Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Mayıs '20

 
Kategori
Psikoloji
Okunma Sayısı
84
 

İntihar

'24 kez intihar girişiminde bulunup başarısız olan Ümit Yaşar Oğuzcan'ın oğlu 17 yaşında avucunda sıkıca tuttuğu 'baba öyle intihar edilmez, böyle edilir' notuyla Galata Kulesi'nden aşağı atlayarak ilk denemesinde başarılı olmuş.'

Yukarıda, genç yaşında bir insanın kendini öldürecek denli hayattan bezmiş olduğunu okuyor insan bu cümlelerde. İçeriğin temas ettiği varoluş bunalımının kökleri ise tahmin edebileceğimizden çok daha derinlere iniyor olmalı! Bir babanın yükünü taşıyamayan bir oğulun, onun kederini içselleştirmiş ve 'kendi varoluşunu hiçe sayarak' babasının varoluşsal sorunlarını üstlenmiş bir psikoloji ile yaşamına son vermesi çok kederli/çok düşündürücü! 

İnsan merak ediyor. Babanın yaşamak istemeyişi ile ölümü arzulama duygusu, oğlunun da yaşamak istemeyip ölümü arzulamasına nasıl sebep oluyor! Bu ne tür bir bağ? Özdeşleşme neden bu kadar güçlü? Kendi yaşamını bir kenara koyarak babanın duygu dünyasında kaybolmak! Bu nasıl olabilir? Duygusal alandaki karmaşa çözümlenmeden insan neden uyanamıyor, neden fark edemiyor içine girdiği durumu? Durumla bu denli özdeşleşip kendi dışında bir insanın duygu halini kopyaladığını ve onun duygusunu kendi duygusu sandığını neden göremiyor?

Bunlar önemli sorular. Cevabını bulamadığımızda, daha doğrusu aramadığımızda şüphesiz ki intiharı normalleştiririz! Bu kesinlikle sorumsuzluk olur. Bir insanı böyle bir sona sürükleyen hat üzerinde düşünmek, sebeplerini aramak sosyal ve toplumsal bir görev ve ödev olmalı! Yarın intihar eden bir yakınınız olabilir, hatta bu siz de olabilirsiniz. Diğerleri diye birşey yok. Biz varız öyle değil mi? Bunu söylemek sözde kolay. Bir hissedin bakalım. Başkasının acısına, kederine bir bakın. O sizsiniz. Sizin farklı bir tezahürünüz!

Diğer yandan duygusal olarak başkasının acısını hissetmekten bahsetmiyorum. Acı, dibine düşeni yakar. Bir başkasına sinek ısırığı gibi gelir, malum. Ben başka bir yaklaşımdan acısını, acısının sebebini ve sonucunu 'anlamaktan', anlamaya çalışmaktan bahsediyorum; yargılamadan, acımadan, ötekileştirmeden!

Anlamak, çabalamak zorundayız, en azından benim gibiler için bu böyle. Hayata öylesine gidip geldiğimizi düşünmüyorum. Bizden öncekilerin çözemediklerini çözmek, bizden sonrakilere 'bir anlayış bırakmak' üzere burada olduğumuza ilişkin bir inanç taşıyorum. Bu inancın dışavurumu ile pek çok bilgide de karşılaştım. Antropologlar, sosyologlar, psikologlar, bilimsel ve manevi pek çok öğreti ve bilgi bunu doğruluyor. Keza bu sezinin en önce içten gelmesi gerektiği kesin. İpini bir başka şeyin çektiği robotlar olmaktan öteye gidemeyiz başka türlü! Mesafe de kat edemeyiz. Kendimiz bulmalıyız, kendimiz bilmeliyiz. Başkasının bildiği bir nebze dokunuyor insana zira. Onun içerden, iç bilgelikten, kaynaktan, özden beslenmesi gerekiyor. Ve evet, her birimizin diğerinde olmayan göz kamaştırıcı incileri, yetenekleri, yetileri var. Birimizin yapamadığını diğeri yapıyor. Kulağa ne de hoş geliyor. Hayat hep böyle yapıcı olsa keşke. İnsanlar böyle birbirini tamamlasa. Ne yazık ki öyle değil. Bireyler arasındaki uyumsuzluk ve değer bilmezlik yıkıcı ve sabote edici bir keskinlikle karşımızda/yanıbaşımızda duruyor!

Gelelim intihar mevzusuna. İntihar, bir başka deyişle; özkıyım. Öze kıymak! Kendini öldürmek! İnsan kendi canına, özüne nasıl kıyabilir? Nasıl kendi hayatına son verme kararına gelebilir? Bu başlı başına bir inceleme, bir tespit konusu. Ve kesin olan bir şey varsa, o da bu durumun kişinin içine doğduğu aile ile doğrudan ve güçlü bir ilgisinin olduğu...

Aile bireyleri arasındaki yakınlık nedeniyle kişi, özdeşleşme, üstüne alma, duyguyu kopyalama, örnek alma ve suçu üstlenme gibi kendi duygusu, düşüncesi ve varlığıyla aslında doğrudan ilgisi olmayan dinamikleri içselleştiriyor. Bu çok fazla yakınlık nedeniyle ortaya çıkıyor. İnsan burnunun dibinde neler olup bittiğini gerçekten fark edemiyor! Bu yakınlık kan bağı ile birlikte yaşamanın, devamlı etkileşmeyi güçlendiren tarafı ile birleşince, gidişatta olumsuz durumlar/hayatlar/deneyimler de söz konusu ise ölümcül sonuçlara varabiliyor.

Konunun uzmanları anababası mutsuz olan çocukların mutsuz insanlar olmaya eğilimlerinin güçlü olduğunu söylüyor. Zira, çocuk zihin yapısını; düşünce ve algılama biçimini en önce ebeveynlerinden alıyor. Zihin deyince... Burda bir durup düşünmek lazım. Yol/ yöntem bilmeyen, duygu karmaşasından çıkamadığı için aklını kullanamayan, nasıl düşüneceğine ilişkin kendiliği henüz oluşmamış, anababasının duygusunu kendi duygusu sanan, ailesi ve çevresi ile olan etkileşmenin nasılsa öyle biçimlendirdiği bir insanın kendini öldürme isteği tamamen içinde olduğu koşullara bağlıdır. Bu koşullar değişmediği sürece, intihar sürpriz değil!
 
Aile içi iletişimin doğası, derin bir kuyu gibi. Dolayısıyla belirli bir yaşa ve olgunluğa gelene dek, en azından durumun farkına varana dek bu kuyunun ağzı kadar dünyayı görmek/algılamak, çok büyük bir olasılık olarak bir kenarda bekliyor! Kişi, durumla özdeşlemeyi bırakıp/kesip mesafeli bir algıyla aile kurgusuna ve ordan gelen şartlanma ve tanımlamalara bakamadığı sürece, en önemlisi kendiliğini ortaya çıkaracak bir eğitim almadığı sürece dünyaya ve kendi varoluşuna o kuyudan bakmaya devam ediyor. Ufku ve perspektifi ruhsal olarak gelişebildiği noktaya dek kısır kalıyor. Aile içi etkileşim, maksimum düzeyde bu derin/dipsiz kollektif kuyudan besleniyor!

Burda sözü Hellinger ustaya bırakıyorum. Aile dizimi ile ilgili birebir deneyimlerinden çıkan sonuçlar bu konuda tespit ve tedavi niteliğinde. Hellinger'in 'kişinin bilinçsizce derinden izlediği', onu hasta yapan bu temel dinamiklere ilişkin saptamaları ise şöyle;

''Aslında, yalnızca üç temel dinamik var;

* 'seni ölümünde, hastalığında ya da kaderinde izlerim' eğilimi

* 'sen öleceğine ben ölürüm' ya da 'sen gideceğine ben giderim' eğilimi

* kişisel suçun kefareti

Bu izlemeler tam anlamıyla bilinçsizce yapılıyor. Çocuklar da bunu böyle izliyorlar. Sözgelimi anne ya da babanın birini izlemek istediklerini gördüklerinde.. Örneğin anne, ölen bir kızkardeşini izliyorsa oğul da 'senin yerine ben hastalanacağım ya da öleceğim' diyor. Oysa bir çocuk ne anlamalı ne de bağışlamalıdır! Bir çocuğa bunu yüklemek hadsizliktir!

Çocuk, bu sorgulamayı yaptığında kendini ağır bir biçimde cezalandırır. Aynı şey anababa kendiliğinden özel ilişkilerine dair bir şey anlattığında da geçerlidir. Sözgelimi anne 'babanı sevmiyorum, aramızda hiçbir şey yok' dediğinde ya da baba, anneden aşağılayıcı bir biçimde söz ettiğinde çocuk bunu duyar ve sadece 'bilmiş olduğu için' kendisini cezalandırır. Bu durum, çocuk, kurcalamaya geçtiğinde daha da ağırlaşır. O zaman onun için geriye tek bir çözüm kalacaktır. Ben bunu 'ruhsal unutuş' diye adlandırıyorum. Çocuk, o zaman bütünüyle geri çekilir.

Diğer yandan çocuklar, anababalarına oldukları gibi sahiptir. Anababa, olduklarından farklı olamaz. Olmaları da mümkün değildir. Çünkü bir erkek ya da kadın iyi ya da kötü oldukları için değil erkek ve kadın olarak birbirlerine bağlandıkları için anababa olurlar. Bundan ötürü çocuk, yaşamı anababasından, anababanın verdiği biçimde almak zorundadır! Anababa, buna ne birşey katabilir ne de çıkarabilir. Çocuk da herhangi bir şey ekleyemeceği gibi herhangi bir şeyi de dışarda bırakamaz. Anababası, yaşamı kendisine nasıl vermişse öylece almak zorundadır!

Aile deyince; bir alınyazısı, içsel bir çağrı ya da görev duygusu var. Çok derine, ta çekirdeğine dokunuyor varlığın. Vicdanın ötesinde. Bununla uyum içinde olan kendini daha huzurlu hissediyor. Buna karşılık onu geri çeviren, zor göründüğü için reddeden, ruhunda birşeyleri yıkar. Görevi üstlendiğinde bu görev zor bile olsa onunla uyum içindedir. Uyum içinde hareket eden, davranışı başkalarının söylediğine aykırı da olsa yaptığının kendisine iyi geldiğini bilir. İçselleştirilmiş kişilerle ilişkilidir bu. Kişinin 'ne şekilde ait olduğunun' göstergesidir. Anababası engelli çocuklar, kendileri görüyor olsalar da kimi zaman ebeveyni gibi hareket ederler. Bağın ne kadar derin olduğu buradan da görülebilir.

Çocuklar, ailelerine derin bağlarla bağlıdırlar. Çocuk için olabilecek en kötü şey, duygu ya da fiziksel olarak farketmez aileden dışlanmaktır. Daha önceki nesillerde aileden dışlanmış, ölmüş bir birey için de aynıdır bu. Etkisi hala devam eder, günümüze ulaşır. Bu derinlik, zamanın dışında. Daha önceki nesillere değin uzanan bir etkileşim/duygu kopyalanması söz konusu.'' *

Mevzu, dönüp dolaşıp geliyor denge meselesine. Ebeveynler ve çocukları arasındaki denge gerekliliği iç dünyaların huzur bulması için kilit noktada önemli! İlişkilerden uyum ve barış etkisi ve bilgisi gelmiyorsa uyumsuzluk/savaş/travma/kavga/döğüş/küslük/anlaşmazlık,vs insanları bir gölge gibi takip ediyor. Tıkanıklık, travma oluştuğunda bu tarafların karşılıklı birbirine 'yeni bir başlangıç' için izin vermesi ile çözülebiliyor! Yani, ilişkilerdeki iyileşme, 'ne yaşamış olursak olalım, yeni bir başlangıca izin veriyoruz' demekten geçiyor.

Aile dediğimiz şey, bomboş bir yerden de gelmiyor, kopuk bir şey değil. Önceki nesillerle bağlantı içinde. Genler var. Genetik bir sorumluluk var. Bizler taşıyıcıyız. Bir çocuk, bütün masumiyetiyle dünyaya geldiğinde kendi yaşamının/kendi öznel deneyiminin yanısıra kendisinden önceki nesillerin borcuyla, bir nevi bir yükle doğuyor. Bu zaten başlı başına bir mesele iken hem fiziksel hem psikolojik olarak pek çok çeşitleme ile aile içi şiddete maruz kalarak kendi benliğinin henüz yeni yeni oluşacağı bu kıymetli zamanlarda ağır yaralar alıyor. Çocuğun masumiyeti, tam da çocukluğunun saflığı içindeki tehlikeyi algılamıyor. Ana babayla arasındaki alışverişin gücü buna izin vermiyor!

Bu yaralar tamir edilemeden/iyileşemeden üzerine yaralamaların devam ettiğini bir düşünün! Bir insan bu durumda nasıl iyileşir? Üstelik toplumsal tabular bu mevzularda 'yardım almayı' da imkansızlaştırmışken! Böylesi durumlarda ister çocuk olsun ister yetişkin kişinin içine düştüğü durumla ilgili sağlıklı bir destek, gerçek bir rehberlik alacağı hiç kimse yok. Bunu deneyimleyen bilir.

İnsan, etrafında gördüğü herkesin kendi zihin hapishanesinde yaşadığını, diğerinin halini algılayamadığını/algılayamayacağını bir gün gelir fark ederse eğer, fark edecek kadar şanslı ise, kendini yetiştirebilmiş ise kendi yaralarını kendisinden başka iyileştirecek hiç kimse olmadığını o gün anlayacaktır. Hiç şüphesiz o gün büyük bir gündür! Diğer türlü bunu anlayamayıp/göremeyip 'kurban' olan insanların arasına katılması kaçınılmaz olur! 'Kurban' olanların durumu malum. Suçlu-kurban ve zalim arasında bir ilişki var. Hikayenin devamında 'zalim' olup kendilerine yapılan zulmü başkalarına yapmayı seçiyorlar. Toplumu meydana getiren sorunlu insanlar ve bu insanların kurduğu aileler ve bu ailelerde sakat büyüyen insanlar böyle oluşuyor. Bu kısır döngüyü anlamak lazım. Böyle bakınca insanların duygusal, düşünsel, karakter olarak sakat kalmalarının sebebini/sebeplerini farketmek hiç de zor değil! Öyle değil mi?

''Aile içi özdeşleşme çözüldüğünde kişiyi şifalandıran yine aile içindeki iyileştirici güçlerdir'' diyor Hellinger.'' Çözülemediğinde ise aynı temel dinamiklerin çeşitli kişilerde farklı hastalıklar olarak ortaya çıkması kaçınılmaz olur. Çünkü eylemlerin geri çevrilemeyecek sonuçları var. Çözüm, herkes kendisi için doğru olan yerde, yanında olması gerekenlerle ilişki içinde ve başkalarına müdahale etmeksizin kendisi olarak durduğunda geliyor. Herkes olması gerektiği yerde olduğunu hissettiğinde.. Kimse bir başkasının yerine hissetmediğinde, duygusunu kopyalamadığında geliyor.

İnsanların çözümü görse bile sorunu canlı tutmayı yeğleyen bir yanı da var. Çünkü, kişi gerçek yerine gözlerini anabasına çevirmeyi tercih ediyor. Yaşam destekleyici ya da yaşam engelleyici olma anlamında kendisi için neyin iyi neyin kötü olduğunu ayırdedemez oluyor. Daha açık söylemek gerekirse bireyin, dışa karşı nasıl ifade ederse etsin ailesine en derinden sadık oluşu iş başında. Bunu aile diziminde görüyoruz. Kötü davrandığı ya da davranış bozukluğu olduğu düşünülen kişinin derin bir sevgiden hareket ettiği görülüyor. Esasen sorunu nasıl çözeceğini bilemiyor olması ile bu işin bir yönteminin olup olmadığını bilememesi de meselelerin çözümsüz kalmasına neden oluyor.  

Aile insanı hasta eder. Bu bir gerçeklik! Temel sorunlar aile ile ilgilidir. Ama bunun nedeni kötü olması değil, herkesi ilgilendiren ve etkileyen alınyazılarının iş başında olmasıdır. Bu da anababayla başlar. Bağ, alınyazılarının birlikte taşınmasına yol açar. Ve ailede kötü birşey yaşanmışsa kuşaklar boyunca süren bir dengeleme-telafi gereksinimi doğar. Hastalık kimi zaman cezalandırma ihyitacı olarak ortaya çıkar. Ailelerde bir çocuğun ölmüş bir kardeş, anne ya da babayı izlemesine yönelik derin bir ihtiyaç var. Çocuk, içsel olarak 'seni izliyorum' diyor. Bu durumdaki bir kişi kendini öldürebilir, kanser ya da daha başka ağır bir hastalığa yakalanabilir. Yani aynı temel dinamik kendini çeşitli şekillerde ifade edebilir. Bu temel dinamikler çözülemediğinde hastalıklar iyileşemez!

Hayat olayları bunlar. İyi ve kötü olarak bakmamak da lazım. Onları bir doğa olayı gibi tanımlıyorum.'' *

Hellinger'ın aile içi dolaşıklıklarda bahsettiği bir ifade daha var; 'kilitlenme'. İntihar gibi durumlarda da bir tür kilitlenme rol oynuyor. Kilitlenme, ailede birisinin bilinçsizce kendisinden başka bir bireyin (yaşıyor ya da ölmüş olabilir), kaderini yeniden üstlenip yaşaması demek. Ümit Yaşar'ın intihar eden oğlunda olduğu gibi. Bu öyle ağır bir özdeşleşme ki kişi kilitlenmiş olduğunu bilmeksizin bundan kurtulamayabiliyor. Babasına duyduğu sadakatle onun gibi olmayı seçiyor. Bunu bilinçsizce yapıyor.

Hellinger'a göre çözüm; oğulun 'bir baba olarak seni alıyorum, kabul ediyorum. Ama ben kendi hayatımı yaşamak istiyorum, seninkini sana bırakıyorum. Senden geri çekiliyorum ve seni serbest bırakıyorum' demesinden geçiyor. Bu söylenmediğinde,ifade edilmediğinde kilitlenme kaçınılmaz olabiliyor. Hellinger, çoğu hayat kadınının ve tacize uğramış kızların da babalarına bilinçsizce 'birisi suçu üstlenmek zorundaysa o ben olayım' dediğini ve içine düştükleri durumların kökteki nedeninin bu olduğunu söylüyor. Yine bu da, aile dizimlerinde ortaya çıkan sonuçlardan biri. İnsan, kendini bir kere de öldürebiliyor, bir hayat boyu da! Bu da intiharın bir diğer çeşidi olsa gerek. Kendisine uymayan bir hayatı yaşamak. Duygu, his, düşünce ve kimlik olarak kişinin kendisine ait olmadığı bir hayatı yaşaması!

Görünenin ötesinde, anlayabiliyoruz ki en derinde başka şeyler işbaşında. İnsanların neden böyle davrandıkları, aile içi kilitlenmelerden kaynaklı genellikle. İntihar edenler kendi öznel sorunları nedeniyle değil itildikleri şey/yer yüzünden intihar ediyorlar gibi görünüyor! Bir kere ya da yüzbinlerce kere, kendini öldürerek ya da süründürerek... İntihar intihardır! Öyle değil mi?

Diğer yandan sadece genetik nedenlere, aile arasındaki derin bağlara, aile içi şiddetin doğurduğu sonuçlara bağlıdır demek intiharın nedenleri açısından bakıldığında eksik kalacak. Kişinin kendi hayatının sorumluluğunu birebir almamasıyla da doğrudan ilgisi olduğu çok açık. Ancak bu yaklaşım biraz da yaş ve deneyim olgunluğuna bağlı! Kişinin kendi sorunları ile yüzleşecek, kendini iyileştirecek gücü bulması ile ilgili. Çözümsüz kalmanın yanısıra, başkalarından yardım beklemek, çabalamayı bırakmak, etrafındakileri suçlamaya devam etmek ve başka hiçbir şey yapmıyor olmak da sonuca götüren nedenlerden olsa gerek; yani 'güçsüzlük ve yönsüzlük!'

İnsan deneyimi mevzubahis olunca, koşullar fazlasıyla belirleyici! Bu yüzden doğru kavşaklarda doğru rehberlik almak çok değerli. Dostluk, arkadaşlık, yön değiştirmeye yardım etme, aracılık etme, dayanışma böyle zamanlarda çok kıymetli. Etrafta kimler var? Bu hayati derecede önemli şeylerden biri.
İzlemekten ve örnek almaktan sevinç duyacağımız, olgun insanların arasında büyümek güzel olurdu. Ancak yaşam deneyimi ve çeşitliliği inanılmaz ve akıl almaz! İnsan bilinci ve zihnin düşünme biçimi değişmedikçe, evrilmedikçe kendine ve başkalarına işkence eden kurban-zalim ilişkisi toplum düzenini belirleyecek. Bir gün bu düzenin değişmesini bütün kalbimle umuyorum. İnsan varlığını ağırlaştıran değil hafifleten, hastalandıran değil şifalandıran, uyutan değil uyandıran, karartan değil aydınlatan etkileşimlerin bol olduğu yemyeşil, masmavi bir dünya diliyorum. İntihar eden, çözümü ölmekte arayan tüm insanların ise ruhlarına şifa diliyorum.
 
* Kabul Etmenin Özgürlüğü/ Bert Hellinger

 

Büşran Betül Kaya bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 112
Toplam yorum
: 15
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 475
Kayıt tarihi
: 07.10.13
 
 

İnsanın kendinden bahsetmesi meselesi benim için zor konuların başında gelir. Bu anlamda söyleneb..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster