Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Kasım '19

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
113
 

İş Güvenliği Hikayesi!

Yaşanmış Bir İş Güvenliği Eğitimi Hikâyesi

 

Bir tanıdığım iş güvenliği uzmanı,  bir firmaya personel eğitimine gidiyor. "Hoşbeşten" sonra firma yetkilileri; personelin eğitim salonunda çok fazla kalamayacağını, herkesin yapması gereken çok acil işleri olduğunu, sevkıyatı durdurduklarını ve eğitimi mümkün olan en kısa sürede sonlandırmasını rica! ediyorlar.

 

İş güvenliği uzmanı duruma bozulsa da elden gelen bir şey yok, patron ödeme yapacağına göre, onun dediği olacak mecburen..."Ne de olsa altını olan kuralı koyar."  değil mi?

 

Sonra hızlı bir şekilde, kendisini eğitim verilecek salona götürüyorlar, salon dendiyse aslında yer; personel yemekhanesi. Mutfak açık mutfak ve mutfak personeli de bir yandan öğle yemeği için hazırlıklarını yapıyor. Tabi bu durumda  onlar her daim mutfak ve yemekhaneye hakim olduklarından eğitime katılmış sayılıyorlar. Oturarak dinleyen işçilerden tek farkları o anda hazırlamakla meşgul olmaları gereken öğle yemeği. Ama olsun, insanlar aynı anda neler, neler yapmıyorlar değil mi?

 

Uzman "ne yapsam da yarım saat gibi bir sürede bu kadar kişiye iş güvenliğini anlatsam" diye düşünüyor. Morali, bozulmasına bozuluyor ama bir çözüm de bulması gerek; kıvranıyor adam, bir yandan yemek kokuları diğer yandan tencere, tava,çatal, bıçak sesleri. Bir müddet gerçekten dayanmayıp böyle eğitimin de böyle şirketin de diyecek oluyor ama yapamıyor. Kolay değildir her an gemileri yakmak, malum hemen herkesin defalarca başına gelen bir durum kendisini esir alıyor.  Neyse adam kendini toparlıyor.

 

Aklına yaşanmış bir hikâye anlatmak geliyor. Başlıyor anlatmaya;

“-Arkadaşlar ben İş Güvenliği Uzmanı bilmem ne................; normalde kırk saat sürmesi gereken bir eğitim ve bu eğitimin sonunda sizlere sertifika verilecek. Eğitim çok daha uzun sürmesi gerekmesine rağmen, patronunuz, bu eğitimin çok kısa sürmesi gerektiğini ve en fazla bir saat gibi sürede bu eğitimi tamamlamamız gerektiğini, iş yoğunluğunuzdan ötürü sürenin kısa tutulmasını ancak eğitimin içeriğinin de "dolu" olmasını istedi.

 

Efendim ben elbette büyücü değilim ancak, detaylı bir şekilde anlatmak zor. Kanun ve kuralları bir tarafa bırakarak ki  özün özünü, suyunun suyunu anlatacak kadar zamanım var. Bir saat içinde tüm eğitimi tamamlamak imkansız; dolayısıyla en doğrusu ben size yaşanmış bir olay anlatayım.”

 

İşçiler sükunetle "anlat bakalım" dercesine adama bakıyorlar. Uzmanın sıkıntısını da anlıyorlar, kendi çaresizliklerini de.... Malum, herkes, her şeyi bir şekide anlar da, anlatmak istemez, anlatamaz, doğru kelimeleri o anda bulamaz veya doğru ifade edemez. Aslında işçilerin de durumu bu şekilde.

 

Uzman anlatmaya devam ediyor:

“-Bundan dört beş sene kadar önce sahil illerimizden birinde şöyle bir olay yaşandı. Üç arkadaş bir gün sahilde dolaşırken, arkadaşlarından birisi oradaki en ünlü giyim mağazalarından birine gitmek istiyor ve takım elbise almak istiyor.  Arkadaşları da ona katılıyorlar. Takım elbise almak isteyen arkadaşlarına elbise beğenmesinde yardımcı oluyorlar. Gaza gelen arkadaşları ise bir takım elbise almak yerine, iki takım elbise, iki çift ayakkabı, gömlekler, kravatlar derken her ayrıntısı tamamlanmış, iki takım satın alıyor ve arkadaşlar musmutlu şekilde mağazadan ayrılıyorlar.

 

Gel zaman, git zaman arkadaşlar, takım elbise alan ancak bir türlü giymeyen arkadaşlarını her  gördüklerinde ona "aldın o kadar para harcadın, giysen de şu takımlarla dolaşsan da şöyle keyfini sürsen ya" falan diyorlar ama adam her defasında "düğün, nişan ya da özel günde giyerim" diyerek bahaneler ileri sürüyor ve kendince giymeme nedenlerini açıklıyor. Ne derlerse desinler arkadaşlarını bir türlü  takım elbiselerden birini dahi giymeye ikna edemiyorlar. Adam "Nuh diyor da peygamber demiyor" ve elbiselerini giymiyor. Aradan çok fazla bir zaman geçmeden iki takım elbise alan adamcağız kalp krizi geçiriveriyor ve ölüyor...

 

Kırklı yaşlarda olan arkadaşlar en sevdikleri arkadaşlarının tüm cenaze işlerini organize edip defin ve dua işlerinin hepsini hallediyorlar.  Hayattaki iki arkadaş ne zaman bir araya gelseler can dostlarının  adını duayla yâd ediyorlar. Yine de takım elbiseler alıp da bir kez bile giymeyen arkadaşlarının durumuna hayıflanıyorlar. Öte yandan ölünün arkasından konuşulmaz ama o kadar duadan sonra yine de "-bir kez bile giymeyecektin ne diye aldın be kardeşim" diye söylenmeyi ihmal etmiyorlar.

 

Günler günleri kovalıyor ve arkadaşlarının cenazesinden üç dört ay sonra; 

Yine bir gün bir öğleden sonra, iki arkadaş sahilde çay bahçelerinden birine oturmuş çay içiyor ve çok sevdikleri rahmetli arkadaşlarından bahsediyorlar. Çünkü daha önce üçlü oldukları zamanlarda burada çok zaman geçirmişler. Bir anda unutmak mümkün olmuyor tabi..

 

İki arkadaş çaylarını içedursun, birden uzaktan el ele çok da samimi bir şekilde uzaktan bakanların karı kocadan daha çok iki sevgiliyi andıran çiftin çay bahçesine yöneldiğini görüyorlar.  Arkadaşların ikisinin de dikkatini çeken çifte daha dikkatli bakınca ölen arkadaşlarının dul kalan eşi olduğunu görüyorlar. Çok şaşırıyorlar tabi, çift biraz daha yaklaşınca adamın üzerindeki elbiseler dikkatlerini çekiyor. Rahmetli arkadaşlarının aldığı takım elbiseyi giyen adam, arkadaşlarının hanımın elinden tutmuş sevgili edasıyla gezintiye çıkmış iki sevgiliyi andırıyorlar. Kadın adamları tanımazdan gelse de kadın da adamları tanıyor ama pek de tanıyor gibi davranmıyor, adamların dört beş masa ötesinde boş bulunan masaya oturuyorlar, adam gayet kendinden emin bir şekilde garsona "bize iki çay" diye sesleniyor.

 

Arkadaşlar birbirine bakıyor ve "sen de benim düşündüğümü mü düşünüyorsun?" dercesine bakıyorlar. İçlerinden daha cesaretli olanın dilinden üzüntüyle; "elbise yakışmış, adamın bedenine tam oturmuş" sözleri dökülüveriyor.

 

Arkadaşlarının ölümünden altı ay sonra dul kalan eşi daha önce çay bahçesinde birlikte gördükleri erkekle sade bir nikahla evleniyor. Nikâhta ise taze ama orta yaşlı! damat müstakbel eşinin eski kocasının aldığı diğer elbiseyi giyiyor. Gerçekten de elbiseleri düğünde nişanda giyerim diye alan adamın arzularından en azından biri gerçekleşmiş oluyor.  Elbiseler gerçekten de alınma amacı doğrultusunda görevini yerine getirmiş oluyor.  Yeni evlenen adam eşini koluna takıp gayet mutlu bir gülümsemeyle iki arkadaşın yanından geçip giderken, iki arkadaş buruk bir iç sızısı ile yeni evlenen çiftin arkasından bakakalıyorlar.

 

Yeni evlenen çift, arkadaşlarının aldığı ölünce de eşine kalan evde  yaşıyorlar.  Belki de şimdi çocuk yapmışlar veya kadının ölen eşinden kalan iki yaşındaki oğlu annesinin yeni evlendiği adamı babası sanıyordur...

 

Değerli arkadaşlar bu hikâye gerçekten yaşanmıştır ve bizzat bu hikâyede arkadaşına takım elbise seçen ve iki arkadaştan hayatta olanlardan birinin anlatımı ve benim aklımda kalanlardır. Ben de ondan dinledim, böylece aklımda kalmış ve size anlattım...

 

Bu hikayeyi şimdi ben size neden anlattım?: Uzun lafın kısası ölen adamın durumu evli her erkeğin benim de başıma gelebilecek bir hikayedir. Adam kalp krizinden ölmüş ve yaşı da kırk civarındaymış. Gördüğüm kadarıyla buradaki sizler ben de dahil eğer yaş kriterse çoğumuz böyle bir risk içindeyiz.

 

Sizlere kötü bir haberim daha var ve ne yazık ki, mesleğiniz, iş kolunuz sebebiyle risk grubu yüksek, ağır ve tehlikeli meslekler kategorisinde. Bu yüzden mesleki riskiniz fazla. En azından ölen adamdan daha fazla riskler sizin çalışma sahanızda fazlasıyla mevcut görünüyor.

 

Sizler hiç giymediğiniz takım elbiselerinizin başka adamlarca giyilmemesini istiyorsanız ve işin türü, ağırlığı ne olursa olsun, önce risklerinizi kendiniz öğrenin ve  hiç kimsenin dediğine bakmayın ve hayatta kalmaya çalışın.

 

Öncelikle şu anda uğruna mücadele ettiğiniz her şey ancak siz sağ olduğunuzda onlar hakkında karar verebileceğiniz şeylerdir. Buna yeni aldığınız arabanız, eviniz ve çocuklarınız da dahil.

 

Ne yapın edin akşama evinize sağlam dönemeyeceğiniz bir işi size zorla yaptırmaya çalışanlara karşı çıkın. Evden çıktığınız gibi, evinize dönmek en büyük günlük iş hedefiniz olsun. Daha büyük ve değerli ne olabilir ki?

 

Hayatta olmadığınızda; elbiselerinizi kimin giyeceği konusunda iradeniz olamaz. Yoksa takım elbiselerinizi giyerler. O giymeye kıyamadığınız en güzel bayramlıklarınızı…” sözünü tamamlamadı. 

 

Salonda derin bir sessizlik ve şaşkınlık oldu, uzmansa bu şaşkınlıktan faydalanarak eşyalarını toplayıp çantasına yerleştirdi ve hızla salondan ayrıldı.

 

İşçiler sessizlik içinde soran gözlerle birbirlerine bakakaldılar...

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

İş güvenliği, iş gücü sıkıntısı yaşanmayan ülkelerde sanırım fazla önemsenmiyor. Nasıl olsa her ölümün ilahi bir yönü de bulunuyor açıklanacak. O nedenle işveren neden önemsesin ki? Bir yakınım yeni bir işe girmişti beyaz yakalı. Oryantasyon eğitimine katılmış kendi gibi beyaz yakalı bir kaç arkadaşıyla. Patronun bunlara manidar sözü; "Hadi iyisiniz iki günü de yatarak geçirdiniz." Anlayış böyle olunca söyleyecek söz kalmıyor. Denetim sisteminin iyi çalışmasıyla ancak bu sorunlar aşılır da...:( Selamlar, mutlu kalın.

Ayşegül HAYVAR 
 15.11.2019 14:55
Cevap :
Teşekkür ederim, katkılarınız için.  15.11.2019 18:42
 

Maalesef ülkemizde iş güvenliği bir külfet olarak görülüyor, halbuki bir kültürdür. İşte bunu anladığımızda ve benimsediğimizde gerçek manada uygar bir ülke oluruz. Yazınız güzeldi, kaleminize ve emeğinize sağlık.

Dr Atanur Yıldız 
 14.11.2019 13:23
Cevap :
Teşekkürler, katkılarınız için.  14.11.2019 19:16
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 1231
Toplam yorum
: 229
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 203
Kayıt tarihi
: 15.10.14
 
 

Bugünün doğrusu yarının eğrisi, dost görünenler düşman ve herşey aslında zıddı olabilir. Büyük ih..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster