Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Kasım '11

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
693
 

İnsanlığın 3 ölümcül hatası: Cennetten kovulmak, Habil’in öldürülmesi, toprağı sahiplenme

İnsanlığın 3 ölümcül hatası: Cennetten kovulmak, Habil’in öldürülmesi, toprağı sahiplenme
 

Homosapiens 180,000 yıl önce tarih sahmesine çıktı.


İnsanoğlunun milyonlarca yıllık macerasında yaptığı en ölümcül, en önemli, en vahim hatalar nedir? diye sorulsa, bu yazının başlığını, yani ‘cennetten kovulmasına yol açan hatayı işlemesi; kabil’in kardeşi habil’i öldürmesi ve tarım devriminin gerçekleştiği 12,000 yıl önce, kimliği meçhul bir malperestin ektiği toprağı ilk defa çitle çevirerek ‘bu toprak benim!’ diye sahiplenmesi demek mümkündür bana kalırsa.

İlk ikisi teolojinin, sonuncusu ise tarih ilminin ilgi alanına giren bu üç ölümcül hata, bugün insanlığın yaşadığı bütün sıkıntıların asli müsebbibidirler.

Aşağıdaki satırlar, bu argümanlarımın altını doldurmaya yönelik olan bir entelektüel gayretin mahsulüdürler.

Bir şeyi anlamak için her şeyi anlamak ve bir şeyi anlatmak için her şeyi anlatmak şart mıdır?

Evet, bazen bu şarttır.

İnsanoğlunun 2011 sonundaki hal-i pür melâlini anlayabilmek için, kozmik varoluşumuzun en başından bu yana, yânî, ‘gaz ve toz bulutu’ndan beri ne olmuş olabileceğine dair tefekkür etmek zorunda oluşumuz, işte bu çeşit bir gerekliliğin sonucudur.

Asırlarca ve asırlarca süren din, mezhep ve etnik milliyetçilik temelli savaşlarda yapılan akıl almaz zulümleri; Hiroshima ve Nagazaki’yi; toplama kamplarını; dünya gelir dağılımının giderek bozulan ve artık iyice ahlâksız bir manzara arz eden aktüel dengesizliğini; finans, otomotiv, petro-kimya, sigara ve silah endüstrileri başta olmak üzere, küresel ekonominin neredeyse bütün bileşenlerinin, çevreye ve insanlığa zarar vermesinin, ekonomik krizlerin önüne geçilememesinin nedenlerini lâyığıyla anlayabilmek için öykümüzü başa, taaaaaaaaaa en başa kadar geriye doğru sarmak zorundayız. Bir diğer deyişle, insanoğlunun öyküsünü, içinden doğduğu evrenin rahmine, Big Bang’e kadar geri götürmemiz şarttır.

İşte o öykü kabaca 14 milyar yıl önce başladı.

İnsanoğlunun mahiyetine dair hiçbir şey bilemediği ‘fizik ötesi (metafizik) bir varlık’ın sonsuz küçük bir parçacığında yoğunlaşmış olan sonsuz yoğun, sonsuz enerjik, sonsuz bilgi / mesaj yüklü bir ‘Kozmik Yumurta’, sonsuz bir enerji saçarak patladı.

Buna kozmologlar, astronomlar, teorik fizikçiler Büyük Patlama (Big Bang) dediler.

İlkin, atom altı parçacıklar, mahiyetini bilmek için milyarlarca dolarlık araştırmalar yapmayı göze aldığımız ‘Başlangıç’tan, Büyük Patlama’dan önce de var olan o ‘fizik ötesi şey’in içinde ışık hızı ile yayılmaya başladı.

Atom altı parçacıklar atomları, atomlar molekülleri, moleküller elementleri, elementler gaz ve toz bulutlarını, gaz ve toz bulutları ilk yıldızları, ilk yıldızlar ilk galaksileri, ilk galaksiler, ilk galaktik kümeleri oluşturdu.

Varoluşun ilk 9 milyar senesinin aşağı yukarı böyle cereyan ettiği tahmin edilmekte.

5 milyar yıl önce, bir ateş topu kıvamında olan dünyamız, sonradan güneş diye isimlendirilecek olan çok genç bir yıldızın çekim gücüne kapıldı.

Dünya döndükçe soğudu, soğudukça döndü.

Soğudukça, etrafındaki gazlar yoğunlaşıp yağdılar üzerine.

Okyanuslar oluştu ve ardından onun derinliklerinde tek hücreli canlılar oluştu.

Çok hücreli canlılar geldi ardından. Bunu, gelişmiş bitki ve hayvanların ortaya çıkışının izlediği sanılmakta.

İnsanoğlunun ilk atalarının ortaya çıkışı 5 – 7 milyon yıl; modern insanın (homo sapiens  = düşünen insan) ortaya çıkışı 180,000 – 160,000 yıl, düşünsel kapasite bakımından günümüz insanına en yakın insanın (homo sapien sapiens = düşündüğüne dair düşünebilen insan) ortaya çıkışı ise 80,000 – 60,000 yıl öncesine tarihlenmektedir.

İnsanoğlunun, yaşadığı dünyanın ötesinde bir dünyanın da, fizik / maddi alemden farklı bir ortamın da var olduğuna dair düşünce sahibi olması ise en az 30,000 yıllık bir evveliyata sahiptir. Bu kanaate, antropo-arkeolojinin, atalarımızın ölen yakınlarını gömerek ikinci hayatına hazırladıklarına dair olan buluntuların tarihlendirilmesiyle erişilmiştir.

Medeniyet tarihinin bir diğer dönüm noktası kabaca 12,000 yıl öncesine tarihlenen tarım toplumuna geçiştir. Ailenin, özel mülkiyetin, sınıfsal farklılıkların ve devletin temelleri tarım toplumuyla birlikte atılmıştır. İnsanoğlunun, ektiği toprakları çitle çevirerek ‘bu toprak benim!’ demesi, tarım toplumunu, ondan önceki avcı-toplayıcı-göçebe medeniyetten ayıran en önemli kriterlerdendir.

Tarih öncesini tarihten, karanlık-bilinmeyen çağları bilinen çağlardan ayıran kriter yazının icadıdır. Mezopotamya’daki Sümer Medeniyeti, MÖ 3,500 dolaylarına tarihlenmiş bilinen ilk yazılı kayıtların yaratıcısıdır. Bu yüzden de Sümerler, yazı öncesi ‘karanlık çağlar’ı bitiren ve tarihi çağları başlatan uygarlık olarak bilinirler. Bir diğer ifadeyle, efsanevi Asur bilimci ve Sümerolog Noah Cramer’in veciz ifadesiyle ‘Tarih Sümer’le başlar’.

Medeniyetin bir diğer önemli dönemeci çok tanrıcılıktan tek Tanrı düşüncesine ve inanışına geçiştir. Maddi yaşam koşullarının, üretim biçiminin ve üretim tarzının yanı sıra, insanoğlunun tasavvur ve tahayyül aleminin de etkisiyle şekillenen medeniyet, tek Tanrı inancıyla yepyeni faza geçmiş, çok tanrıcılık ve paganizmin vaat ettiğinden farklı bir gelişim çizgisinde ilerlemeye başlamıştır. Bu faz değişimi, İbrani peygamberi Avraham (Abraham, İbrahim) sayesinde MÖ 2,000 dolaylarında gerçekleşmişti.

Son 4,000 yılda yaşadıklarımız, medeniyeti, insanlığı ve hatta dünyadaki bütün hayatiyeti koşar adım yok oluşa doğru sürükleyebilecek vahamettedir. Savaşlar, toplama kampları, dünyayı yüzlerce defa yok etme potansiyeline sahip olan termo-nükleer  silahlar, sistematik aşağılama ve zulümler, soykırımlar, küresel servetin giderek çok daha az kişinin elinde yoğunlaşması, ekolojik felâketler, ekonomik krizler bu 4,000 yıllık periyota öne çıkan olumsuzluklardır.

Adem ile Havva’nın, yılan görünümlü İblis’in aldatmasına sonucu, Tanrı’nın buyruğunu çiğneyerek ‘İyilik ve Kötülüğü Bilme Ağacı’nın meyvesini yemesi ve Kabil’in, kıskançlık yüzünden kardeşi Habil’i öldürmesi gibi teolojinin (ilâhiyat) ilgi alanına giren iki çok önemli fenomen hakkında ayrıntılı analiz yapmak bu yazının hudutları dışındadır. Bu metinde, inanca dair olan bu iki olayın, insanlığın müşterek şuur altında çok temellice bir yere sahip olduğuna, bu yüzden de, insanoğlunun sosyal pratiklerinin çok önemlice bir bölümünün dip sularında tesirlerini hissettirdiğine vurgu yapmakla yetineceğim.

Yaklaşık olarak 12,000 yıl önce, ekip biçtiği araziyi çevirerek sahiplenen ve bu eylemini de ‘hudutlarını belirleyerek etrafını çevirdiğim bu topraklar benimdir. Bu topraklar bana kutsal bir kaynak tarafından vaat edildi, sunuldu. Bu toprakların benden sonraki sahiplerini de bu çerçevede ben tayin edeceğim’ diyerek dünyaya ilân eden insan, kendisinden sonra yaşanan ve yukarıda zikredilen bütün olumsuzluklarda ciddi manada sorumluluk payına sahiptir.

Bir şeyi anlamak için her şeyi anlamak ve bir şeyi anlatmak için her şeyi anlatmak gibi bir anlayışla kaleme aldığım yazımı şöyle bağlıyorum: Yaşadığımız ve derinleşme istidadı yaşayan küresel ekonomik krizin, dünyayı etkisine alan otoriterleşme rüzgârının, küresel bir nükleer savaş riskinin her zamankinden daha yüksek olmasının nedenleri çok çeşitlidir. İşte, bütün bu nedenleri kazıdığınızda, göreceksiniz ki altında, yukarıda bahsedilen 2 teolojik argümanla, kabaca 12,000 yıl önce yapılan o ilk toprak çevirme (toprak sahiplenme / arazi gaspı) yer almaktadır.

Yaşadığımız bütün sıkıntıların nedenlerini, 14 milyar yıl önceki Big Bang’e kadar sorguladığımızda, bana göre ortaya çıkan ‘olağan şüpheliler’ bunlardır.  

Ertunc Alpman, Ayrıntıda gezinmek bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Takviyesiz zekadan söz etmiştim ama... :)) Zekayı tetikleyen araçlar her daim olmuştur. Önce unutturuyorlar, yani hafızayı zayıflatıyorlar belli amaçlar doğrultusunda, sonra da hafızanızı nasıl geri kazanabilirsinizin araçlarını satıyorlar. Her ikisi de aynı mezbahanenin ürünü. Hep kazanmaya odaklanmışlar. Her şekilde onlar kazanıyor. Örneğin domuz gribi. Bir türlü aklım mantığım almıyor. Bir ilacın standaki yerini alabilmesi için 10 ila 15 yıl arasında bir sürece ihtiyacı olduğunu biliyorum ben okuduğum kaynaklardan. Bu demektir ki; önce ilacını hazırlayıp, hazır olduğunda virüsünü piyasaya salıyorlar. Birkaç haber, şak şuk, kaos, endişe, kalabalık, ilacı pazarlıyorlar. Neyse ki bazen ortaklar bozuşuyor da, biz de rahat bir soluk alıyoruz. Yoksa gidecekti kenef yoluna bizim çocuklar. :)) Demem o ki; "konu ile alakasız yorumlar oldu ama" :)) silah sanayii ile yarıştığı söylenen ilaç sanayinde çok şeyler dönüyor, çok şeylere gebe. Harcanan da biz oluyoruz bu arada. Ne yazık ki...

Ayrıntıda gezinmek 
 09.11.2011 2:53
Cevap :
1980 - 2008 döneminde esas olarak ilaç dağıtım kanallarında çalıştım. bu bakımdan ilaç endüstrisinde olup bitenler hakkında 'azıcık' bilgim var diyebilirim. bu yüzen de, işaret ettiğiniz şüphelere katıldığımı bilmenizi isterim. ilaç endüstrisi mercek altına alınmalı, yapıp ettikleri insanlığın denetimine tabii olmalı. gelecek kuşakların sağlığı ve bekâsı açısından şart bu. katkılarınıza teşekkür ederim.  10.11.2011 9:09
 

Ben o ilk toprağı çevirenin... ! Anladınız ne demek istediğimi. Tüm bunların dışında; insanoğlunun zeka olarak en son limitinde olduğu, bundan sonraki nesillerin giderek zeka kapatisesinin düşeceği yönünde bir şey okumuştum bir yerlerde. Bu konuda ne diyorsunuz? Gerçekten öyle bir olasılık var mı? Yani benim şu an okula giden oğlum insan zekasının ulaşabileceği en üst noktanın son temsilcisi mi? Ya da zekanın yüksek olması iyi bişey mi? gibi sorular geliyor aklıma. "İndigo Çoçuklar geldiler" kitabını okumuştum bundan 13 yıl kadar önce. O kitapta anlatılanlar ışığında oğlumu gözlemlemiştim. Evet, kitaba dayanırsam benim oğlum bir İndigo'ydu. İyi de İndigo çocukların geleceğini nereden biliyorlardı. Yoksa bir şekilde kimyasallarla hazırlanıyor muyduk? Yahu... Bir sürü soru sordurdunuz bana gece gece. Biz de sanıyorduk her şey Havva' nın başının altından çıkmış. :)) Temeli ona dayansa da farklıymış. Üzüldüm şimdi. Hayal kırıklığına uğradım. Nasıl uyurum ben şimdi? :)) Değerli bir yazıydı

Ayrıntıda gezinmek 
 07.11.2011 3:08
Cevap :
insanoğlunun zekâ kapasitesinin sonuna eriştiğini sanmıyorum. zekâ-akıl, hakkında hergün yeni şeyler keşfediliyor.teknoloji, zekâmızı sürekli takviye ediyor. bilişim, internet, bilgisistemleri alanlarındaki gelişmeler insan algısının, idrakinin, zekâsının sınırlarını sürekli genişletmekte. yarın, teknolojideki yeni gelişmelerin sağlayacağı imkânlarla, insanın algı ve idrak kapasitesinin daha da artması söz konusu olabilecektir. tekonolojinin, tıbbın bu alanda sağlayabileceklerini örneklendireyim: unutmayı önleyen kimyasal moleküller ilaç haline getirilip satışa sunulduğunda, bu çok büyük bir devrime yol açacak. öte yandan, insanların beyindeki çeşitli merkezlerle irtibatlı olarak, kafataslarına eklenecek imlantlarla hafızamızın kapasitesini arttırmak mümkün olabilecek. beynimize eklenecek bir çiple, dünyadaki bütün lisanları anlayabileceğiz. bütün dilleri konuşanların anlaşmalarının entellektüel gelişimimize çok olumlu katkı sağlayacağı açıktır. inancım odur ki gelişme durmayacaktır:-)  08.11.2011 16:49
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 297
Toplam yorum
: 148
Toplam mesaj
: 11
Ort. okunma sayısı
: 1593
Kayıt tarihi
: 29.08.11
 
 

1958 Fatih / İstanbul doğumlu. Etiler Lisesi ve İTÜ Maden Fakültesi Petrol Mühendisliği Bölümü me..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster