorun şu; "önceki kuralcılarımızın" bize göre yanlışı ne idi? Bize, yani "yeni kuralcılara" göre, kural koymak istediğimiz yeniler, "eski bizden" farklı olarak ne yapıyorlar (?) ki biz kurallar dayatmayı iş sayıyoruz. Biz, Eskinin Yenileri'nin istekleri ile Bu Günün Yenileri'nin istekleri arasında fark olduğunu kim söyleyebilir.

"İnsanı dilediği bütün keyiflere kavuşmuş düşünelim. Diyelim ki bütün bedeni, aralıksız, şevhetin son haddinde ki hazza benzer bir haz içindedir. Öyle sanıyorum ki insan bu hazzın ateşi ile erir; bu kadar katıksız, bu kadar sürekli, bu kadar geniş bir şevhete dayanamaz. Böyle bir hale düşecek olursak, çürük tahtaya basıyormuş gibi korkarak kaçmak, iç güdümüzle bu halden kurtulmak isteriz."(*)

"Ruhumuz yapacağını gösteriş için yapmamalı, her şey içimiz de, hiç bir gözün göremediği en gizli yerimiz de olup bitmelidir."(*)

"Vicdan içimize korku saldığı gibi, suçsuzsak rahatlık ve güven verir bize. Ben kendimden söyleyebilirim ki türlü kötü durumlarda, içimden geçeni, niyetlerimin temizliğini gizlice kendim bildiğim, düşündüğüm için daha korkusuz adımlarla yürümüşümdür."(*)

"İnsanın zevk duymasını en azından, acı çekmesi kadar hoş görmemiz gerekmez mi aklımızı kullanırsak?"(*)

"Ruhun yapacağı bir şey de, bence, kendine özgü zevkleri bedene tadabileceği kadar tattırıp benimsetmek, bu zevklerin ona tatlı gelmesini, yararlı olmasını sağlamaktır. Çünkü, dedikleri gibi, bedenin kendi arzularına ruha zarar verecek ölçüde düşmemesi doğrudur, ama ruhun da kendi heveslerine bedene zarar verecek ölçüde düşmemesi neden doğru olmasın?"(*)

"...kavgaların, davaların verdiğini aşk daha rahatlıkla verebilirdi bana: Kendime daha iyi bakar, daha dikkatli, daha tok gözlü, daha alımlı olurdum; ihtiyarlığın surat asmalarından, o biçimsiz, o zavallı surat asmalarından korurdu beni aşk; daha fazla sevip sayılmanın sağlam ve akıllıca yollarını aratırdı bana; ruhumu umtsuzluktan, bezginlikten kurtarıp kendi kendisiyle barıştırırdı;... .... kasvetli kaygılardan uzaklaştırırdı beni;... ... doğanın ilgilenmez olduğu kanımı ısıtır, coştururdu;"(*)

"Aşk, karşılıklı duyumlar, uyumlar isteyen isteyen bir ilişkidir. Başka zevkleri insan ayrı cinsten türlü karşılıklar ödeyerek elde edebilir; ama bunda aldığını aynı parayla ödemek zorundadır."(*) İşte bu bölüm;düşünce ve inançlarımla birlikte, ama onlara ek olarak, "adım ve kabulümdür" diye imza koyduğum yerdir...

"Tanrılar der Platon, bize buyruk dinlemez ve zorba bir uzuv vermişler. ..... amansız arzularıyla herşeyi kendine kul etmeye kalkışır."

"Kadınları türlü yollardan aldatıp... ... durmadan hayallerini coşturuyoruz, dürtüklüyoruz, sonra da dişiliklerine lanet okuyoruz. Doğrusunu söyleyelim: Biz erkeklerin hemen hepsi kendi günahlarından çok karısının günahlarından gelecek ayıptan korkar; kendi vicdanından çok karısının vicdanı üstüne titrer (aman ne fedakarlık); tek karısı ondan afif (namuslu) kalsında hırsız olmaya, yemin bozmaya, karısının adam öldürmesine, aforoz edilmesine razıdır herkes."(*)

"Kadınlar da biz de cinsel taşkınlıktan daha zararlı, daha insanlık dışı bin bir ahlaksızlığa düşebiliriz; ama kötülükleri doğa'ya göre değil, kendi çıkarlarımıza göre ölçüyoruz, bu yüzden de tutarsız türlü biçimler alıyor kötülükler. Ahlak kurallarımızın sertliği doğal niteliğini aşan... ... bir hale getiriyor, ve böylece düşkünlüğün sonuçları nedenlerinden kötü oluyor."(*)

"Ömür boyu zırh taşımak, bir bakirelik perdesini taşımaktan kolaydır;..."(*)

"Livia da der ki, namuslu bir kadın için çıplak bir erkek bir resimden fazla bişey değildir. Lakedemonya'lı kadınlar, ki evliyken bizim kızlarımızdan daha bakireydiler, her gün şehirlerinin delikanlılarını çıplak güreşir, yarışırken görüyorlardı;.."(*)

İlginç olan bir durum var bu sözler de; dikkatli bakıldığında günümüz de kadın-erkek arasında yaşanan, bir çok edim ve biçimden oluşan ilişki-iletişim bütünlüğünün, ifade ediliş ve algılanış tarzlarının; virgüllerinin bile aynı olduğu görülebiliyor..! Bizde ki haller aslında daha vahim. Bu deyişlerin içermediği, hep birlikte yarattığımız ve yaşadığımız başka bir hal söz konusu; bu haller için aramızda ki ifadeleri-algılamaları, (nasıl olduğu ve oranı hiç önemli değil) farklı bir göstergeye bağlı kalarak kurgular duruma gelmiş bulunmaktayız. O güç ise; para ve sosyal kariyer..! İstisnalar vardır, ama genel geçerlilikleri bozmaya yetmez ve itiraz etme ile değiştirilemez; çünkü bu günün, sözde gizli, gerçeğidir bu... Gerekçeyi yaratan; bulunduğu sınıfsal durumunu ve kişisel ütopyalarının olabilirliğini hiç hesaplamadan, bütünü oluşturan her bireyin, yani bizlerin; kent-soylu olabilmek amacı ile verdiğimiz delice ve anlamsız uğraştır. Kentsoylu olabilmenin temel kurallarından biri; Kapitalizmi kültürel toplamlarıyla birlikte yaşayabilmektir. Kapitalist Kültürün toplamlarının ne kadarını biliyoruz (?),
bu da ayrı bir durum..! Fakat bir not düşelim; Kapitalizm, yalnızca kendisine fayda sağlayabilecek kültürel edimlerin yaşamasına ve varolmasına izin verir. Bu anlayışa uymayan kültürel edimleri, sadece kitlelerin üzerinde bozulum (dezenformasyon) yaratmak amacı ile destek olur ve kurgulanmalarına izin verir.

"İnsan her yerde hep o insandır; ve bir insanın özünde soyluluk olmadı mı, dünyanın tacını giyse yine çıplaktır."(*)

"Talih insana bütün nimetlerini verse, onları tadabilecek bir ruh gerekir. Bizi mutlu eden, bir şeyin sahibi olabilmek değil, tadına varmaktır."(*)

"Vücudumuza bir iğne, ruhumuza bir dert girdimi, dünyalar bizim de olsa rahatımız kaçar."(*)

"Bolluk kadar insanı sıkan, usandıran şey yoktur. Karşısın da üç yüz kadını birden buyruğuna hazır gören bir adam da istek mi kalır?"(*)

Son paragraf, bu gün sahip bulunduğumuz eylemsel sosyo-kültürün kökenlerini biraz olsun açıklıyor. Dedeleri; Padişaha, Vezirlerine ve paşalarına; büyük anneleri de, o sarayların, konakların hanımlarına özenmek zorun da kalmış (ya da bırakılmış) bir toplumsal yapının torunları değilmiyiz hepimiz? Erkek ve Kadın olarak, ilişki ve iletişimlerimiz de etkinliği elinde tutan, toplumsal bilinç-altımızı oluşturan inançlar bütünlüğünün, yalnızca bir işaretidir bu denilen söz.
Saraylar ve Konaklar, bu zamanlar da her kesin hayali değil mi; köylü ya da şehirli hiç farketmiyor.

İlişki ve iletişimlerimize bir de bu pencereden bakarsak; her birimizin göreceği, biçimsel olarak farklı, ama özün de aynı olacaktır. Kendimiz de bulunan ailesel ve sosyal aktarımları düşünün, hâlâ terk edemediğiniz basit alışkanlık-isteklerinizi anımsayın; bunların ne kadarının kendi isteminiz olduğunu, kendinize gösterebilirseniz, kendi içiniz de ve dışınız da ola gelen şeyleri ve edimleri anlayabilirsiniz. Anlamak, kabul etmek değildir...!

"... Ama, sonsuzluğun yanın da, dağların, nehirlerin, yıldızların, ağaçların, hatta bazı hayvanların ömrü yanın da bizim hayatımızın uzunu, kısası da o kadar gülünçtür...."(*)

"İnsanlar yaşatarak yaşar bir birini ve hayat meşalesini, bir birine devreder koşucular gibi." (Lucretius)

"Hayat kendiliğinden ne iyi, ne kötüdür; ona iyiliği, kötülüğü katan sizsiniz."(*)

"Hep eşit oluşunuz benim adaletimin esasıdır. Her kesin bağlı olduğu şartlara bağlı olmaktan kim yerinebilir?"(*)

"Bizden önceki zamanları düşünün. Bizim için onlar yokmuş gibidir."(Lucretius)

"Siz den arda kalan zaman da siz den önce ki zaman gibi sizin değildir;.."(Lucretius)

Zamanın ve yok oluşun kaçınılmaz gücü için bir şey söylemek gerekmiyor; çünkü ikisi de, "yorumlamaya gereksiz gerçeklik" anlamına sahiptir. Kendim için diyebileceğim; yaşantımı doyumlu sürdürmeye çabaladığım ve bazı yargılara, kurallara, inançlara ve benden istenilenlere-beklentilere uygun olmasa da, yaşantımı her haliyle özgür kılmak isteğimi hiç kesintiye uğratmadığımdır. Eskilerin unutulduğu gibi, sonraki yeniler de beni unutacak..!

"Bana sorarsanız, kendi ulaştığımız yaşı pek az insanın ulaşabildiği bir yaş saymalıyız. İnsanlar bu yaşa kadar hiç bir engel tanımadan gelemediklerine göre, biz hayli ileri gitmişiz demektir."(*)

"Rahatsız, gözü doymaz, telaşlı bir zengin, düpe düz yoksul bir kişiden daha zavallı gelir bana."(*)

"...ruhlarımız yirmi yaşın da ne olabileceklerini belli eder, bütün yetkilerini gösterirler. Bu yaşa kadar kudretini açıkça belli etmemiş bir ruhun ondan sonra belli ettiği görülmemiştir."(*)

"...doğmaya başlayan şey hiç bir zaman tam bir varlığa erişemez; çünkü bu doğuş zatan hiç bitmez, bir sona varır gibi durmaz, tohum halinden başka hallere, bir o yana bir bu yana doğru hep değişir durur."(*)

"...hiç bir insan aynı ırmakta iki kez yıkanmamıştır."(Herakleitos)

"Başkaların da doğru düşünceler gördük mü, bunları, şöyle bir düşünmekle biz de bulabiliriz sanırız.... bulduklarına kendi düşüncemizle de pekala varabileceğimize inanırız; onların büyüklüğünü ve zorluğunu bir türlü görmeyiz, ..."(*)

Yaşantımın bir çok aşamasın da düşünce ve bilgi hırsızları ile karşılaştım, sizlerden de karşılaşan yeteri kadar vardır. Sonuçta kendilerini kandırdıklarından; çaldıkları veya -ben biliyordum- dedikleri düşüncenin öncülllerini ve ardıllarını sergileyemedikleri için, utançlar yaşamak zorun da kalmış çok insan gördüm, yıllar sonra ortaya çıktığın da bile.

Bu davranış biçimi, toplumsal yapımız da yaygınlığını devam ettirdikçe; düşünce ve bilgi "üreticilerinin" kendilerine başka toplumsal yapılar bulması hiç de zor olmadığından, o unsurlar içimiz de pek fazla kalmayacaklar. Bilgi ve düşüncenin kime ait olduğunun, söylem içerisin de açıklanması ahlaki bir kuraldır; uymayanlar, kaybettiklerinin neler olduğunu bilemeyenlerdir. Hayal bile edemeyeceğimiz bilgi ve düşünceleri ortaya koyup sergileyenler bizden güçlüdürler; sorgusuzca sahiplendiğimiz düşünceleri çürütmeyi de bilirler; elimiz de yalnızca utancımız kalır... "Yalancı çoban"ın bile, bu işi yapanlar kadar utanmak zorun da kalmadığını ve ödediği bedelin daha katlanılır olduğunu düşünüyorum.

"Felsefe bir kerteye kadar iyidir, hoştur; faydalı kerteyi aşacak kadar derinlere gidersek çileden çıkar, kötüleşiriz; herkesin inandığı, uyduğu şeyleri küçümseriz; herkesle doğru dürüst konuşmaya, herkes gibi dünyadan zevk almaya düşman oluruz;..."(*)

"Düşünce de saplantı ve azgınlık en açık ahmaklık belirtisidir."(*)

"Aradığımız şeyi bırakıp, o nu nasıl bir yoldan arayacağımızı düşünürsek ondan hiç de uzaklaşmış olmayız."(*)

"...sağ duyumuzla bulduğumuz tabii yolları kastediyorum."(*)

Benim düşünsel inançlarım da, Felsefe: Denizin için de yaşayan bir canlının, suyun dışına çıkıp, uçsuz bucaksız denizi, gökyüzünü, yüzen gemileri, toprağı görmesi ve gece ile gündüzü yaşamasıdır..!

"Bence en büyük kötülüklerimiz küçük yaşımız da belirmeye başlar ve asıl eğitimimiz bizi emzirip büyütenlerin elindedir. Çocuk bir tavuğun boynunu sıkar, kediyi, köpeği oyuncak edip yara bere için de bırakır, anası da ona bakıp eğlenir. Kimi baba da, oğlunun müdafasız bir köylüyü, bir uşağı öldüresiye dövdüğünü, bir arkadaşını kurnazca ve kahbece aldattığını gördüğü zaman, bunu yiğitlik belirtisi sayarak sevinir. Oysa bunlar zalimliğin, zorbalığın, dönekliğin asıl tohumları, kökleridir; çocukta filizlenirler, sonra alışkanlığın kucağında, alabildiğine büyüyüp gelişirler."(*)

Bu paragrafı okuyan her birey, başkalarına anlatma-kanıtlama gereği duymadan, kendisi için, yaşamdan beklediklerinin neler olduğunu kendine sormalı ve bunların ne kadarı "kendisinin" istekleridir (?) cevabını kendisine vermeye uğraşmalıdır, bireyselliğini yaşamak isteyen bir insanın yapması gerekendir bu. Ve çevresinde bulunan diğer bireyleri de bu şekil de analiz edebilir. Doğrunun ya da yanlışın kime ait olduğunu; en azından hatanın kendinde mi, başkalarında mı olduğunu görebilir...

"Neyi özlemeyiz? Neye yarar
Bunca zahmetle kazanılan para?
Nedir adaletin, insanların biz den beklediği?
Tanrı ne olmamızı istemiş bizim?
Neyiz? Neyin peşinden koşuyoruz?"
(Persius)

"Erdemli olmayı göze al; bu yola gir;
İyi yaşamayı sonraya bırakan; yolun da bir ırmağa
Rastlayıp da akıp geçmesini bekleyen köylüye benzer;
Irmak hiç durmadan akıp gidecektir."
(Horatius)

"Bu cömert kaynağı sonrakiler
Akıttılar bütün kendi şiirlerine;
Bir Irmak bir sürü dereciğe bölündü,
Bir İnsanın mirasıyla beslenerek."
(Manilius)

Bu yazı sonun da benim diyebileceğim ise şu;

430 yıllık zaman aralığı sonrasında, insan soyunun ne kadar "İnsancıllaştığını", bir insan olarak her bireyin, (kendi çıkarları için) düşünmesinin zorunluluğu somut bir gerçekliktir..!

Yaşam kendisi ile uyumlu olmayan, "zorunlu doğal yaşamı" kendi istediği biçimde kurgulamak isteyen sentetik düşünceleri, inanışları ve yaşam unsurlarını işlevsizleştirir, izin vermez; er veya geç; onun vakti sonsuzdur...!

(*) Alıntıların tümü , Montaigne'in Denemeler kitabından yapılmıştır

Blog yazım tarihi:12-13-07 :Perşembe.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 66
Toplam yorum
: 83
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 686
Kayıt tarihi
: 06.07.07
 
 

Sosyoloji, psikoloji, kültürel alanlar ve ilişkiler, insan ilişkileri ve ekonomi-politik ilgi ala..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster