Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Mayıs '16

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
47
 

İstanbul, Ben ve Sen

İstanbul, Ben ve Sen
 

 
Bir gökdelenin son katındayım. Neredeyse tüm İstanbul'u görebiliyorum. denizin mavisini, binaların yalnızlığını, sonbaharın hüznünü yaşayan ağaçları, trafikte sıkışmış insanların oflayan sesini bile duyar gibiyim. 
 
Gözlerim çok uzaklara gitmeden hemen önümdeki dört minareli Câmi'ye takılıyor, nazlı bir edası var Câmi'nin, sanki biraz da cilveli "Ben buradayım gözlerin uzaklara gitmesin, bana bak" der gibi; bakıyorum uzun uzun, nedendir bilmem camı açasım geliyor, kim bilir belki Câmi'nin kokusunu çekmek istiyorum içime, camı açıp başımı uzattığım sıra da bir salâ sesi geliyor, irkiliyorum, sesi duymak istemiyorum ani bir refleksle camı kapatıyorum iyi bastırarak, sanki benimde salâm verilmeyecekmiş gibi.. 
 
Saate bakıyorum gayr-i ihtiyarî; ikindiye yaklaşıyor, demek ki ikindi namazına müteakip kılınacak bir de cenaze namazı var. Ölüm düşüncesinden uzaklaşmak istiyorum, günahların çokluğundan mı toprağın soğuk yüzünden midir bilmiyorum.
 
Gözlerim denizin mavisiyle buluşuyor derken, kayboluyorum derinlerde. Yüzme bilmediğim aklıma geldi; biraz üzüldüm sonra denizden korktuğumu fark ettim, ya yüzme bilmediğim için ya da denizden korktuğum için yüzemiyorum. Hırçın dalgalar beni hep ürkütmüştür, ağzını açmış bir timsaha benzetirim hep, gelip bir çırpıda beni midesine indirecekmiş gibi geliyor. Denizde bir de yalnızlığımı görüyorum, içinde bin bir canlı, üzerinde gemiler, yelkenler, sandallar ama nedense yalnızdır deniz, kalabalık içinde yalnızlık derler ya o misal. Boğulacak hissi uyanıyor birden denizden gözlerimi kaçıyorum başka bir tarafa.Karşımda şimdi Çamlıca Tepesi, ben 'Direkler Tepesi' diyorum, teknolojiye ait ne varsa bütün direkler orada, elektrik, telefon, internet vs. onunda kaderinde demir direkleri taşımak varmış. Kim bilir nasıl sıkılıyordur üzerinde ki demir yüklerden, kablolardan, bir de aralara sıkışmış lüks restoranlardan.  
 
"Üzerimdekilerden silkelenip kurtulsam mı?" diye gözlerime bakıyor adeta, "Taşımak istemiyorum bunları bana ağaçlarımı verin" diyor, anlıyorum onu boynumu büküp çaresizce elimden bir şey gelmez ki diye ellerimi hareket ettiriyorum, derken kendi kendime konuştuğumu fark edip gülümsüyor hareket eden ellerime bakıyorum.
 
Ellerim havadayken beton yığını binalarında bana el salladığını hissedip ben de onlara el salladım. Uzunlu kısalı, yeni-eski, gösterişli-sade, kızgın-sakin, hepsinde değişik ifadeler var. Ve içlerinde yaşanan binbir hayat. Hepsi bir giz, sadece yaşayan biliyor, uzaktan bakan merak ediyor. Mutluluk mu var  acı mı, sevinç mi hüzün mü, kiminde çocuk sesi, kimin de çocuğa hasret bir kadın sesi, kiminde düğün kiminde ölüm, kiminde doğum, dört duvar arasında hayatlar. Betona sığdırılmış hayaller, topraktan uzak, çiçekten böcekten uzak.. 
 
Cama bir serçe kondu, yine çıktım düşüncelerden, kuşları mı düşünsem yoksa bana bu yalnızlığı çektiren seni mi?
 
Yine iş dönüp dolaşıp sana geldi, o serçe özgürdü, ama ben sensizlik kafesinde İstanbul’u dolaştım; gözlerimle aradığım sendin de belli etmedim, sen başka bir şehirde yalnızdın bense burada, bak işte İstanbul’da bekliyor seni bir umut, kim bilir sen yoksun diye ağaçlar böyle hüzünlü, sonbaharı bahane ediyorlar, trafik sen yoksun diye Arap saçına dönüyor, kornalar sensizliğe isyanın sesi sanki, kulaklarımı nasıl tırmalıyor bir bilsen, denizden sen yoksun diye korkuyorumdur bilmiyorum, boğulursam kurtaracak sen olmalısın ki boğulmanın anlamı olsun, deniz de yalnız demiştim ya hani belki sen denizi sevmediğin için yalnız hissediyordur, gelsen diyorum bir gün birlikte denize bakarız, elimizde ne varsa martılara atarız, belki seversin denizi, kim bilir denize bakarken yüreğine düşerim bende senin, ne denizi bırakmak istersin ne de beni.  
 
Bizim de beton yığınlarından hayallerimiz olur, mimar edasıyla yazarız, çizeriz.. Zaten herkes kendi hayatının mimarı değil mi?
 
Yine kendi kendime konuşuyorum hep; sensizlikten bu hâllerim. Koca İstanbul'u yaren ettim gözlerime, bir sen yar diye düşürmedin gönlüne beni.
 
İstanbul ve ben seni bekliyoruz, benim gözlerimde yaş, İstanbul'un sokakları ıslak...
 
 
 
 Ahu Öztürk, 14.04.2016
Abbas Oğuz, Abdülkadir Güler bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

İstanbul sevdalısı biri olarak, şahane bir yazı emeğinize sağlık, Küçük- Büyük Çamlıca' ları ben de benzer duygularla çok seviyorum. Ve şimdi daha çok üzülüyorum o ucubelerden kurtarmak yerine, hepsini Küçük Çamlıca'ya taşıyacaklarmış, Büyük Çamlıca'ya yapılan Cami çok mu gerekliydi? ibadet her yerde yapılabilir. Oralar tarihi ve turistik olarak kalsaydı keşke, selamlar

Cemile Torun 
 13.05.2016 23:06
 

Yaşam ocağı derin bir sevginin acılı ve hüzünlü duyguları geçiyor sanki gelinliği solmuş İstanbul göğünün ve denizinin yorgun maviliği üzerinden...Duygusallığı ağır basan,dikkat çekici bir öyküydü.Güzeldi!Elinize sağlık sayın Öztürk.Selamlar.

Abbas Oğuz 
 12.05.2016 23:17
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 20
Toplam yorum
: 6
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 481
Kayıt tarihi
: 24.11.15
 
 

Sanki uzun bir yolculuktayım, cam kenarı yerim, geçerken bir dağ kenarından Ferhat'ı gördüm yorgu..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster