Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

Hakan Karaduman (Akdenizli)

http://blog.milliyet.com.tr/akdenizli

04 Ekim '06

 
Kategori
Aşk - Evlilik
Okunma Sayısı
1412
 

İroni, ritüel ve keder

İroni, ritüel ve keder
 

Eğer aşk konusunda yazmayı düşünüyorsanız bir kez daha düşünmenizi isterdim.

Hele benim gibi keskin tanımlamalara girerseniz...

Ritüeller konusunda yazarken, ritüelin içinde barındırdığı ruhu incitmemeli. Belki gözle göremezsiniz ama onun bir ruh taşımadığı anlamına gelmez bu.

Aşk için ritüel tanımlaması yapmıştım. Hani birazda aşkı alaya alarak; aşk denizine girmeden kıyıda balık avlayan birinin aklından geçiverenlerdi benimkisi. Ama aşkın yanıtı korkunç oldu. Ne mi oldu?

Ne denli duygularını açlığa mahkum etmiş bir toplum olduk. Hatta o denli ileri gittik ki, sinopta bankacı sevgililerin sarılarak ölmeleri bile bizleri etkilemez oldu. ”Zalim aşkın” nasıl acıtabileceğinin ve sınırlarının "yaşam" dahi olamayacağının ifadesiydi. Benim içinse, bir ritüel için alaysı ifadeler kullanan bilmiş tavırda olmanın acınası yıkımı.

İki insanın yaşamlarına son vermeleri, insanlık tarihi boyunca edinilen tüm birikimlere karşı duruşlarıydı belki de. Asla onaylanmayacak ve önerilmeyecek kolaycılığın en dürüst ifadesidir demekten de kendimi alı koyamıyorum. Çünkü yaşamak ve yaşatmak en yüce erdem iken, bütün bu yaşananları aşk adına isimlendirmek fazla geldi bana. Zaten bu konuda düşüncem sabit, ama beni ilgilendiren kısmı başkaydı.Vurgu yaşanılanlarda suçlu kabul edilen tüm toplumu cezalandırmaktan öte bireyin kendine yönelme güdüsü. Evet ilkel bir güdüdür. Çünkü ilkel çağlarda öldürdüğü hayvanı yabani hayvanlar gibi tüketen insanın yolculuğu çok uzun sürmüştür. Saldırganlık dürtüleri de tarih içinde peşimize takılıp geldi. Ama tüm bunlardan daha üstün olan insanın öğretileri ve hayatı eline alabilme gücü. İşte gerçek güç bu olsa gerek. Hala bazı toplumların inanç sistemlerinde kendine işkence yapmak bir rituel kabul edilir, yargılanmaz. Ama bizler o toplumlarda yaşamıyoruz. Bizim için en güzel ritüel, bir tek saçının teline kıyılamayan sevgiliyle sevişmek olmalıdır. Bu uğurda ölmek ne gereksiz zaman durdurumudur.

Tüm gelişimler günümüz insanını yalnızlaştırdıkça kendi iç benliğinde yeni üst benler oluşturmasına yol açmakta. Medya özellikle tek tipleştirilmiş bireylerin yönetilmesinde ki kolaylığa alkış tutmaktadır. Köyden kente göçen insanların ne köylü nede kentli olmayı başaramadığı bir geçiş süreci yaşanmakta ülkemizde. Peki kişi nasıl kendisi olacak; veya bu şansı var mı? Bindiğiniz otobüsten, aldığınız gazetelere kadar sizi televizyonun imparatorluğuna çağıran gün bitişlerdeki kölelik, günümüz insanın kaderi midir? Yalnızca karın doyurma eylemini başarabilmek bizim ilkelleştiğimizin kanıtı değil midir? Açıkçası uzun yıllardır çevremde ne doğru dürüst mutlu insanlar gördüm nede aşk yaşayan çiftler. Nedir bu şarkıların derdi o zaman? Tüm şarkılar aşktan bahsediyor. Sanki tüm toplumda delicesine aşklar yaşanıyor;ama çevremizde görünmüyorlar. Nice “insan kendinde olmayanı sever” diyor. O zaman başka bir ruhu giymek gerekecek. Hımm,hiç mantıklı gelmedi bana.

Başka bedenlerde var olmaya çalışıp kendi bedenine yabancılaşma. Ama aşk gerçek bedenlerde gerçek ruhlar ister(öyle olmalı). O yüzden “var mıdır gerçekten aşk” diye sorular sorarız birbirimize. Yanıtı var mıdır veya çözülebilmiş midir?Anlattığım yürek burkan insanlar aşk adına mı yaptılar bu yok edişi? Yoksa derin bir patolojinin iki bedende en küçük olasılıklara karşı durarak bir araya gelmelerine yol açan bir rastlantı mı?

Yoksa aşk, en zayıf kişide bile beklenmedik güçleri ortaya çıkaran bir ilkel duygu mu? Yaşama refleksimizi bile yenebileceğini iddia eden bir başka bir ruh mu?Kavuşamama, ulaşamamanın adı mı aşk?

Aşk tüm bedensel işlevlerimizi bile, tüm anlamsızlığıyla durdurmaktan çekinmeyen acımasız bir zalim mi?

Yoksa aşk, başka dünyalara kendi hormonlarımızla çıktığımız en güzel yolculuklar mı?

Peki bu hiç kimsenin kazanamadığı bir oyunsa ve çıkmaz sokaklarla dolu bir yol ise, neden oynanır bu denli iki yaşamı alıp götürecek kadar kesin?

Asla o iki insanın yaptıklarını onaylamam. Çünkü yaşamak ve yaşatmaktır idealim. Üzüntüm, buradaki dramatik olaya sessizliğidir insanların.

“İntihar en dürüst özeleştiri”dir sözünden oldum olası nefret etmişimdir. Yaşamına son verme tavrı, en kolay kaçışlardan biridir gözümde. İnsan değil midir çözümler üreten. Yaşama refleksinin varlığına saygı duymalıyız.

Jack London ın Martin Eden romanındaki güçlü kişilikli roman kahramanı her şeyin bittiğini düşündüğü bir anda -ölmeye karar verdiğinde- yaşama refleksini nasıl yenecektir? Okyanusta yol alan bir gemiden denize atlar ve derinlere doğru kararlı bir şekilde yüzer. Amacı tüm nefesi bittiğinde onu yüzeye çıkaracak havadan kurtulmaktır. Dibe doğru yüzerken kendisini balıkların ısırmaması için dua eder. Çünkü bilir ki onu ısıracak bir balık yaşama refleksini uyaracak ve o da aniden yüzeye; akciğerlerine delice yaşam öpücüğü verecek havayı dolduracaktır yükseldiğinde.

Sevgilisini vuran silahın sağır edici sesi, kollarında kanlar içinde aşkı, yalnızlık ve yaşama refleksinin onca hınzırlığı.

Dün gördüğüm posta gazetesinde fotoğraflarını çeken muhabir, tüm bu ritüele duyduğu saygı nedeniyle onları uzaktan resmediyor.

Ve bildik bir hikayeden farklı olarak kanserli bir eşten ayrılıp, aşkına tüm olduğuyla yönelmek yerine; nede kadının yalnızca benimsin dayatmalarının kendilerine vereceği sıkıntılı yaşama, hayır diyorlar. Bu kez “zalim aşk” kazanıyor: Hem de çırılçıplak.

Ne Jack London nede zalim aşk yaşama refleksimizi elimizden almamalı;zaten alamaz.

“AŞK” üç kelime haliyle çok güzel…

İroni mi?

Ha evet; aynı saatlerde o da İstanbul’da yaşanıyor. Sanki siyah- beyazın bu denli saf geçişleri herkesin gözüne bakarak oluyor.

Kahvaltı sonraları çay faslının kısa damak tatlarında okumayı sevdiğim -arasıra- bir yazar, yeni bir yazım türü deniyor. İki kişinin kalbini kırarak, gönülden yaralayarak yapıyor bunu;hem de aşkı kullanarak, yani ucuzundan herkesin diğerlerine saldırıyor ( çocukluğumun köşe yazarıydı,garipsedim):kazanan aktüele kapak oluyor... Üç aklı başında erkek ortaklaşa-farkındasız- afrodit heykeli yapıyorlar. Gözlerini yapmak birine,saçlarını yapmak diğerine.Ya üçüncü elmaya?Hep birlikte yedi tepeli şehrin en yükseğine oturtuyorlar heykeli...

Aşkta erkeklerin kazanma olasılığı hep çok düşüktür.

Aşkta kaybeden taraf neden erkeklerdir bilir misiniz? Bizler bir türlü büyümeyen çocuklar gibiyiz. O yüzden aşk hırkası bize ya çok büyük gelir yada daracık.

Peki kim dikti o hırkayı?

Bizi bazen çok çabuk çözdüklerini düşünürken kadınlar, bazen de koca dev oluruz gözlerinde. Ama gerçek hep aynıdır;bizler, bir zaman “an”a kadar büyürüz; ama sonra zaman dururken saçlarımıza ak düşmeye başlar.

Aslında sayın yazarın yaptıklarını son derece ilkesiz bulmakla beraber onu da anlamaya çalışıyorum. İçinizde yaşı daha çok küçük bir ruh; ama elinizde bir şey gelmeyen elleriniz… Baktıklarınız sizi yanıltabilir.

Buradaki bir blog yazarı bir hanımefendi yeni dünyaya getirdiği bebeğini öyle sıcak, öyle samimi ve öylesine güzel anlatmış ki; işte gerçek aşk diyorsunuz.

Belki sizler de yaşadığınız aşklarınızı anlatırsınız; neden olmasın….sağlıcakla…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

aşk, hayata tutunabilmek için oluşturduğumuz bir çok yanılsamadan biri mi?

Esami 
 28.01.2007 14:00
Cevap :
Merhaba, resim yaparken hislerinizi düşünmezsiniz, yaşarsınız. Aşk, hislere koşulsuz teslim olmaksa eğer, karşılığı da varsa, hayatı en sağlam tutan olacaktır bence. Sağlıcakla kalın.  28.01.2007 14:11
 

25 yildir Avustralyada yasayan bir makina muhendisiyim. Surekli olarak cocuklarima Turkcelerini duzeltmeleri icin destekte bulunurum. O kadar ki, onlari arada bir Turkiyeye getirip kursa gitmelerini ve arkadaslarimin ofislerinde calismalarini saglarim. Sonra da bazi dizi filimlerde ve sizin gibi "blog" larda ironi ve rituel gibi kelimeler gorurum. Kendi kendime derim ki: "Biz, 20,000km otede benligimizi be dilimizi korumaya calisiyoruz. Turkiyedeki arkadaslarimiz ise surekli Ingilizceden kelime ithal ediyorlar". Gecenlerde yine Turkiyede idik. Magazlarin, alisveris merkezlerinin, lokantalarin ve daha nerelerin isimleri hep ingilizce olmus. Ustelik bu isyerlerinde calisan insanlar bile bu ingilizce isimlerin nasil telaffuz edilecegini bilmiyor. Siz bayagi bir felsefe meraklisisiniz. Neden bizim millet bu kadar yabanci taklitcisi acaba? Itiraf edeyim, ben de genclik yillarimda boyle idim. Neden boyleyiz acaba? Hoscakalin Yilmaz Gursoy

Yilmaz Gursoy 
 02.11.2006 1:17
Cevap :
eleştirileriniz için teşekkürler. diğer yazılarımı okursanız Türkçeleştimeye çalıştığımı göreceksiniz. örneğin ironi için gülne kelimesi gibi.uzaklara kaçırtan ne oldu sizi?sağlıcakla.  02.11.2006 10:58
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 470
Toplam yorum
: 1750
Toplam mesaj
: 25
Ort. okunma sayısı
: 548
Kayıt tarihi
: 28.08.06
 
 

Ateşten denizleri mumdan gemilerle geçmeye" benzer hayatımız. Mutlaka mavi gökyüzü görünecektir. Gid..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster