Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Ekim '16

 
Kategori
Söyleşi
Okunma Sayısı
520
 

İnternet kafeden bilişim devine: Ömer Ekinci ile röportaj

İnternet kafeden bilişim devine: Ömer Ekinci ile röportaj
 

Üniversite yıllarında o konferanstan bu konferansa koşardık. İstanbul Ticaret Odası’nın meclis salonunda 2010 yılında “Penguen Olma Girişimci Ol” başlıklı sunumu yapan Ömer Ekinci’yi  ilk orada tanımış ve etkilenmiştim. Konferans sonunda; gençler herkese kartvizitimi vereceğim her konuda buyurun çekinmeyin demişti. Cep telefonu dahi yazyordu...  Google’da Blog açıp yazılar yazmaya başlamam da  konferanstan hemen sonraya denk gelir.. Onun teşviği ile başladığım yolda Milliyet Blog’ta röportaj ve  yazılarla devam ediyorum. Bizim nesil Ömer Abiyi konferanslardan tanır. Sırf onu dinlemek için 2 saat yol giderdik... Şimdiki nesil daha şanslı çünkü Ömer Ekinci her yerde. Şirketi “Desnet” ile bir çok başarıya da imza atan, Usta-Çırak kültürüyle genç liderler yetiştirmeyi amaçlayan, 12 Yıldız Genç Liderler Platformunu kurmuş, onbinlerce konferansa konuşmacı olarak katılmış birçok dernekte aktif görev alan, önce TRT Okul’da şimdi ise 360’da tv programı, Star Gazetesi’nde köşe yazarlığı ve Moral FM’de Neden Olmasın programını yapan 10 parmağında 10 marifet 10 numara adamdır Ömer Ekinci.. Yakın zamanda kitabı da çıkacak şimdiden hazır olun derim. El atmadığı bir siyaset var -ki ben yakın zamanda siyasette de göreceğimizi düşünüyorum....

Ömer Abi ile Temmuz başında röportaj için konuştuk mesajlaşdık. O gece 2 de yazıyor ben sabah 7 de cevaplıyorum ama ona rağmen anında cevap verebiliyor. Sanırım uyumayanlardan Ömer abi. Ve bunca başarıyı az uyu çok çalış mottosuna bağlayabiliriz...

Ülke içi durumlar özel sebepler falan derken Temmuz ayında yapmayı düşündüğümüz röportaj Ekim ayına kısmet oldu...

 

Ömer Abi ben seni uzun yıllardır tanıyorum ama tanımayanlar için kendini anlatır mısın biraz?

Ben 1984 Erzincan doğumluyum. 92 Erzincan depremiyle İstanbul’a göç eden bir ailenin dört oğlundan en büyüğüyüm. Bir anda, bir depremle göçünce haliyle İstanbul’da yeni bir hayata atılmak zor oldu. Kendi paramı kazanmalıydım. 14 yaşımda internet kafede (o zaman bilgisayar ve internet yok evlerde) basit yazılımlar geliştirmeye, internet siteleri yapmaya başladım. Sonra işi büyütüp babamla ortak bir şirket kurduk Desnet adında. Sıfırdan, hatta eksiden başladık. Perpa’da  11. katta bir dükkanda başlayıp, bugün İlk 500’de kendi alanımızda 34. sırada bir noktaya geldik. El Terminali, barkod yazıcı, barkod okuyucu, saha satış otomasyonu, depo otomasyonu gibi alanlarda Türkiye’nin önde gelen şirketlerinden biri olduk, teknolojimizi ihraç eder hale geldik. 2009’da bu çalışmalar sonucu Türkiye’de Yılın Genç Girişimcisi seçildim. Böylece üniversite konferans davetleri gelmeye başladı ardı ardına. Üç yüzden fazla konferansa gittim. Gençliği yakından tanıma fırsatım oldu. Onların gelecekte çok önem kazanacağını, ama yeterince ilgi görmediğini, adeta kendi başlarına bırakıldığını fark ettim ve bütün fokusumu gençlere ayarladım. O yıllarda partiler seçimlerde gençlere vaat vermez, onları seçmenden saymazdı. Devlet yeni nesil gençle henüz tanışmamıştı. Gençlerin değişen yüzünü, yeni jenerasyonu kimse anlayamamıştı. Yaşım bu noktada en büyük avantajım oldu, hem gençleri anlayabildim hem de büyükleri. Aralarında bir köprü olmaya çalıştım. Gençlerin dertlerini seslendiren, onların beklentilerini bilen ve anlatan biri olunca da bana “Ömer Abi” diye hitap eder oldular. O “Ömer Abi’lik” üstüme yapıştı ve neredeyse 10 yıldır Gençlerin Ömer Abi’si oldum. Sonrasında TV programı, radyo programı, köşe yazarlığı, konuşmacılık gibi yine hepsi gençlik odaklı çalışmalar yaptım ticaretin yanında. Hala da bunları sürdürüyorum.

Bugünkü durumu, dünyanın ve Türkiye’nin içinde bulunduğu ortamı nasıl görüyorsun?

15 Temmuz’da Türkiye geçmişinden, kendisini gölge gibi takip eden bir kanserden temizlenmek için bir fırsat yakaladı. Tam 40 yıldır yavaş yavaş ve sinsice bedenimizi saran kanserden kurtulmak elbette kolay olmayacaktı, olmuyor da zaten. Ama Türkiye’nin önünde çok kritik bir viraj var. Süreci iyi yönetirse, kanseri vücudun dışına atarsa, bu süreçte de minimum sayıda “kurunun yanında yaşın yanma” hadisesiyle bunu atlatırsak bundan sonrası çok aydınlık. Zira Türkiye kendisine biçilen rolü beğenmeyip bir üst seviyeden rol istedi. Dünyayı yöneten güçler önce bir gülümsedi, “Sen mi üstleneceksin bu yeni rolü?” diye ti’ye aldılar. Sonra Türkiye’nin ciddiyetini fark edince bu kez de “Aman müdahale edelim, bu ülkede güçlü bir Türkiye’ye değil, sözümüzü dinleyecek bir Türkiye’ye ihtiyaç var.” dediler. Onlar Türkiye’nin açlıktan ölmeyecek kadar tok, ama buna karşılık ayakları yere sağlam basamayacak kadar da çelimsiz olmasını istiyorlar. Ne çok iyi, ne çok kötü… Suriye’ye kucak açacak kadar güçlü, ama onlara sormadan Suriye’de operasyon yapamayacak kadar zayıf… Örnekler arttırılabilir. Türkiye haddini aştı, kendisine çizilen sınırı geçti. Şimdi bunun bedelini ödüyoruz, ödeyeceğiz ve artık Türkiye eski haline veda edecek. 20 sene önce kendi halinde, sakin bir Türkiye vardı, gündemi Hülya Avşar’ın, İbrahim Tatlıses’in söylediği sözlerin belirlediği minik bir ülke, uyuyan, uyutulmuş bir dev. Şimdi o dev uyandı. O yüzden bir gün ABD ile, diğer bir gün Rusya ile masaya oturan, her ay Merkel’in gelip gittiği stratejik bir üs olduk. Ama şu da bir gerçek ki henüz kendimizi zannettiğimiz kadar da güçlü değiliz. Yani Rusya ile, ABD ile boy ölçüşmemize henüz daha var. Dünya deviyiz demek hamaset olur, gerçekçi olmaz. Ama bir yolda olduğumuz, bu yolun çetin bir yol olduğu ve sonunda dünya devi, güçlü Türkiye’nin olduğu da aşikar.

 

Öncelikle 15 Temmuz 2016’da Türkiye maalesef bir darbe girişimi yaşadı. O gün neler yaşadın neler hissettin Ömer Abi?

15 Temmuz’da önce şaşırdım, sonra öfkeyle doldum. “Nasıl yaparlar, ülkeme bunu nasıl yaparlar?” soruları yankılandı durdu kafamda, sabah 7-8’e kadar öfkeyle, hınçla ağladım. Bunu da ilk defa sana anlatıyorum. Gözümü bir dakika kırpmadan izledim olayları. En büyük pişmanlıklarımdan biri o gece Türkiye’de olmamak oldu. Eşimin ailesine yeni doğan oğlumuzu götürmüştük, Makedonya’daydık. Eğer darbe girişiminin atlatılması biraz daha uzun sürseydi eşimle, oğlumla helalleşip, vedalaşıp, öyle gelecektim Türkiye’ye. İnsanın böyle zor zamanda vatanından uzakta olması dünyanın en zor şeyi. Yürüyerek gelmek istedim ve ciddi ciddi düşündüm bunu. Çünkü uçaklar durdu, otobüsler durdu, her şey durdu. Beklemek çok zordu. Dişlerimi çok sıktım bu süreçte. Oğluma baktım uzun uzun, oğlumun doğduğu Türkiye böyle olmamalıydı, evlatlarımıza böyle bir Türkiye reva görülmemeliydi. Çok öfkeliyim, çok.


Milletimiz darbeye karşı tepki gösterdi ve herkes birlik oldu. 15 Temmuz’dan sonra meydanlar doldu taştı. İstanbul’un bütün meydanları senden soruluyordu. Nasıl geçti?

Uçaklar harekete geçer geçmez Türkiye’ye döndük. Herhalde ülkemi bu zor günlerde yalnız bırakmış olma hissiyle mahcubiyet duydum. Geldiğim günden beri de meydanlardayım. Oğlumla, eşimle, annemle. Ha, bu gidiş de ülkenin bana ihtiyacı var diye değil. Türkiye’nin milyonlarca Ömer’i var, bana ihtiyacı yok. Ama benim ülkeme ihtiyacım var, ülkemin başında bir bela olduğunda dimdik ayakta olmaya ihtiyacım var. Meydanlarda olmamın birinci sebebi buydu, ikincisi ise oğlum üç aylık ve meydanlarda olsun, meydanlarda büyüsün, ülkesi için her daim ayakta ve atakta olsun istedim. Bir de milletinin böyle büyük bir mücadele verdiği günlerde meydanda olmuş olmanın gururunu ömür boyu yaşasın, ileride hatıralarında bu muhteşem mücadele yer alsın istedim. Bir de şunu ekleyeyim, bazıları meydanlardaki buluşmalardan rahatsız oldu. Onlara cevaben söyleyeyim; halkı meydanlara (ilk günkü risk geçtikten sonra) şenlik havasında toplamak çok zekice bir planmış, kimin fikriyse tebrik ediyorum. Çünkü 250 şehit, binlerce yaralımız varken bu psikolojik baskıyla halkımızın çok daha fevri hareketler yapmasına engel olundu bu şekilde. Bu enerji bir şekilde dışarı çıkacaktı, böyle çıkması iç huzurumuz açısından iyi oldu.


Meydanlarda konuşmalar yaptın. Binlerce girişimcilik konferansında yüz binler ece gence hitap ettin. Halka hitap nasılmış abi. Ufukta siyasette görev almak gözüküyor mu?

Meydanların nabzı çok daha farklı. Konferanslarda gerçekten bilgi ve hikaye gerekirken meydanlarda daha çok coşku ve hamaset bekleniyor. Meydanların dili ve matematiği çok farklı. Ama gerçek olan da meydan. Halkımızın tüm profili orada. Yüz binlerce gence demişsin ama genç diye bir kısıtlama doğru olmaz, bebekten 80 yaşına kadar herkes oradaydı. Meydanı sevdin mi dersen, sevdim ama meydanın matematiğini değiştirmek isterim. Sadece slogan atmak, sadece marşlar okumak, alkışlamak değil meydanlar daha katılımcı olmalı, halk siyasetçiye fikrini de söylemeli. Gelecekte böyle olacak. Ufukta siyaset gözüküyor mu demişsin, bana düşen kendimi iyi yetiştirmek, ülkem için her daim göreve hazır olmak. Ama görev verilir, verilmez, peşine düşmem. Koltuk için asla kimseyi aramam, talepte bulunmam. Ben hazır olayım da, ülkemin bana ihtiyacı olursa koşarım. Biraz bu futbola benziyor, benim işim her daim hazır olmak, sahaya sürüp sürmeyeceği teknik direktörün takdiri. Şimdiye kadar siyasete dair teveccüh gösteren büyüklerim oldu, o zaman için erkendi ama artık daha hazır hissediyorum. Ülke de karışık bir durumda ve benim ülkeme naz-niyaz yapma hakkım yok diye düşünüyorum. Bir diğer yandan, hiçbir görev verilmese bile ben kendimi gönüllü/fahri gençlik bakanı olarak görüyorum. Gençlikle ilgili bütün konular benim alanım, tüm gençler benim sorumluluğum altında. Böyle görüyorum. Böyle hissediyorum. Bu gönüllü/fahri görev hiç bitmeyecek, görevden alınma durumu olmayan, maaşı mesaisi olmayan bir görev ve ben bu görevi çok severek yapıyorum. Hiçbir siyasi faaliyette yer almazsam bile bu gönüllü/fahri görevim ölene kadar sürecek.


Penguen olma, girişimci ol! Seni ilk kez konferansta tanımıştım ve hemen eve gelip bir blog açmıştım. Nesiller değişiyor o zamanlar 1990’lılar varken şimdi 1998’liler üniversiteli olacak. Ömer Ekinci’den gençlere altın tavsiyeler neler?

Evet, ilk konferansım buydu. Sonrasında benim için de çok şey değişti. İlk konuştuğum, ağabeylik yaptığım nesil şimdi 4-5 yaşında çocuk sahibi ve işinde gücünde insanlar. Yüzlerce insanla hala temasım var. O zamanlar üniversiteli olan ve üniversite konusunda danışan gençler bugün işini büyütme ya da kariyeriyle ilgili danışıyor. Şöyle bir baktığımda Boğaziçi’nden ODTÜ’den tutun da Erzincan Üniversitesi’ne, Mersin’e, Trabzon KTÜ’ye kadar her üniversiteye gittim. Geleceğin bakanları, başbakanları, başkanları bu üniversitelerden birinden çıkmasa bir diğerinden çıkacak. Bir nesle dokunmuşum, kendi ideallerimi, fikirlerimi aktarmışım. Tavsiyeler çok değişmedi, ama genel bir şeyler söylememi istersen: “Bir şey öğrenmediğin, sana bir şey katmayan yerde bir dakika durma, işsiz/aç kalmaktan asla korkma ve mutlu olmadığın şeyi yapma, kimseyi kendinden üstün ya da kendinden aşağıda görme. İdeallerin, hayallerin olsun ve bunlardan asla vazgeçme. Hiçbir zaman geç değil, geç kaldım deme. Toprağın üstündeysen hala ihtimal vardır.”

 

Sadece hayal kuranların dünyası yaşamaya neden değerdir?

Sokağa çıkın ve yanınızdan geçen insanların gözlerinin içine bakın. Hayalleri olanlarla olmayanları rahatlıkla ayırt edebileceksiniz. Hayalleri olanın gözlerinin içi güler, teni parlaktır, enerjisi yüksektir, yalnızca kendisi için yaşamaz, insanlara faydalıdır. Dünyayı değiştirenler de hayalleri olanlardır. Sahip olduğum ne varsa hiçbiri vazgeçilmez değil, hepsini kaybetsem baştan başlayabilirim. Ama hayallerimi kaybedersem yaşam anlamımı kaybederim.

Konferansta gençler ile diyalog müthiş. Onlarla sizi etkiyen bir anınızı paylaşabilir misiniz?

Konferansları seviyorum, gençlerle buluşmak çok güzel. Orada hiç oynamadım, sahnede evimin salonunda gibi doğal ve samimi oldum, zaten başka türlüsünü de bilmem, yapamam. Çok anım var, çok şey paylaştım. Konferansımın yarısında iş kurmak için çıkanlar bile oldu, aklına gelen bir iş fikrini gerçekleştirmek için izin istedi. Ben fikrini sordum, söyledi. Biraz farklılaştırdım fikrini, “şöyle yapsan daha iyi olur” diye. Aldı fikri uçarak gitti. Şimdi o genç Kıbrıs’ın en büyük çiçek tüccarı. Hangi birini anlatsam, konferanslarımda tanışıp evlenen, doğan çocuklarına Ömer adını verenler. Anılar bitmez. Ama ayrı yeri olan birkaçını da söylersem okuduğum lisede (Dede Korkut Anadolu Lisesi), okuduğum üniversitede (İstanbul Üniversitesi Avcılar Kampüsü) ve doğduğum şehir olan Erzincan’da verdiğim konferanslar benim için özeldir.

Ömer Abi seni dinleyen gençlerin çoğu iş hayatına atıldı. Nasıl senden etkilenip hayatını değiştirenler var mı?

Aslında bu konu çok bıçaksırtı bir konu. İnsanların bazıları arayıştadır, bazıları da değildir. Arayışta olanlar kimi zaman yemeğin altına serdiği bir gazetede gözüne ilişen bir cümleyle harekete geçer, kimi zaman youtube’da karşısına çıkan bir video ile, bazen de bir konferans ile. Benden etkilenip orduyu bıraktığını, iş hayatına girdiğini ve çok mutlu olduğunu söyleyen bir genç arkadaşımı hatırladım mesela şimdi. Ama bunların da çetelesini tutmam. Bazen biri gelir, uzunca zamandır tanıdığım biri, “Sana teşekkür borçluyum abi” der, hatırlayamam. “Ne için?” dediğimde “Unuttun mu, çalıştığım işe beni sen yerleştirmiştin” der. Tümüyle çıkar böyle şeyler aklımdan. Bence insan yaptıklarının değil, yapacaklarının çetelesini, listesini tutmalı.

Herkes girişimci mi olmalı? Maaşlı çalışayım başkasının şirketinde CEO olayım derse?

Asla, hele de şu yüksek vergilerle hiç tavsiye etmiyorum girişimciliği. İşin şakası bir yana, “girişimci olun!” teklifi ya da önermesi sağlıklı bir önerme değil. Ben insanlara meslek vaat etmiyorum, kariyer ya da girişimcilik; seçin birini demiyorum. Ben insanları hayal ettikleri şeyin peşinden koşmaya, buna azmetmeye meyillendiriyorum. Gerçekten kendilerini iyi analiz etmeliler, kendilerinden en iyi ne olacağını, ne yaparlarsa mutlu olacaklarını bulmalarını öneriyorum. Bunu bulduktan sonrası kolay. Yani işi gücü bırakıp bir çiftlikte domates yetiştirmek de bir seçenek. Eğer gerçekten istenen şey buysa, hayal buysa bunu da en iyi şekilde yapmaya çalışabilir insan. Ben meslekleri değil, hayalleri destekliyorum. Ha, diyebilirsiniz ki, hayal ettim ama olmadı, ya da hayal ettiğim şey meğerse gerçekten istediğim şey değilmiş, olsun, denemiş oldunuz. Ömrünüz boyunca “keşke deneseydim” dememeyi garantilemiş oldunuz.

Önce TRT’de, şimdi TV 360’de Gençler Uçuyor programı ve Star’da köşe yazıları büyük ilgi görüyor. Evlendin, çocuğun oldu, şirketin var üzerine medya ve dernekler var. Gece 3’te mesajlaştık sabah 7’de tekrar mesaj attın. Ömer Abi sen ne zaman uyuyorsun  ? Hepsini başarmak nasıl oluyor?

Önceleri sadece Desnet vardı, sonra 2009’da şimdiki başbakanımız Sn. Binali Yıldırım’ın elinden aldığım yılın genç girişimcisi ödülüyle konferanslar başladı, sonra blog yazmaya başladım. Konferanslarda konuşmak beni TV programı yapmaya, blog yazmak ise köşe yazarı olmaya hazırlamak içinmiş meğer, bilemezdim o zamanlar. Zamanla TV programım oldu, üstelik isminden konseptine her şeyini kendi bulduğum, Türkiye’de bir ilk niteliğinde gençlere faydalı talkshow yapmaya başladım. Şimdiye kadar 50 bölümden fazla yapmışım. Sonra Star Gazetesi’nde köşe yazmaya başladım. Haftada 3 gün yazıyorum ve yazmadan duramıyorum. Şunu söyleyeyim, haftada 3 gün yazmak dünyanın en zor işi. Ama alışınca, kendini disipline edince de dünyanın en güzel işi. İnsanı düzene sokuyor, kitap okuma alışkanlığını mecburi olarak arttırıyor. Çünkü okumazsanız yazamıyorsunuz, çıkmıyor. Evet, dediğin gibi hayaller çok fazla, şimdilerde kitabımı yazıyorum. Radyo programına başlama ihtimalim var. Bir marka ile şehir şehir üniversiteleri gezecek bir roadshow çalışması yapıyorum. TV’de bir başka formatla bir Genç Bakış ile Siyaset Meydanı karışımı bir program üzerinde çalışıyorum. Desnet’i çok başarılı bir hale getirmeye çalışıyoruz, Türkiye’nin bütün ilklerini Desnet’te gerçekleştiriyoruz. El Terminali sektöründe önemli bir noktadayız. Haftaiçi gündüzleri muhakkak şirketimde oluyorum, orası benim ekmek teknem. Akşamları yazılarımı yazıyorum, haftasonu Cumartesi akşam TV programımı yapıyorum. Salı akşamları Moral FM’de Neden Olmasın? isminde bir saatlik radyo programımı yapıyorum. Ayrıca Kasım ayında çıkacak kitabımı hazırlıyorum. Ama bu sıralar en büyük keyfim 3 aylık oğlumu sevmek, onu banyo yaptırmak, pışpışlamak, gazını çıkarmak, onunla oynamak, onunla konuşmak, onunla ve onun yaşayacağı Türkiye ile ilgili hayaller kurmak. Oğluma Ömer Asaf ismini verdim. Kendi ismimi verdim ki bu dünyada benim başlattığım idealleri sürdürsün, öldüğümde yarım kalan mücadelemi o devam ettirsin. Yarına yaşama garantimiz yok, erken de göçebilirim bu dünyadan, o benim emanetimi taşıyacak. Uykumu sormuşsun, şu an saat 03.00, sabah ofiste olacağım, birazdan oğlum uyanır onu annesine götüreceğim. Annesi onu besledikten sonra da yatağına taşıma bahanesiyle biraz seveceğim.

Görüyorsun ya, bütün yaptığım işler çok değerli, çok keyifli. Her birini çok büyük mutlulukla yapıyorum. Yaptığım bütün işleri, beş kuruş para kazanmasam da yaparım. Yani para vermeseler bile gönülden yapmak istediğim işleri yapıyor, üstüne bir de gelir elde ediyorum.

 

Röportaj: Anıl Sural

twitter.com/AnilSural

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 32
Toplam yorum
: 3
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1323
Kayıt tarihi
: 20.02.16
 
 

11 Ağustos 1990 Amasya doğumludur. Diyarbakır, Karabük, Sakarya, Orlando - Florida, Trieste ve İs..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster