Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Aralık '16

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
60
 

İnsanlığa Giden Yol

 

İnsan yaşamının en büyük sorunu, gerçek anlamda “insan” kişiliğini yakalayabilme konusunda gösterdiği çabalardır.

Yaşamın aydınlanması, yeryüzü güçlüklerinin kolaylaşması, sorunların çözülmesinin büyük ölçüde gerçekleşmesiyle, “insan sorunu da bu ölçüde belirsizleşmekte ve giderek dramatik boyutlara ulaşmaktadır. Bilim aracılığıyla her gün geçmişe oranla daha çok sorun çözülmesine rağmen “insan nedir” sorusu daha güncel olmakta ve giderek sorunlar derinleşmektedir. Nitekim bunalıma batı toplumlarında bizden daha büyük boyutlarda ve bizden daha erken düşüldüğünü görmekteyiz. Orada “insanın kim olduğunu bilmiyorum” trajedisi, bizden daha çok sezilmekte ve bir ölçüde bizim aydınlarımızı etkileyecek boyutlara ulaşmış bulunmaktadır.

Demek ki “çağdaş insan” için temel sorun, insanın kendisidir. Nedir insan? İnsanın bilinçli, doğru ve mantıklı bir tanımına ulaşılmadıkça, hiçbir sorun çözülemez ve çözülmesi de mümkün değildir. Bu nedenle günümüz dünyasının önemli öğreticileri ve eğitim öğretim düzeninin kurucuları, uygulamaya geçmeden önce “insanın niteliği” konumunu çözmelidirler. Şayet bu konumu çözemiyor isek, gerek kültürel gerekse etik ve toplumsal ilişkileri düzeltme yolundaki bütün çabalarımız boşa gidecektir. Yeryüzünde yerleşik toplum düzenlerinin hiçbirinin- Marksizm ve Sosyalizmden diğer bütün ideolojilere kadar- insanı açıklamadan ve insanın kendi yaratılışını baz alarak, izlemesi gereken son ve öz amaçların hangisi olduğunu belirlemeden başarılı olmaları mümkün değildir. Yüksek düzeyde toplum, siyasi ve ekonomik öğreti düzenlerinden çok daha önce, ne tür bir insan oluşturmak istediğimiz ilke olarak belirlenmelidir. Her sorunun temeli budur.

19.yy. sonlarından 20.yüzyıla kadar filozof ve düşünürlerin çoğu, insan konusu üzerinde durmuşlar, bu alanda eserler vermişlerdir. Görülüyor ki, insan her zamankinden daha çok bugünkü çağda karamsarlık ve güvensizlik içindedir.

İnsan neden böyledir? Çünkü dört baskılayıcı gücün etkisi altında yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır. Bu baskılardan kendi özünü kurtarabilirse, “özde insan” olabilir ve gerçek anlamıyla insan olarak özgürlüğünü kazanabilir.

İnsan dediğimizde neyi anlıyoruz? İnsanın tanımlanması ile birlikte, yaşanan baskıları da ortaya koyabiliriz. Kur’ an’ da insanla ilgili iki sözcük vardır. Bunlardan biri “beşer”, diğeri “insan”dır. Beşer, varlıkların gelişim süreci sonunda yeryüzüne gelmiş bulunan bireydir. İnsan denildiğinde ise olağandışı, üstün özelliklere sahip bireylerdir. Yani birisi biyoloji konusu olan kişi, diğeri ise şairin, filozofun konu ettiği, dinin ilgilendiği insan. İlk tür, bireyleri arasında ortak fizyolojik, biyolojik ve psikolojik özellikleri olan, belirli özel canlı türüdür. Fakat birey ikinci anlamı ile, insan kimliğini taşıma gerçeğidir ve bu özellikler, her bireyde belirli bir ölçüde “insan” kimliğinin oluşmasına yol açar. Yani “beşer” olarak doğulur, fakat “insan olmak” aşamalı bir süreci gerektirir.

Bir yazar, insan denen varlığı, yazdığı fantezi tür bir kitapta, Mars gezegenine giden bir bilginin ardından şöyle betimlemektedir.

Yeryüzünden uzay yolculuğuna çıkan bilgin, Merih’te inip caddelerde dolaşırken, yeryüzüyle ilgili bir konferans verileceğini görür ve o da katılır. Konuşmacı bilginlerden biri şunları söylemektedir.

Evet, dünyada hayat olduğunu ileri süren bilginlerin görüşleri sonunda kanıtlandı. Son araştırmalar, yaşam açısından çok ileri aşamada bulunan varlıkların orada bulunduklarını gösterdi.Bunların bir bölümü beşer adını taşımaktadır. Sizin bunlar hakkında bilincinizde bir beklenti bile olmadığı için, bu beşerin niteliğini size açıklayamam elbette, ancak özet olarak söyleyebilirim ki, iki tutamağı, iki ayağı olan canlılara benzer. Beşer denen bu canlılar, dünya yüzünde o yandan bu yana garip ve hiçbir gezegende benzeri olmayan biçimde hareket ederler. Bu canlılarda özel bir “birbirini öldürme” deliliği vardır. Zaman olur, birbirleriyle hiç bağlantısı olmayan uzak noktalardan harekete geçen büyük topluluklar; bir düzen, heyecan ve dürtü ile kuşanır ve yola düşerler, işlerini- uğraşlarını ve ailelerini bırakırlar, karşılıklı saf tutup kıyasıya savaşa tutuşurlar.

Önceleri, yiyecek sağlamak için böyle yaptıklarını sanıyordum. Sonradan gördüm ki, birbirlerini şaşılacak çabalarla öldürüyorlar, ardından da evlerine dönüyorlar. Sonra biri yine çıkıp öne düşüyor, bir topluluğu diğerine karşı kışkırtıyor, sonra da bir başka topluluğa aynı şekilde saldırıyorlar.

Kısaca beşer adı verilen bu canlı türünün, kendine eziyet etme ve öldürme ile dolu bir tarihi var. Tüm donanımlarını birbirlerini öldürme araçları uğruna harcarlar. Üstelik birbirlerine karşı gerçekten bir kin duymaları da gerekmez. Sonra yine büyük çapta yığınla öldürmeler başlar. Hiç biri de öldürdüğünü yemez ki, bu nedenle öldürüyorlar diyelim. Besinlerini farklı yollardan sağlarlar.

Birbirleriyle vuruşma, yığınla öldürmelerden, evlerini işyerlerini yakıp yıkmalardan sonra onları öylesine gurur ve böbürlenme alır ki, bunun nasıl bir ruhsal bir durum olduğunu biz anlayamadık. Yiyeceklerini de şiddetli bir hırsla yan taraflarındaki tutamaklarla(elleriyle) toplarlar. Fakat bu çok güzel yiyecekleri, hoş kokulu ve tatlı meyveleri topladıktan sonra bu şekliyle yemezler, zorlukla doğadan topladıkları bu sağlıklı yiyecekleri evlerine götürür, ateş yakıp doldurdukları özel kaplarda kaynatır, sonra yerler. Ardından da hastalanır, doktordan şifa umarlar. Doktorlar, bu nedenle onların toplumunda saygın ve çok kazanan kişilerdir. Bu hastalıklar, dünya gezegeninde yaşayan beşer türüne aittir. Çok ileri seviyelere gelmiş ve yeryüzüne ileri düzeyde egemen olmuş bulunmalarına karşın öylesine delilikleri vardır ki, şimdiye dek hiçbir hayvan bu deliliklere tutulmuş değildir.

Çarpıcı ve ağır benzetme olmasına karşın, beşerin bu tür tanımlanmasında gerçekler ortadadır. Beşer doğanın bir parçası olup değişmez bir tanımı vardır. Tanımı, 50.000 yıl önce yeryüzünde ortaya çıkan bir maymundan bu güne kadar değişmiş değildir. Silahları, yiyecekleri değişmiş, ancak türü ve özellikleri aynı kalmıştır. Vahşi ve göçebe bir kavmin başında olan Cengiz Han, geçmişte oldukça uygar imparatorları yöneten önemli hükümdarlar, günümüz uygarlığını yöneten büyük ekonomi düzenlerinin başında bulunan kimselerden hiç ama hiç farklı değillerdir. Fark sadece, öncekinin donanımı bugünkü değerlerde değildir. Konuşma, yalan söyleme, aldatma gibi yöntemler gelişmiş, ilerlemiştir. Bozgunculuk, öldürme, yağmalama olayları olduğu gibi kalmış, hatta daha da güçlenmiştir. İşte bu özellikleriyle insan, değişmez tanımıyla sadece beşerdir.

Biz beşerlerin sürekli ulaşma çabasında olmamız gereken, üstün gerçeklik anlamında “insan” özelliği, bir takım nitelikli özelliklere bağlıdır. Demek ki beşerin amacı insan olmaktır. Ancak insan olma özelliği durağan olmayıp,  sürekli ve sonsuz bir gelişim süreci içinde olmalıdır. Örneğin tasavvuf görüşünde Tanrı’ya erişebilme amaçlanırken, Tanrı’ya durağan bir yer tanınmış olur. İnsan oraya erişince, Tanrı varlığı da durmuş demektir. Oysa Tanrı değişmez ve durağan değildir ki, insan oraya erişince o da dursun. Tanrı sonsuzluktur, mutlak anlamıyla görecelidir. Demek ki insanın Tanrı’ya yönelik yolculuğu; sürekli, duruşu olmayan, sonsuz gelişim ve sonsuz Aşk’ına yolculuktur.

Olması gereken bu insanın üç özelliği vardır. İlk olarak öz varlığının bilincinde olan bir beşerdir. İkinci olarak seçme yeteneği vardır. Üçüncü olarak da yaratıcı özelliğidir. Bu özellik sadece Tanrı’ya ait olmakla birlikte, insanlar için göreceli olarak kullanılabilir. İnsanın diğer bütün özellikleri, belirttiğimiz üç ana özellikten oluşmaktadır. Sonuçta; kişi öz benliğinin bilincine varabildiği, gerçekten seçim yapabilme aşamasına ulaşabildiği  ve doğada bulunmayanı yaratabildiği ölçüde insan olabilmiştir. Bu oluşum sürecinde beşeri engelleyen bir takım etkenler vardır. Dört zorlayıcı güç, insanı bu özelliklerinden uzak tutmaya çalışmaktadır.

İnsan, diğer canlılardan farklı olarak, doğa içinde kendi yaşamının sorumluluğunu üstlenmiş kendi haline bırakılmış bir varlıktır. Kendi niteliğini ve yaratılışını, özyapısını, Evrenin niteliğini ve özyapısını, kendisi ile evren arasındaki ilişkinin niteliğini algılamayı özbenlik olarak değerlendirmekteyiz. Oysa hayvanlar, doğuştan gelen içgüdülere sahip varlıklar olup bunlarla güdülürler.

İkinci olarak insan, seçme özelliğine sahip bir kimsedir. Yani insan doğada ve doğaya karşı, üzerinde egemen olan düzene karşı, doğal gereksinmelerine ve güdülere karşı başkaldırabilen bir varlıktır. Bu özellik, insan olma sürecinin en üst aşamasıdır. Ve Tanrı’nın doğada sadece insana verdiği bir özelliktir.

İnsan, yalnız doğaya karşı değil, kendi doğası olan maddi ve manevi yapısına karşı da başkaldırabilir. Kendini koruma ve yaşamını gözetme içgüdüsüne aykırı olarak özveri davranışlarına girişir, özünü bir düşünce uğruna veya başkaları için feda eder. O, seçimini yapmıştır ve kendisini refahı, yeme-içmeyi, giyinip kuşanmayı ve tüketimi seçmeye çağıran bütün doğal özelliklerine aykırı olarak bu dürtülerine tepki verecek ve başkaldırabilecek durumdadır. Böylelikle erdemli ve etik bir yaşam sürebilir.

Üçüncü olarak insan, yaratıcı özelliği olan bir varlıktır. En küçük şekillerden en büyük sanayi ve güzel sanatlar ürünlerine kadar, insan doğasında bulunan bu yaratıcılık özelliği, insanda ilahi yaratıcılık  gücünün belirmesi ve yansımasıdır. Gereksinimler, doğada bulunmayan nesneleri de isteyecek ölçüde gelişmiştir. İnsan, çevresinde bulunan şeylerin, kendisi için yeterli olduğu sürece doğal bir hayvandır. Doğanın kendisi için günlük olarak hazırladığı besini aramakla yetinir. Doğal gereksinimlerinin ona uğraş, çaba ve eyleme yönelttiğini gördüğü noktada, gelişim çizgisinde kendinden önce gelen hayvandan ayrılmış demektir. Böylece insan, doğa olanakları bütününden daha öteye geçerek, olgunlaşma ve gelişim görüntüsü verir. İşte bu noktada insanın yalnızlık yani tek başınalık aşamasına geldiğini görmekteyiz. Bu aşamada girişeceği işlerden birisi, yaratıcı işlere el atmak olacaktır. Doğada olan fakat kolaylıkla sahip olamayacağı nesneleri, yaratıcı özelliğini kullanarak elde eder ve başarıya ulaşır.

Güzel sanatlar adıyla ikinci ve başka tür bir insan yaratıcılığı daha vardır. Bu sanatçı yaratıcılığıdır ve insan ruhundaki Tanrısal bir oluşum söz konusudur. Güzel sanatlar da sınai beceriler gibi insan yaratıcılık yeteneğinin doğada belirmesi, ortaya çıkmasıdır. Böylece insan, doğada araştırdığı eksikliği, ruhunun ve maddesel ihtiyaçlarının, gelişim süreci boyunca doğa’da sezdiği noksanları kendi yaratıcı özelliği ile giderir. Sonuç olarak, kuruculuk ve yapıcılık ile sanatçılık, insan ruhunun üçüncü boyutunun yani yaratıcılığın yansıması ve belirmesi anlamında insanlık özelliklerinden biridir.

Anlaşılıyor ki, bu özün bilincine erişmiş, özgür ve yaratıcı varlık insandır. Yine görülüyor ki bu üç nitelik, Tanrı’sal sıfatla ilgilidir. Tanrı Zat’ının bilincine sahip, mutlak buyruk sahibi, mutlak tek kurucu ve yaratıcıdır. Söz konusu olan üç özellikli insan da, bu açıdan Tanrı’sal özelliklere benzemektedir. Tanrı’sal benzeri deyimi, Tanrı’ya eş ve ortak koşulması anlamında değildir. Sadece insan, bütün doğadan farklı olarak, Tanrı’nın yüce sıfatlarını kendi varlığında benimseyerek, gelişme ve olgunlaşma sürecine girer. Bu özelliklere Tanrı mutlak olarak sahipken, insan kendi göreceli yetki ve değerinde gerçekleştirebilir.

Bütün bu özellikleri bünyesinde taşıyan insan, dört zorlayıcı gücün baskısı altındadır. Üzüntüyle belirtmek gerekirse, çağımız insanının büyük dramı buradadır. Bir ölçüde gereksinmelerinin bazılarını ona sağlayabilen ideolojiler ve diğer öğretiler bile insana, koşullu bilinç ve uyanıklık verebilmekte, beşer toplumuna gelişme ve güçlenme yolunu açarken, insanın özünü unutmaktadır.

M.Ö. 600 yılına kadar uzanan Maddecilik(materyalizm), insanın yapısını ve özünü, maddenin yapısı ve özünden bilir. Daha başlangıçta yaptığı tanımla, onu, maddeden olmakla sınırlı bir gelişimin çerçevesine sokar.

Doğacılık(natüralizm) ise insanı harcayan, feda eden bir görüştür ki, 18. Ve 19.yy.larda oldukça yaygınlaşmıştır. Doğacılığa göre aslolan, tabiat adlı canlı fakat öz bilincine sahip olmayan bir varlıktır. İnsan da bu canlı ve bilinçsiz doğanın bir ürünüdür. Onun özgürlüğü, doğanın onun yaratılış ve yeteneğine bağışladığı ölçüde olanaklarla sınırlanmıştır. Böylece kişi, doğa varlıklarından biri olarak ele alınmaktadır. Bu görüş de ben kavramını, özgürce düşünebilen, seçebilen ve yapıp kurabilen bir varlık olarak hiçe saymaktadır.

Sartre’nın varoluşçuluk akımına gelince, Tanrı tanımazlığına rağmen insanın bütün doğa varlıklarından ayrı bir yapıya ve yaratılışa sahip olduğunu niçin söylemektedir. Yalnızca doğa varlıklarından başka kabul etmekle kalmayıp, ayrıca doğa varlıklarına da karşıt olarak kabul etmektedir. Ona göre, doğadaki tüm varlıkların önce özleri, soniçin böyle söylüyor, çünkü, kendi deyişi ile “Tanrı’yı kabul etmediğimize göre insanı ister istemez madde alanına, doğaya yerleştirmek durumundayız. Böylece yine insanı harcamış, kıymış oluyoruz. Sartre ister istemez şu kurama varıyor. Bütün varlıkların özleri, kendilerinden öncedir. İnsanda ise aksine varoluş özden öncedir. Bir örnek gerekirse, marangoza sandalye sipariş ettiğinizde onun “özü” yani sandalye yapılacağı önceden bellidir. Ne var ki sandalye üretilip henüz bir varlık şekline dönüşmemiştir. İnsanda ise durum farklıdır. Önce varlık oluşur. Şu andaki varlık yani beşer nedir? Henüz ne olduğu belli değildir, ancak varlık halindedir, canlıdır. Özü ve niteliği ise sonra bilinecektir. Niteliği, kendi kendini nasıl biçimleyip yapacağına bağlıdır. Kendi şekilsiz hamurunu sonradan özgürce biçimleyecek, şeklini ve yapısını belirleyecek bir iradeye sahiptir.

Şu halde doğa ya da Tanrı varlığımızı bize vermiştir. Özümüzü ise kendi irademizle belirlemeliyiz. Çünkü, Sartre’ın sözüyle “iradeyi ve seçim yeteneğini insandan alırsak, insanı insandan almış oluruz. Sonra da insan her şeyini yitirmiş olur. Onu taşlaşmış ve dar kalıplar içine kapatmış oluruz. Kim insan gelişiminin ve olgunlaşmasının bir sınırda durduğunu kabul ederse, insanlık kavramına karşı büyük suç işlemiş olur.”

Bir de Tüm Tanrıcılar diye bir görüş vardır. Bu akım da, Tanrı’cı bir idealizm olmasına karşın, insanı harcamaktadır. Tüm Tanrı’cı görüşle birlikte, İslam’da Cebriyye akımına bağlı bazı kişiler tarafından da benimsenmiştir. Bu fatalist düşünce, Hint felsefesinde, bazı tasavvuf fırkalarında ve Katolik mezhebinde yer alır. Tanrı, Zat’ının ve varlığının gerektirdiği biçimde herkesi yaratmış, özünü iradesini, iyi ve kötü taraflarını önceden belirleyip alnına yazmıştır. Beşer dünyaya geldiğinde ilahi iradenin belirlediği şeyin dışında başka hiçbir şey yapamaz ve olamaz. Görüldüğü gibi bu görüşte de insan, kendinden önce var olan bir zorunluluğa feda edilmiştir.

İlahi iradenin her şeyi yönetmesi, insanın irade ve seçimi olmaksızın, hükmünü yürütüyorsa, insan sorumlu değildir. Bu durumda, sorumlu olmayan insan da insan değildir.

Oysa, Yüce Allah tarafından insana irade verilmiştir. Bu nedenle de seçiminden sorumludur. Ancak herkese verilen imkanlar eşit olmadığı ve seçilen tercihlerin sonuçlarını tam olarak oluşturabilmek de elbette Tanrı’nın iradesiyle sınırlı olduğu için, ne mutlak belirlenme(determinizm), ne de insana sonsuz yetkilerle her istediğini yapma yetkisi söz konusu olamaz.

19.yy. materyalizm ve natüralizm görüşlerinin egemen olduğu dönemdi. Ortaçağ’da ise Hristiyanlık’ ın ortaya koyduğu determinist görüşün, ilahi iradenin her şeyi yönetmesi anlayışı vardı. Sonra materyalist ve natüralist görüşe dayanan determinizm ortaya çıktı. Yani Ortaçağ’da kilise mensupları; “ Biz insanlar, Tanrı’nın dilediği gibi kendimize özgü irademiz olmaksızın yaratıldık” derken, 19.yy.da Tanrı yerine doğa ve madde kondu. Böylece, sadece bize hükmeden ve hiçbir özgür alan tanımayan güç, aşağı derecede bir efendi ile değiştirilip temel güç aynı bırakılmış oldu. 20.yüzyıla gelindiğinde, maddeciliğin tümüyle yetersiz kaldığını görüyoruz. Doğacılık ise, 18.yy. ait bir görüş olarak işlevini bütünüyle yitirmişti.

İnsanı öz bilinçli ve seçme yeteneğine sahip bir varlık olarak yadsıyan başka bir öğreti daha vardır. Bunlar, önce historizm ( tarihselcilik), sosyolojizm (toplum bilimcilik), ve biyolojizmdir.

Historizm şu görüşleri öne sürmektedir. İnsan, insanlığın tüm bireyleri, herkes ve her “ben”, tarihin oluşturduğu bir dokudur. Her birey, tarihinin gerektirdiği  bir şekilde oluşmuştur. Benim var olan özelliklerim, geçmişimden bu güne kadar devam eden tarih nedeniyledir. Bu görüşle, “ben” im elimden alınmış ve tarihin iradesine teslim edilmiş oluyor. Dolayısıyla seçme hakkım tarihin eline geçiyor. Öğrendiğimiz tüm bilgileri tarih seçti, bizim bu seçimde bir katkımız olmadı. Bir çevrede doğuyoruz, yetişiyoruz, erginleşiyoruz ki tarih tarafından seçilip koşulları düzenlenmiş oluyor. Ruhumuzun rengini de aynı şekilde tarih belirliyor.

İkinci zorlayıcı güç sosyolojizm (toplum bilimcilik) dir. Bu görüş de, toplum ve toplum bilimin temel belirleyici  olduğunu benimser. Sosyolojizm, gerek doğanın gerekse tarihin etkisini bir ölçüde benimserken, asıl “ben “ i oraya getiren, üzerimde egemen olan toplumsal çevre ve toplumsal düzendir. Sosyolojizmde birey yoktur, insan, seçebilen bir “ben” olarak var olmaz. Her birey, toplumun onu ortaya getirdiği gibidir. Bu, feodalite düzeni içinde yetişmiş bir kahraman olabileceği gibi, burjuvazi düzeninde doğup büyüyen bir paragöz de olabilir. O zaman, bu kimseler insan özelliğine sahip olmayıp, seçim yetenekleri toplum tarafından yönlendirilmiştir.

İnsan; “ben” ,” benliğim” diyebilen, “ben bunu şu kanıtlardan dolayı seçtim “ diyebilen kimsedir. Bu aşama, insan olabilme aşamasıdır. Mevlâna der ki: Şunu mu yapayım, bunu mu yapayım deyişin var ya , İşte bu seçme yeteneğinin varlığını göstermektedir güzelim.

Son zorlayıcı güç, biyolojizm olup, biyolojiyi temel almaktadır. İnsanı kuru ve taşlaşmış materyalizm kalıplarından bir ölçüde yükseltmeye uğraşır. Biyolojizm, insan üzerinde fizyolojik (bedensel) ve psikolojik (ruhsal) özellikler bütününün temel belirleyici olduğunu ileri sürer. Bu özellikler bütünü, çok gelişmiş ve karmaşık bir doku içinde insanı oluşturur, böylelikle her birey biyoloji kanunları içinde yaşar.

Biyolojizmin düzeyi, hem materyalizmden hem de natüralizmden üstündür. Dolayısıyla insanı da  daha öne taşımaktadır. Ne var ki, burada da insanın öz bilinçli ve özgür varlık özelliklerinin inkar edildiğini görmekteyiz. “Ben” dediğimde , yine bilinçsiz ve kendi biyolojik özelliklerime bağımlı bir birey olmaktan kurtulamıyorum. Bu görüş  örneğin zayıfların akıllı, şişmanların da sevecen oluğunu öne sürer. Demek ki, akıllı bir kimsenin bu işte payı yoktur, sadece beden ağırlığıyla ilgilidir. Sevecen ve verici davranan kimseye de teşekkür borçlu olmamız gerekmez, bu özellik onun midesinden kaynaklanmaktadır. Kendi insan benliğinin işi olmayıp, biyolojik yapısı nedeniyle böyle gerektirmiştir.

Görüyorsunuz ki biyolojizm, 19.yy.a özgü görüşlerden farklı olarak, insanı yüksek bir düzeyde görmesine karşın, İslamiyet’in amaçladığı “Allah’ın etik değerleri ile ahlâklanın” düşüncesine karşı çıkmaktadır.

İkinci zorlayıcı güç, tarihin baskısıdır. Tarih felsefesinin dayanağı bu baskıdır. Görüşler ise şöyle belirlenmiştir. Var olan her şey tarihin ürünüdür. Benim niteliğimin yaratıcısı, benliğimin özü benim tarihimdir. Tarih benim elimde olmadığına göre, ben de kendimde değilim.

Tarihin zorlayıcı etkilerini azaltabilmek; tarih bilinci ve tarih felsefesi ile tarihin akışını, etkenlerini ve bu etkenlerin insan özünde ve yapısında ne gibi etkiler yarattığını bulabilmeye bağlıdır. Günümüzde Asya’da, Afrika’da ve Lâtin Amerika’da öyle toplumlar biliyoruz ki, tarihin akış süreci bakımından birkaç aşamayı- bu aşamalardan geçmeksizin- bir sıçrama ile geride bırakmışlardır. Göçebe boylar halinde yaşarken ya da kölelik aşamasındayken tarihe karşı görünen bir devrim ile, bir anda kendilerini ileri ve burjuvazinin ötesinde yer alan bir aşamaya götürebiliyorlar. Bu durum tarihe karşı bir başkaldırıştır. Yani tarihin determinist yasalarını kavrayarak onlardan kurtulmak, dolayısıyla toplumu kurtarmak demektir.

Üçüncü baskıcı unsur olarak sosyolojizm’i görüyoruz. Toplumu asıl ve belirleyici kabul eden, bireyi yadsıyan,toplumun bireyi oluşturduğunu varsayan görüştür.

Geçmişte geri kalmış bir köylü toplumunu izlediğimizde, bireylerin yönetim düzenleri, inanç ve gelenekleri üzerinde en küçük bir kuşku duymadıklarını görürdünüz. Bunları sonsuz, değişmez, zorunlu hava ve su gibi düşünmekteydiler. Toplum düzenlerinin döktüğü kalıplar içinde koşullanıp biçimlenmişler ve bu doğrultuda düşünüyorlardı.

Ne var ki çağdaş insan, kendisine sürekli egemen olmuş din ve toplumsal düzenler karşısında seçme yeteneğine sahiptir. Üretim düzenleri, sınıfsal ilişkiler, aile ve topluluk ayrıcalıkları gibi olgular, bilinçli çağdaş insana göre eskisi gibi güçlü değildir. Bireyler artık yadsımakta, devrim yapmakta ve hatta din değiştirmektedirler.

Bireyin “insan” olma yolunda önüne çıkan en önemli engel ise, dördüncü engel olarak en zor olanıdır. Bu engel “kendim” olgusudur. İlginçtir ki, tarihin akışı sürecinde birey, önceki üç engel olan doğa, tarih ve toplum bilimi baskılarından önemli ölçüde kurtulmasına karşın,”kendim” baskısı karşısında zorlanmaktadır. Ve bu dördüncü engelin tutsağı olmasıyla, ilk üç baskıdan kurtuluşunu adeta yararsız hale getirmektedir. Sonunda birey anlamsızlık ve boşluk duygusunun boşluğuna düşmektedir. Çünkü özgür değil, “kendim” tutsağının esareti altındadır. Ve önceki üç engelden kurtulması ile mutsuzluğu da başlamaktadır. Nedeni, çağdaş insan; ne yapacağı, nasıl yapacağı konusunda güç sahibi olmasına rağmen, ne yapması gerektiğini  önceki dönemlerden  daha az bilmektedir. Acaba öz baskılarından neden kurtulamıyor. Nedeni, önceki doğa, tarih ve toplum gibi dört tarafı çevrili baskıların tutsağı durumundaydı.

Ne var ki, bu “kendim” baskısının duvarları olmayışına karşın, onu “kendim” le birlikte taşıyorum. Bu esaretin bilincine varmak ve onu tanımak, diğerlerinden daha zor olmaktadır.

Başka bir güçlük de şöyle ortaya çıkmaktadır. İnsanın kendi esaretinden bilimle kurtulması zordur. Nedeni, bilimin kendisi de esaret altındadır. Yunus’un şu sözleri ne kadar anlamlıdır. İlim ilim bimektir, ilim kendin bilmektir, kendini bilmezsen ya nice okumaktır. “Kendim” dendiğinde, birey bunun kendisinde bulunan özgür ben olduğunu algılayamaz. Özgür bir ben olarak değil, salt ve genel anlamıyla bir birey olarak algılayabilir.

İnsanın önce yaşamını sürdürmek üzere maddi gereksinmeleri vardır. Bunlara erişince bu defa boşluk ve anlamsızlığa düşer. İnsanın idealleri, özlemi öylesine üst düzeyde olmalı ki, bir noktaya saplanıp kalmasın. Yoksa bu özlem, durma ile durak ile sonuçlanır ve bunalımlar sürer gider. Yani çağdaş insan, her şeye sahip olmasına karşın her zamankinden çaresiz durumdadır. İşin zor yanı, “kendim” düşüncesi insanın kendi boyutları arasında adeta insanın bir parçası gibidir. Gördüğünüz gibi bu esaretten kurtulmak, bilimsel yöntemlerle imkânsızdır. O halde, burada bir çözüm yolu kalıyor. Hesapçı ve oportünist akıldan üstün bir güç gerekiyor. Böylelikle, öz benliğim de, insan-ben de bir güç  iç patlama koparsın, içimden kendime karşı bir devrim oluşsun. Değil mi ki “kendim” faktörü benim bir iç parçam durumundadır, içten bir patlama geçirip tutuşmalıyım.

İnsan bu ateşlenme ile, mantıksal ya da mantık dışı davranışları, daha yüce üst düzey bir ideal için ortadan kaldırır, kendini bilinçli olarak ve toplumu ateşten koruma uğruna yakar. Hiçbir şey ve karşılık beklemeksizin yapılan bu çabalar, özellikleriyle etik kavramının özüne de uygundur.

Yalan söylememek düşüncesi, karşındaki kişiden aynı davranışı beklemek amacıyladır. Bu tarz düşünce, yarar görme amacına dayalı etik davranışlardır, akıl ve mantığa dayalıdır. Ancak kişi, etik olmadığı için yalan söylemiyor ve kendi zararına da olsa böyle davranıyorsa, yani işlevinden hiçbir karşılık beklemiyorsa, işte burada “ben” ortaya çıkıyor. İnsan için sevindirici bir göstergedir bu. Hangi insanın? İçindeki korkunç ”kendim” baskısından da kurtulmuş, inanç ve aşk güneşi altında, insan olma yönüne doğru yol almaya başlayan insanın. Aşk her şeyi bir amaç uğruna vermek ve karşılığında hiçbir şey beklememektir. Bu büyük ve zor bir seçimdir. Bir idealin gerçekleşmesi için adeta ölümü seçiş. Bu aşamada insan özveride bulunur, bazen başkasını kendinden üstün görebilir. Aşk, akıl ve mantığın ötesinde; bizi kendimize baş kaldırmayı ve kendimizi yadsımaya çağırır. Gereğinde bir ideal ya da başkası uğruna özveride bulunmaya çağırır. Bu durum insan olma sürecinin en üst aşamasıdır.

Özetlersek; O özgür kılıcı, yaratıcı, bilinçli insan; doğa tarih ve toplum düzeni baskılarından bilim ile kurtulur. Dördüncü baskı olan “ben” özelliğinden ise inanç ile, aşk ile kurtulur.

Bir Hint filozofu olan Radhakrishnan’ ın dediği gibi, “Biz insanlar insan olma görev ve sorumluluğu ile, bir işbirliği andına çağrılıyız. Nasıl bir söz verme ve bağlılık? Öyle bir söz verme ki, bununla insan; Tanrı ve aşk, başka bir yaratış ve başka bir insan için koyulurlar.

Budur insanın sorumluluğu.”…

 

 

Tevfik YAĞCI

15.11.2015/Suadiye.

 

 

 

 

 

 

Kaynak:İnsanın Dört Zindanı. Dr.Ali ŞERİATİ.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 7
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 115
Kayıt tarihi
: 20.11.15
 
 

Ödemiş Lisesi eğitimi sonrası İstanbul'da Sultanahmet İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'ni-şim..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster