Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Haziran '14

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
506
 

İpek

İpek
 

Köylü kızı


Genel Cerrahi uzmanlığını tamamlamış ve atanmam Erzincan Asker Hastanesi’ne yapılmıştı. Doğuya ilk gelişimizdi. Doğrusunu isterseniz, eşim ve iki küçük kızımla bizleri nelerin beklediğini bilmeden ve biraz da ikircikli geliyorduk bu kente. Orada dört yıl kaldık, dört uzun yıl yaşadık  Hayattan çok şeyler öğrendik. Günler unutulmaz renkler içinde ve bir yandan da benim hekimlik deneyimlerimi zenginleştirerek ve bizi çoğaltarak akıp geçiyordu. Yıl 1974’tü. Dört yıl sonunda oradan ayrılırken,cam kırıkları atılmışcasına içimiz acıyordu.

     Bir gün acil bir hasta var doktor bey diye özel hastaneye çağırıldım. O yılların koşullarında bahçe içerisinde iki katlı bir ev düzenlenerek yapılmış küçük bir hastaneydi. Doğal olarak da koşulları yetersizdi. Aceleyle hastaneye gittim. Hasta onsekiz yaşlarında genç bir kızdı. Başında ürkek, şaşkın korkulu gözlerle bakan kasketini koltuğunun altına kıstırmış, başı önünde sessiz öylece duran babası.. Her ikisinin üzerinden de yoksulluk akıyordu. Kısa bir iki konuşmadan sonra hastayı muayene ettim. Acımasız, gecikmiş bir peritonit karına imzasını atmıştı. Bu hastanenin koşulları açısından çok zor bir hastaydı. En azından parasal yükü ağır olurdu. Çaresiz, devlet hastanesine götürmelerini söyledim, babası götürdük, çok para istediler gurban, dedi. Hastane sahibiyle konuşup işin para yönünü ve ilaç yönünü ayarlayabilirdim ama çok kritik olan hastanın ameliyat sonu takibini bu hastanenin koşullarında yapma olanağım yoktu. Çaresizlik içinde ne yapmam gerektiğini düşünürken ihtiyar, kızının evli olduğunu, kocasının Trakya’da askerliğini yaptığını, onu kurtarmam için elimden geleni yapmamı gözlerinden süzülen yaşlarla rica ediyordu. Benim askeri hekim olduğumdan haberi yoktu. Birden bir çare belirivermişti, derhal başhekimimize telefon ederek durumu özetledim, hastayı askeri hastaneye götürerek ameliyat edeceğimi ve izin vermesini istedim. Kendisi yönüyle bir sakınca olmadığını ama birde Ordu Kurmay Başkanından izin almamın doğru olacağını söyledi. O yıllarda 3.cü Ordu Komutanlığı Erzincan’da idi. Telefonla Kurmay Başkanına ulaştım, durumu ve isteğimi ilettim, olumlu yaklaştı mevzuata uygun olup olmadığını sordu, açıkladım izin verdi. Evet mevzuata uygundu. En azından kocası askerde olan bir köylü kızının, bir genç insanın hayatını ilgilendiriyor oluşu yönüyle. Ve başka çıkar yol olmayışı yönüyle. Evet mevzuat hazretlerine uygundu. Derhal baba kızı askeri hastaneye getirdim, bir özel odaya yatırdım. Gerekli hazırlıklardan sonra ameliyatını yaptım. Sonu ve olası gelişmeleri yönüyle beni son derecede ürküten, en az dört beş günlük delinmiş bir apandisite bağlı yaygın bir peritonit vakasıydı.

     Ertesi sabah vizit için geldiğimde bembeyaz çarşaflar içinde ve pikesinin altında öylece yatıyordu. Başörtüsünün altından çıkan ve alnına düşen perçemleri, ensesinin iki yanından omuzlarının iki yanına aşağılara başkaldıran bir edayla uzanan kalın örgülü kapkara saçları, göz kapaklarını gölgeleyen upuzun kirpikleri, yoksulluğun ve bir iç dünya zenginliğinin yanıp söndüğü çelişkilerle ışıldayan, siyah kaderi kadar siyah, bulutlar arkasına gizlenmiş kış güneşleri gibi puslu, ırak dağ köyleri ıssızlığında terk edilmiş ve unutulmuş siyah gözleri ile umarsız, kırık, öylece bakıyor ve yatıyordu. Solan renklerinin daha beyaz gösterdiği solgun yüzüyle, hayatı umursamaz gibi ya da hayata meydan okur gibi; öylece… Sanki dalında unutulmuş, rengi ağarmış, toplanmamış kirazlar gibi ak dudakları arasında çok sevdiğim bir Erzincan türküsü takılı kalmış gibiydi. ”Ölüm bizim için bir tozlu yoldur”.

     Uzun süre yattı, böyle bir hastanın sergilemesi kaçınılmaz olan bütün karmaşaları sergileyerek. Ama her gün biraz daha canlanarak ve her gün biraz daha eski renklerine dönerek. Çok az konuşuyordu. İhtiyaçlarını karşılaması ve göz kulak olması için, artık iyileşmiş ama lise bitirme sınavlarına hazırlanması için taburcu etmediğim bir eri başına diktim. Bak oğlum bu kız da senin gibi bir erin eşi, ona göre bak, demeyi de ihmal etmeden. Karaman’ın bir köyündendi, adı Ali.

     Her geçen gün daha iyiye gidiyor, sanki gözlerimin önünde adım adım açan bir gül goncası gibi canlanıyor, solgun dudakları renkleniyor, yanaklarının kırmızısı göçmen kuşlar gibi geri dönüyordu. Gene çok az ve gözlerini indirerek konuşuyordu. Bir sabah geldiğimde tek giysisi olan çiçekli, bahar dalları ile süslü ama solgun basma şalvarının yıkanmış ve radyatörün üzerinde kurumakta olduğunu gördüm. Henüz yeteri kadar ayağa kalkamıyordu, Ali’den başka yıkayacak kimse de yoktu, evet o yıkamış olmalıydı. Bir er,şimdi uzaklarda askerliğini yapan tanımadığı bir er arkadaşının eşinin şalvarını yıkamıştı. Bir tuhaf kader, Erzincan’ın dağ köylerinden bir genç kızı, Karaman’ın köyünden bir eri ve beni bir hastane odasında bir araya getirmişti. İçimi tarifsiz bir duygu kapladı, gözlerim buğulandı. Bu insanlar bu kadar iyi olduğu, bu kadar güzel olduğu için bu ülke, bu dünya bu kadar güzel olmalıydı.

     Artık iyi olmuştu. Dağların eteklerine kadar örten kar her gün biraz daha yukarılara çıkıyor, geriliyor, beyazlık giderek artan bir hızla yerini yeşile ve kır çiçeklerinin cümbüşüne bırakıyordu. Bahar geliyordu… Kardelenler yine karı ve soğuğu yenmişlerdi. O da bir kardelen gibi bütün zorlukları yenmiş, iyileşmişti. Artık ayrılık zamanıydı. Bir beyaz kağıda özenle sarılmış ve kurdele ile bağlanmış bir paket uzattı, aldım. Sağ olun azımızı çoğa sayın doktor bey dedi.Yaşlı babasıyla bana çok şeyler öğretmiş olarak öylesine sessiz, usulca, bir kardelen gibi yeniden açmış olarak dağ köyündeki kaderlerine doğru kayarcasına gittiler. Bizim onlardan öğrenecek çok şeyimiz ve bizim onlara çok borcumuz olmalıydı.

     Onlar gittikten sonra öylece kalakaldım. İçimde kabaran bir his denizinin dalgaları giderek yükseliyor ve geliyor kıyılarıma kıyılarıma vuruyordu. Onlar her zaman bizim azımızı çoğa sayma erdemini göstermişlerdi oysa. Odama çıktım, paketi açtım. Konçlarından aşağılara, bilekleri hizasına kır çiçeklerinin uçuşan renkleriyle menevişlenmiş el örgüsü bir çift yün çorap bana gülümsüyordu.

     Adı İpek’ti…

 

 

 

 

 

 

 

 

                                                                                                    Akın Yazıcı   

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Değerli Akın Bey hekimlik ve cerrahlık yaşantınızı ve mesleğinizin ne denli hakkını vererek çalıştığınızı çok iyi bilenlerden biri olarak yaşamda bıraktığınız izleri tahmin edebiliyorum.Siz unutulmaz,unutulamaz olanlardansınız.Yolunuz açık ve aydınlık olsun.

Şennur Köseli 
 08.06.2014 19:39
 

Oldukça güzel ve duygulu, yaşanmış bir öykü okudum. Çıkar beklemeksizin, mesleki bilgileri ile vicdanı birleşmiş yukarıdaki örnekte olduğu gibi "insan" doktorlarımıza çok, çok ve çok sayıda ihtiyacımız var. Günümüz deformasyonlarından arınarak eskilere gittim sayın yazarım çünkü insana insanca mumelenin yapıldığı o günleri ben de yaşadım, selam ve saygılarımla...

Yurdagül Alkan 
 08.06.2014 18:45
Cevap :
Sayın Yurdagül hanım; Bu işte yeni olduğumdan olsa gerek mesajlarıma ancak bugün ulaşabildim.Yanıtlamada gecikmem ondandır,kabalık olarak algılamayın lütfen.Sağlıklı günler diler,saygılar sunarım... Akın  01.07.2014 18:32
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 174
Toplam yorum
: 420
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 363
Kayıt tarihi
: 07.05.14
 
 

1965 Ankara Üniversitesi Tıp fakültesinden asker hekim olarak mezun oldum. Gülhane Askeri Tıp Aka..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster