Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Eylül '17

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
406
 

İpince

İpince
 

İpince


                Birliğe  varınca  vurdum  kafayı  yattım. Böyle  böyle  beş  günü  devirdim.  Kimi  cebinden  çıkardığı deftere attı çentikleri, kimi duvara, kimi  de  ağaca. Bense sayılı günün çabuk geçeceğine hiç  inanmadım. Saymayınca  geçerdi  asıl.  Ama  işte hasretlikti  kolay mı!  Akşam olmasın, hışımla çökerdi.  Derdini  dökemeyeni   dile   düşürürdü. Kendime  dalmışken   buruşmuş  boş  bir kâğıt,  bir de kalemle  yanıma çökerdi  biri.  Gür  kirpikli  bir mahcubiyetle, gözünü  diksen yere dökülecek iri siyah gözlerle konuşurlardı.

                "Abey, sen bana yazar?" Karısına, nişanlısına, yavuklusuna onun ağzından  iki satır  söz  dizeyimdi  n'olurdu.  Ne yazacaktım ki? Suskunluktan örülmüş o şiiri mi konduracaktım;

                "Asıl bizim aramızda güzeldir hasret /Ve asıl biz biliriz kederi " Ya da ne bileyim, o pırpır eden dizeye mi gideydim

                "Varsın seni  bulsun diye/Uçurdum merhabamı güvercinlere"

                Uymazdı hiçbiri. Ne  yazacaktım? Ne!  Ben ne  oluyordum peki. Başımdaki buluttan kimin kimsenin haberi yoktu. Onun bile!  Var mıydı  yoksa.  Elimi tutmuştu, daha  n'olsun. Abartmasana, öylesine bir tutuşmaydı o. Tam gidecekken geri dönmüştü ama. N'aber! Ellerini düşündüm. Derler ki elleri önsüzüdür  bir  insanın. Onun öyledir muhakkak. Ya benim!  Seninkiler olsa olsa bönsöz olur ancak  dedim. Gülecekken yine biri,

                "Abey bana  yazacan?"

                Boşverin  oğlum  bu işleri diye savuştururdum. Öyle bir bakarlardı ki, o zaman birliğin önüne dizili kontörlü  telefonları gösterir, aç  telefonu  konuş  oğlum  derdim.  Sesini duysun, sen de  duy. En güzeli o. Sözüm çalkalanırdı içimde. Sesini duysun, sen de duy! Duyardım senin sesini, bir sıcaklık basardı yüzümü.

                Boş beyaz kâğıdı  sallaya sallaya,  yüzlerine  al basa basa   giderlerdi.  Tıpkı  sen. Ondan mı yüzü kızaran insanlara  kaynıyordu kanım. En güzeli o.

                Kaynamak da  bir yere kadar. Aksındı artık, durmasın damarda diye diye gelip çattı  hafta sonu.  Sabahı  zor  ettim. Çarşıya  çıkabilecektim. Caddelerde amaçsızca  dolaşmayacaktım artık, tıka basa karnını doyur, mecburiyet caddesinde iki tur at, birliğe dön. İş mi yani!  Benim artık  daha önemli meşguliyetlerim,  aynı gökyüzü altında atan bir çift yüreğim vardı. Öf dedi. Suratını ekşitti. Amma parçaladın ha!

                Kalktım, takım taklavatı alıp ayaklarımı sürüye sürüye  lavaboya  gittim. Aynanın karşısına dikildim. Yığdım  nevaleyi önüme.  Tıraş jeli, küçük bir kutu içinde fırçadır, usturadır, jilettir sabundur. Jeli  salladım bir iki, sonra  yaydım  yüzüme. O  zaman aynadaki   beni  gördüm.  Seni  kendinin seyircisi seni dedim. Bıkmadın mı daha? Seni  sana  anlatsa  ne değişecek  lan?  Usanmadın mı?

                Elim işlemiş bu arada,    jeli - kuş  gözü kadar sürecekken- krema  gibi  boca etmişim suratıma. Sonra da  ovdukça köpürtmüş, köpürttükçe ovmuşum.  Bir aydım ki  ağzım burnum  köpük, aynada   heybetli  beyaz  sakalıyla bir adam bana bakıyor. Sevsinler senin  gibi şaşkını dedim.  Elimle köpüğü azalttım epeyce, körelmiş  jileti  çıkardım,  yenisini  sürdüm  ağzına. Tamamdı,  başlayabilirdim.

                Yüzümü  kirli  aynanın  temiz  kenarına  sıkıştırdım. Koca aynanın  bir gıdımlık  köşesinde  elde  ustura,  eciş bücüş  tıraş mı olunurdu.  İki su serpsem, olmadı  iki hohlasasam mis  gibi açılırdı ayna,  ama kim yapacaktı  o işi. Aynayla  yüz göz  olmaya da  gelmezdi.  Maazallah, bir cacık olmaz  senden  der, nerde  kızın  o ağır  kolisini  taşıyan adam, nerde  bu  diye girişirdi.

                Bu çelişkiler yok muydu  bu çelişkiler. Kendini  bulma yollarında, yaşamakla  anlamak arasında tökezler, kendiyle öteki  arasında  bir kavgadır başlardı. Bazen ikisi de yenik düşer, birbirlerinin  gözünü oymamış  gibi  yine  geçinir  giderlerdi.

                Düşeyazmak neydi,  gerçek ne? Diye dalmışken  yüzümde  bizim  ora  işi  bir sızı. Ustura normalde   şakaklardan yağ  gibi kayar, yanak  üzerinde  biraz oyalanır, çeneyi  yakışıklı bir kavisle geçti mi tıraş bitmiş sayılırdı.  Ama  kızla  buluşacağım ya, yapacağını yapmıştı.

                Aynaya  baktığımda  önce sakar bir  adam  göründü,  sonra  düşsavar  bir  adam, en son da  bir çiçeği eldivenle  tutan  adam  gösterdi  kendini.  Hepsi de  kahkahayla  bana gülüyorlardı.  Yetmez gibi,  bize bakacağına  kendine  bak  diyorlardı  şerbetin akıyor.

                Şerbet mi ?

                Kan sızıyordu yüzümden. Vay dedim ben böyle işin...  Attım  usturayı  lavaboya.  Can havliyle  elimi  yüzüne  bastırdım.

                N'olacaktı şimdi! Artık  suratta  çapraz  yarabandıyla  çıkardı  kızın  karşısına. Musluğu iyice açtı, soğuk  su  keserdi  kanı. Avuç avuç yüzüne çarptı suyu. Köpükle  kan  sarmaş  dolaş   akıp  gidiyordu.  İki parmağıyla yanağına bastırıp başı yukarıda çıktı lavabodan.Neyse ki, koğuş sabah uykusundaydı daha.  Ama üçü uyanmış karşıdan geliyorlardı.  Upuzun koridorda  karşılaşınca  başladılar benimle makaraya

                "Lan  oğlum bu ne hal!" Gülerek  birbirlerini dürtüyorlardı.        

                Durmadım koğuşa doğru devam ettim.

                Bu şenlik  kaçar mı! Bütün  koğuş  başıma toplaşmadan hızlandım. Arkamdan seğirttiler. Biri  tıslayarak yüzümü  gösterdi  ikisine,

                "Postu deldirmiş bu."

                Öteki "Ya kestaneyi çizdirse n'olacaktı" diye sırıttı. İplemiyordum.

                "Oğlum ne dalga geçiyonuz la"  dedi  üçüncüsü."Al Pacino'nun  filmi vardı ya; Yaralı Yüz, tam onun gibi işte" deyip güldü. Yüz  bulamayınca peşimi  bıraktılar. Koğuşa geldim. Elimi  çektim yüzümden,  o kadar kan akmıyordu artık. Küçük dolabımı  açıp  annemin verdiği  mendili  çıkardım. İçindekileri  koydum bir kenara. Bastım mendili yüzüme. Durdum  öyle  bir  müddet. Oğlum  tez git, tez gel demişti  elini öperken. Beni  bana  emanet  ediyordu.  Ne demekse. Benim bana hayrım mı  vardı. Aynada karşılaştığım benleri   görse  bu  lafı  etmezdi  herhalde. Mendili bir zaman sonra açmış   içinde bir parça  ip- okunmuş olmalı- biraz para, bir de- kime yazdırmışsa-  kısa bir not  bulmuştum.

                Oğlum,

                Ne derdini say, ne de günlerini. O zaman dert  biter gün  geçer.               

                Bir ipi tuttun mu bırakma ucunu; gevşek  değilse  o da seni bırakmaz.

                Gözlerinden öperim.

                Bir türkü gelip bulmuştu yine beni. Al mendil sende kalsın/Sakla koynunda kalsın/Ben Murat alamadım/ Mendilim Murat alsın

                Tutamamıştım annemin sözünü. Derdim  de vardı  sayılacak  günüm de vardı görülecek. Tutunacak bir şey arıyordum. Öyle ki,  o da  beni tutsun. Çektim  mendili   yüzümden. Ak  mendilin  içinde kandan bir karanfil açmıştı. Bastırdım tekrar. Çarçabuk giyindim. Mendilin içindeki ipi gömlek cebime koydum,  koğuştan  er gazinosuna  doğru  yollandım. Kantin açılmıştı. Bir yara  bandı  aldım.  Kantin camına baka baka bandı yapıştırdım. Neyse ki  tek  bant  yetti.  İpi nereye koymuştum peki!  Hah, sol göğsümün üstündeki cepte. Aldım ipi,  mendilin arasına koyup  tekrar  sol cebime koydum. Bir müddet  sessizlik  biriktirebilirdim artık. Nasıl olsa  sesler doluşurdu birazdan.  Birlik, bir çarşı neşesiyle çınlardı.

                Vakterişti, çıktım nizamiye  kapısından. Atladım dolmuşa. Nasıl geçmişti beş gün nasıl, neyse ki  az kalmıştı buluşmaya. Buluşacaktık  şimdi  öyle mi? İpince bir heyecan sarmıştı bedenimi. Yüzümün çukurunda  derin bir iz,  sol cebimde bir mendil, içinde bir ip. Beni  böyle görünce  ne diyecekti acaba.    Ne diyecek; âşıklar  birbirlerini  en çok  susuşlarından tanırdı. 

                Not : Carolıne De Wınter'ın Düşeyazmak isimli http://blog.milliyet.com.tr/duseyazmak/Blog/?BlogNo=569149 öyküsünün devamıdır.

              Onun öncesi için bknz: http://blog.milliyet.com.tr/bir-h-l-ki-icler-acisi/Blog/?BlogNo=568448

              İlki için bknz:               : http://blog.milliyet.com.tr/bilinmez-bir-hal-var-sende/Blog/?BlogNo=568138

 

Cemile Torun bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Gözlerimiz ressam olur da çizer bazen hatıralarımızın şeklini,şemasını dünün veya bugünün çerçevesine.Yarınaysa Allah kerim.Annenizin sözlerine ise hayran kaldım...Elinize sağlık üç nokta.Selamlar.

Abbas Oğuz 
 14.09.2017 23:54
Cevap :
'Duşeyazmak' bunlar Abbas Bey.Ne kadarı düş ne kadarı hatıra,annem mi ordaki,bu sözü söyledi mi yok önemi.Gerçekmiş gibi okumayı seviyoruz.Oysa kurgu ritm olay akışındayım ben.Söylenmeyeni sezdirmenin peşindeyim. Öykü atölyesi gibi bir şey yapmaya çalışıyoruz.Yazınsal açıdan besleyici oluyor.Sağolun,selamlar.  15.09.2017 7:11
 

Günaydın bu gün ilk okuduğum sizin yazınız,emeğinize yüreğinize sağlık mektubunu yazamayan yazdıran babamı düşündüm dualarımla,annenizi kıskandım ben oğluma daha güzelini söyleyemediğimden hayranlıkla okudum sizi de dualarıma katarak selamladım

Cemile Torun 
 14.09.2017 7:11
Cevap :
Anne, varlığıyla en güzel sözdür bakmayın ona siz.:)Öykü işte. sağolun,selamlar  14.09.2017 11:53
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 118
Toplam yorum
: 1322
Toplam mesaj
: 117
Ort. okunma sayısı
: 1150
Kayıt tarihi
: 02.12.06
 
 

Susmanın erdem sayıldığı bu topraklarda, bir uzun suskunluğa içimdeki kelimeleri gömdüğüm oldu. S..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster