Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Kasım '08

 
Kategori
Sinema
Okunma Sayısı
16250
 

Issız adam-ıslı kadın

Issız adam-ıslı kadın
 

milliyet.com.tr 'den.


Nihayet ben de izledim gündemdeki Çağan Irmak filmini, hem de beni "Alo, ISSIZ ADAM" diye arayıp sinemaya davet eden bir "ISLI KADIN" ile...

Sinemadan çıkınca ikimiz de tek kelime edemeden hızla yürüdük parktaki arabalarımıza doğru. Ayrılık sürecinde yaşadığımız total sessizlik yetmezmiş gibi, sanki ikimiz de ıssızlaşmıştık. Filmin etkisiyle yaşadığım derin suskunluğun kabalık olarak algılanMaması için, sadece “Özür dilerim, konuşacak durumda değilim!” diyebildim! O da, “Evet, sözün bittiği yerde ne konuşulabilir ki zaten?” dedi ve arabalarımıza binip ayrıldık.

Film öylesine hızlı, bir o kadar da etkili görsel ve işitsel efektlerle dopdolu ki, kimseye düşünme fırsatı tanımaksızın, sürekli bir duygusal gerilim içinde tutuyor izleyicilerini. Evet, ağlamayı unutanların dahi göz kenarlarına ıslak çizgiler çizen bir film bu...

Size sinemadan çıkar çıkmaz bir mikrofon uzatıldığında, "Bu film 100 romanın özeti, muhteşem, gurur duydum, Babam ve Oğlum’dan sonra bir kez daha teşekkürler Çağan Irmak!" filan diyesiniz gelebilir.

Aslında sadece iki başrol oyuncusu ile çekilmiş bir yapıt; fakat üç ana oyuncusu, üç de yardımcı oyuncusu olan ufak bütçeli, iri iddialı bir film de denebilir...

Cemal Hünal (Alper) 32 yaşında, sinema eğitimi ve kısa film deneyimleri var; fakat bir Türk harareti ve ruh hâli içinde değil, Anglo-sakson soğukkanlılığı ile oynuyor.

Melis Birkan (Ada) 26 yaşında bir balerin ve modern dans sanatçısı olmasına rağmen oldukça başarılı bir oyunculuk sergiliyor. Kanımca tiyatroda çok daha etkileyici olabilir; çünkü doğal bir tiyatral ses tonu, konuşma hızı ve diksiyonu var. Ve o doğal hâliyle, yani filmin hızlı ve doğaçlama gidişine uymayan ölçülü ve yavaş konuşmalarıyla hızı frenledi sürekli olarak. Ne var ki, eğer Çağan Irmak veya Most Production her sanatçının görevi olması gereken çağın hızını kesme anlayışına sahip oldukları için seçmişlerse Melis Hanım’ı, onları tebrik ve takdir etmekten başka bir şey yapılamaz!

Yıldız Kültür (Alper’in Tarsuslu annesi Müzeyyen Hanım) ise tipik "Türk Annesi" rolünü çok güçlü biçimde sergiledi.

Benim için filmin en vurucu fragmanı Alper’in kendi restoranında annesi ve sevgilisiyle yediği yemekte restoran adabımuaşeretine uymadığı ve nihayet eliyle bardağı devirdiği için annesine bağırışıydı. Alper’in içindeki canavar ondan sonra dışarı fırladı... Ve Ada’dan ayrılma kararı vermesine de bahane oldu.

Bu akşam filmi tekrar düşünürken, acaba Alper “Çılgın Kalabalıktan Uzak” bir ıssız adam mı, yoksa çılgın kalabalığın içinde yarattığı gettoda kaybolmuş biri mi? sorusu düştü aklıma...

Çok şey yaşamış ve kanındaki o çok şeyi tüketmiş/tüketecek olan mikropla yaşayan biri o. Köşesine çekilmiş, derin derin insanlık ve dünya sorunlarını düşünen bir ıssızlık değil onunki. Belki de parasal ve cinsel özgürlüğün, hatta kozmopolit Beyoğlu’nun ya da otizm hastalığı yüzünden edindiği sağlıksız duygu örgüsünün bozduğu, hasta ettiği bir zavallı genç adam o...

Ve çok “başarılı” bir tüketici... Başta kendi duygularının doğasını, yaşayacağı aşkların sağlığını, kuracağı ailenin temelini ve kendine uyan geçmişe dokunmaması kaydıyla tüm eskimişliği, hatta aralarındaki uçurumdan dolayı tavırlarını beğenmediği annesini tüketen biri... Ve en acıklısı da, parasıyla hayat kadınlarını tüketen bir Testestron budalası o.

Ada mı?... Her yönüyle sağlıklı, mücadeleci, anaç, duygu derinlikli, sıcakkanlı, çocuksu güzelliğiyle kadın gibi bir kadın işte... Aşka inanan ve aşk karşısında mantığı çöken herkesten biri...

Filme gelince... Tanıdık bir modern ilişki öyküsü işte... Erkeğin acımadığı, kadının acıtıldığı bir öykü...

Dikkatimi çeken ilk şey filmde fazladan ne bir sahne, ne de konuşma olmaması. Başarılı bir editörlük hizmeti aldığı belli... Repliklerin de oldukça etkileyici olduklarını belirtmeliyim.

Müzik ve ses kalitesi, seçilen müziklerin filme uygunluğu, ses efektleri, mekân seçimleri, kamera ve perspektif oyunları ve başarılı yönetimiyle beynime lezzetli doyumlar yaşatan filmi değerli bir tabloya benzetmiştim sinemadan çıkınca; ama bu tablonun üzerine kalın fırçayla çizilmiş kaba fırça darbesini –ne yazık ki- görmezden gelemeyeceğim: O da beş yıllık ayrılıktan sonra iki sevgilinin tesadüfen karşılaşma sahnesi...

O an o kadar ansızın, o kadar seyirciyi hazırlamadan ve o kadar kötü bir zamanlamayla çıkıp geldi ki... Sanki yönetmen, “Şu film bir an önce bitsin de kurtulalım!” demiş gibiydi. Üstelik Ada'nın kısa kesilmiş saçından başka 5 yıllık yaşlanmışlığa dair tek bir iz yoktu o sahnede. Filmden o anda koptum!
Üstelik iki eski sevgilinin göz göze bakakalarak, kendi içlerinden konuşmalarını da gereğinden fazla uzun, filmin doğallığını bozan bir yapaylık içinde ve aşırı açıklayıcı buldum. 18 yaşında, anlama yeteneği ve sanat bilgisi kıt izleyicilere filmin özetini anlatan basitlikteydi adeta...

Gözden kaçmış mantık hatalarını da sıralamak gerekir; ama keskin detayları yakalamak için filmi tekrar izlemek lazım. Üzerine sıcak kahve kupası fırlatılan Alper'in hiçbir refleks göstermemesi; nezih bir restoranda ilkel davranışlar sergileyen bir annenin diğer sahnelerde son derece eğitimli biri gibi konuşup davranması; felsefeden anlamayan bir kızın en duygusal ve sinirli olduğu ayrılma anında son derece sakince ve derinlikli bir cümle sarf etmesi gibi çelişkiler aklıma ilk gelenler...

Film bana ne kazandırdı? Çok şey değil... Bildiklerimi derli toplu ve farklı bir mizansen içinde bana sattı, diyebilirim. Öte yandan, insanların boğazlarına ağıt düğümlerinin neden ve nasıl atıldığını daha bilinçli olarak fark etmemi sağladı.

23 yıldır çok önemli projelere ve sanat çalışmalarına imza atan Most Production’ı da kutlamak lazım. İkinci Bahar, Gönül Yarası ve Mucizeler Komedisi gibi başarılı yapıtlarından sonra, sinemacılık bakımından da övgüyü hak eden bu filmi bizlere izlettiği için teşekkürlerimi sunuyorum.


Dip not 1: Film Yönetmenleri Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Altıoklar'ın genel film eleştirisine göre:

"Tortu denen şey bir filmin seyircide bıraktığı duyguların toplamıdır. Salondan çıktığımız anda hafıza süzgecimizin deliklerinden geçip giden ses ve görüntü parçacıklarından artakalanların toplamıdır. Aynı senaryodan iki ayrı yönetmen tarafından çekilen filmler, aynı izleyici grubuna gösterilse, bıraktıkları tortular farklı olacaktır. Yani, konu ve seyircinin değişmediği durumda, tortunun belirleyicisi yönetmenin sinematografisidir.

"Peki, nedir sinematografi? Sinematografi, bir filmin dilidir, dil bilgisidir ve yönetmenin kamerayı, ışığı, mekânı, dekoru, oyuncuyu, ses efektlerini, müziği, kurguyu işleme biçimiyle belirginleşir. Kamerayı örneğin, hareketli ya da durağan kullanmak bile aynı konuda iki ayrı film dili oluşturur. Ya da filmin hâkim renginin kırmızı ya da mavi olması iki ayrı sinematografi demektir. Farklı tortular bırakır izleyende. Aynı filme kilise müziği koyarsanız başka,
türkü koyarsanız bir başka tortuyla çıkmasına neden olursunuz seyircinin salondan."

İşte bu gözle bakınca filmin tortusu da, sinematografisi de, "controlling idea" denen özetin özeti nüvesi de, kamera kullanımı da, senaryosu da, kurgusu da, replikleri de, müziği de, finali de yüksekçe bir not alıyor kanaatindeyim. Yine de bir şey eksik. Bir şey... O şey ne ola ki... Hani Oscar kazanan filmlerdeki şey var ya (?)...


Dip not 2: Milliyet Gazetesi'nde Melis Birkan'la yapılan röportajı da okumalısınız:
http://www.milliyet.com.tr/2008/11/23/pazar/?ver=58

Dip not 3: Hasan Pulur'un yazısı: http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspxaType=YazarDetayArsiv&ArticleID=1016010&AuthorID=52&b=Issiz%20Adami%20tanimak...&a=Hasan%20Pulur&ver=07



Dip not 4: Issız Adam'ın hangi sahneleri hangi filmden:
http://www.hurriyet.com.tr/kultursanat/10517906.asp?gid=229






.....................................................................................
* Kadın-erkek sayısı eşit ve "Dokunulabilir Meclis" istiyoruz!
.....................................................................................

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

selam filmi birkaç ay önce bende izledim. Ama beni nedense çokta fazla etkilemedi. Yani, günlük hayatta sürekli yaşanan bir olay..Adamın sıradanlığıve acımadan incitmesi ve kızın sevdiği adamdan canının yanması..Zaten hep öyledir, biri mutlaka çok diğeri ona göre daha az sever.. bu kadar övüldüğüne göre tek damla göz yaşı gelmedi benden hatta ıturup seyrettim işte hepsi o..beni yerden yere vuran bir film değildi. yinede güzeldi tabi..emeği geçenlerin emeklerine sağlık.. saygılar

GÜL ERDENSOY 
 05.09.2010 12:40
Cevap :
Teşekkür ederim Sayın Erdensoy... Selamla, saygıyla... MS  05.09.2010 21:47
 

Yazıyı okurken sahneler aklımdan geçti. Bazı ayrıntıları unutmuşum, tabii izleyeli çok oldu. Son sahneyi ise çok net hatırladım, içim acıdı. Alper'le Ada ayrılıyorlar, Alper dışarı çıkıyor önce sağa gidiyor bir süre sonra dönüp kameranın önünden geçiyor yeniden... Şaşkın, perişan...Bir karakter olarak Alper'i sevmemiştim, bence hastaydı zaten, ruh sağlığı yerine değildi. Ama bu sahnede Alper'i kendime yakın buldum, çünkü yalnız olan oydu...Gerçi bunu hakeden de oydu...Güzel bir değerlendirme elinize sağlık.

Blog Hayaleti 
 09.07.2010 14:22
Cevap :
Ben de ADA'yla empati kurmuştum... Bu yazı her gün karşıma çıkıyor; ama ne yazdığımı dahi unutmuştum, tekrar okudum, çok teşekkür ederim anımsatmanız ve değerli yorumunuz için. Selamla, saygıyla.. MS  12.07.2010 16:52
 

Ayrıca merak ettiğim diğer konu alperin hayat kadının evinden uzaklaşırken aslında hiç uzaklaşmadığı aslında kameranın ona yaklaştığı ve alperin yürüyormuş gibi yapması. benden kaçmadı eğer bu ilk defa deneniyorsa çok güzel olmuş ama taklitse bunu bilemem. alperin tanışma sahnelerinde çaktırmadan adanın poposuna bakmalarınıda gördüm domostos bitmiş diyen kadının üzerindeki beyaz lekeler pek profça değildi sanki ve plajda dans eden çocuk çok yapmacıkdı sanki yaklaşda annemin beni zorla star yapmak için öğrettiği şeyleri göstereyim diyordu. son olarakda dijital kamera kullansanıza ya güya verilmeyen cevap. ben çağanın yerinde olsam melise duyduğum platonik aşkı kenara atar işime bakardım çünki o artık benim platonik aşkım saygılar bahcivan@web.de

PLATONIC MAN 
 09.02.2009 5:46
 

Yorumunuzun altina imza atabilirim eğer ıstersenız tabii :) fakat eklemek istediğim şeyler var. mesela ADA karakteri üzerine okadar oynanmışki amaç tüm erkek seyircileri bu kadına aşık etmek sanki. hatta google bana bu işin içinde büyü bile olabileceğini söylüyor. ben öncelikle çağan ırmağın melis birkana aşık olduğuna inanıyorum. yoksa hiç alakası olmayan sönük yüzlü bir bayanı sanki ipek böceğinin bir kelebeğe dönüş misali karşımıza çıkarıp ciğerimizi yakmazdı. filimde bazı sahnelerde sanki karakterler birbirleriyle değil seyirciyle oynuyorlarmış süsü verilmek istenmiş. mesela sarmalı sahne ama beni kızdıran sevişme sahnesinin de bu şekilde çekilmiş olması orada alper sanki seyirciyle ... yapıyor. gözümden kaçmayan bir başka sahnede playboy alperin erken boşalması. ve kadının ilk gecede anlayış gösterip hatta aşık olması çok saçma. 2. alper altta güya orgazm oluyor fakat üstteki kesinlikle melis birkan değil benden kaçmaz dübler kullanılmış ve sadece adanın kolundaki bileklik.....

PLATONIC MAN 
 09.02.2009 5:27
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 147
Toplam yorum
: 3492
Toplam mesaj
: 296
Ort. okunma sayısı
: 2830
Kayıt tarihi
: 05.05.07
 
 

İngilizce öğretmeniyim, çevirmenim, dilmaçım, araştırmacıyım. / Beş kitabım var: Beynin Kimliği, ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster