Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Mayıs '13

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
5132
 

İstanbul- Eyüp Sultan Hazretleri

İstanbul- Eyüp Sultan Hazretleri
 

İstanbul- Mezar taşı


  

 

İSTANBUL- EYUP SULTAN HAZRETLERİ- 1

 

İstanbul’da Eyüp Sultan hazretlerini ziyarete gittiğimde, her zamanki gibi büyük bir ziyaretçi kitlesi ile karşılaştım. Cümle kapısından insanlar nerdeyse sıra ile giriyorlardı.

Türbenin önünde bulunan asırlık çınar ağacının önünden duamı okuyup çıkmak üzere iken, yanımda dua okuyan insan ile tanıştım. Aslen Malatyalı olduğunu söyleyen o insan, bana burası hakkında bilgi verdi:

 

-Türbeyi karşımıza alıp durduğumuzda sağdaki kapı “ Sır kapısı”, soldaki kapı        “ Cümle kapısı”, arkadaki kapı” Kıble kapısıdır.

Sır kapısından, padişahlar Cuma Selamlığı Merasimine, kılıç kuşanma merasimine gelirlermiş. Üç kapının girişinde de evliya mezarlarının bulunduğunu, bunların manevi olarak burayı beklediklerini anlattı. Cümle kapısının girişinin sol tarafında da Fatih Sultan Mehmet’in ordusu ile fetih e katılıp şehit olan, iki adet yeni evli gelinin mezarının bulunduğu yeri gösterdi. Türbenin çevresinde, beş tane sahabe mezarının bulunduğunu söyledi.

 

Şadırvanın yanında yerde bulunan, kuşların su içmesi için mermerin oyularak su havuzu haline getirildiği yeri gösterdi. Daha önceden çınarların üzerine leylekler yuva yaparlarmış. Yuvadan inip havuzdan su içip giderlermiş.

 

Bütün bu anlatılanlar beni tefekkür edip (düşünmek ve ibret almak), bu mekânları daha çok tanımak ihtiyacını doğurdu. İlk iş olarak Eyüp Sultan hazretlerine ait bir kitap bularak, okuyup cehaletimi gidermeye çalıştım.

 

Rasûlullah (s.a.s.) İstanbul'un fethini ashabına anlatıp, "İstanbul elbette fetholunacaktır; onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir" diye müjdelemiştir. Hicrî 52. yılda Muaviye oğlu Yezit kumandasındaki Müslümanlar, İstanbul'u kuşattılar. İslâm akidesinin dünyanın dört bir yanına yayılması hususunda çok büyük gayrete sahip olan Müslümanlar, İstanbul'un fethi ve İslâm devletinin sınırlarına dâhil olmasını çok arzuluyorlardı. Hz. Ebû Eyyüb el-Ensâri bu seferin hazırlanması için çok çalışmış ve sefere karşı çıkanlara öğütlerde bulunmuştu. Uzun bir yolculuk yapan Ebû Eyyüb, yaşının çok ilerlemesinden dolayı İstanbul'a yaklaştıkları sırada hastalanmış, Yezide öldüğü takdirde cenazesinin hemen gömülmeyerek ordunun varacağı en ileri noktaya kadar götürülmesini ve o yerde gömülmesini vasiyyet etmişti. Burada defnedilen Ebu Eyyüb, Müslümanların İstanbul'da bir sembolüdür.

 

İstanbul, ashap devrinden başlamak üzere defalarca muhasara edilmiş, nihayet bu şehri fethetmek 1453 yılında Fatih'e nasip olmuştur. Ebu Eyyüb'un ölüm döşeğinde su hadisi rivayet ettiği zikredilir; "Bir Insan Cenâb-ı Hakk'a bir ortak koşmaksızın ruhunu teslim ederse, Allah onu cennete koyar." İstanbul’a kutsallık kazandıran, Peygamber'i görme şerefine erişmiş ve onu yedi ay gibi bir süre evinde misafir etmiş Ebu El Ensari, şüphesiz İstanbul'da yatan en değerli şahsiyetlerden biridir. 

 

Fatih Sultan Mehmet Han İstanbul’u fethetmeden birkaç yıl öncesine kadar, Ebu Eyyüb’un mezarı biliniyordu. Hatta kıtlık ve felaket zamanlarında Bizanslılar onun mezarına giderek dua ediyorlardı. Fetih sırasında mezarın yeri kaybolmuş bilinmiyordu.

Onun mezarı neredeydi? Kayıp olamazdı. Zira Allah Resulü (S.A.S.) onun korunması için dua etmiş ve: “Ey Allah’ım! Geceyi beni koruyarak geçirdiği gibi sende Ebu Eyyüb’u koru.” “Dilerim sana hiçbir kötülük dokunmaz Ey Ebu Eyyüb” buyurmuştu.

 

Sultan Mehmet Han için, İstanbul’un fethi ilahi bir emirdi. O daha 4 yaşında bir şehzadeyken, büyük tasavvuf âlimi Hacı Bayram Veli, Sultan Murat’ın daveti ile Edirne’ye gelmişti. Babası Sultan Murat Hacı Bayram’a, “Şeyhim İstanbul’u alabilecek miyim?” diye sormuştu. Hacı Bayram Veli, bir süre padişahın yanında duran Şehzade Mehmet’e bakmış ve Padişah’a- ““İstanbul’un fethini ne sen, ne de ben görürüm. Onu görmek bu çocukla, şu bizim Köse’ye (Akşemsettin) nasip olacaktır.” demiştir. Şehzade Mehmet’in bilincine, İstanbul’u alma düşüncesi ilk kez o zaman ilahi olarak yerleşmişti.

 

Şehzade olarak Manisa’ya gönderildiği dönemde, bütün planlarını İstanbul’u ele geçirmek üzerine yapmıştı. İkinci defa tahta çıktığın da ise ilk işi, Bizansİmparatorluğu’nun başkenti Konstantinapolis’i fetih için hazırlıklara başlayıp, Nisan 1453 tarihinde, 21 yaşında genç bir padişah olarak İstanbul kapılarına dayanmak oldu.

 

İstanbul’u kuşatan Sultan Mehmet Han’ın derin bir düşüncesi vardı. O, yıllar önce İstanbul kuşatması sırasında vefat eden Ebu Eyyüb’ün(r.a), kayıp mezarını bulmak istiyordu. Ama çabaları bir türlü sonuç vermemişti. Hocası Ak Şemsettin de, padişahın bu arzusundan haberdardı. Bir gece rüyasında, Ebu Eyyüb’ün(r.a) mezarı kendisine bildirildi. Padişaha müjdeyi verdi. Padişah ve hocası Ak Şemsettin önde olmak üzere, askerlerle birlikte, rüyada gösterilen yere gittiler. Vardıklarında, Ak Şemsettin seccadesini yaydı ve namaz kılmaya başladı. Namazda Ak Şemsettin’in secdesi o kadar uzun sürdü ki, askerler huzursuzlaşmaya başladı. Namaz sona erdiğinde Ak Şemsettin, gösterdiği yerin iki arşın kazılınca beyaz bir mermer çıkacağını anlattı. Orası kazıldı. Ak Şemsettin’ in dediği gibi beyaz mermer meydana çıktı. Mermerin üzerinde, “Haza kabri Halit İbni Zeyd” ibaresi yazılıydı. Ebu Eyyüb’ün, (r.a) yani o tarihten sonra İstanbul’da, Müslümanların bir simgesi olacak Osmanlı dönemindeki adı, “Hz. Halid” günümüzdeki adı ise, Eyüp SultanHazretlerinin(r.a) kabri bu şekilde bulunmuş oldu.

Ebu Eyyub`ün, (r.a) kabrinin bulunması, askerler arasında büyük bir coşku yarattı. Askerler, din büyüklerinin de bu savaşta yanlarında olduğuna inandılar. Bu durum İstanbul’un fethinde önemli rol oynadı. Derler ki, bu savaş sadece ordular arasında değil, kutsallar arasında da cereyan etmiştir. Ulubatlı Hasan’ın ölürken surların üzerinde Hz. Muhammed’i (s.a.v) görmüş olması bir hayal değildir.

 

Eyüp Sultan Türbesi kuruluşundan günümüze kadar Müslümanların en çok rağbet ettiği, doğum, sünnet, evlenme, ölüm nedeni ile ziyaret ettikleri, çeşitli adaklar adadıkları bir ziyaretgâh konumundadır. Osmanlı hükümdarları da taklid-i seyf (kılıç kuşanma) törenlerini Eyüp Sultan Türbesinde yapmışlardır. Bundan ötürü de türbe, Osmanlı döneminde bir bakıma devlet protokolü içerisinde yer almıştır. Bu nedenle de padişahların, hanedan ve saray mensuplarının, devlet ricalinin, ulemanın, tarikat mensuplarının ilgi odağı haline gelmiş, çevresinde Ona yakın olmak arzusu ile diğer türbeler ile mezarlıklar gelişmiştir.
Eyüp Sultan Külliyesi ile birlikte türbe de çeşitli dönemlerde onarılmış ve ek vakıf binaları yapılmıştır.
Türbenin etrafı Sultan III. Selim’in yaptırdığı som gümüşten bir şebeke ile çevrilidir. Bu şebeke Osmanlı maden sanatının barok üslupta yapılmış, en güzel madeni eserlerinden birisidir.

Türbenin altında zemin suyunun türbeye zarar vermemesi için Sultan II. Mahmud tarafından bazı dehlizlerin yapıldığı da söylenmektedir. Türbede çeşitli dönemlerde buraya vakfedilmiş olan zengin eşyalar bulunmaktadır. Bunların başında sandukanın üzerinde yuvarlak bir kandil gelmektedir. Sultan III. Ahmed (1703–1730) buraya altın ve gümüşten buhurdanlar, zemzem kapları hediye etmiştir. Türbenin duvarlarında Sultan I. Ahmed, Sultan III. Mustafa, Sultan III. Selim, Sultan II. Mahmud ve Sultan Abdülaziz’in yazmış oldukları levhalar bulunmaktadır. Buradaki Sancağı Şerif 1703 yılına kadar burada korunmuş, daha sonra Topkapı Sarayı Hırka-i Saadet Dairesi’ne götürülmüştür.
Türbe içerisindeki Kuran, şamdan, el yazması gibi eserlerin bazıları Topkapı Sarayı Müzesi’nde, Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’nde korunmaktadır.
 

Eyüp'ün merkezini kuşkusuz, Eyüp Camii ve Eyüp Sultan Türbesi oluşturmaktadır. Fetihten hemen sonra yapılan cami, 1458'den buyana çeşitli badireler atlatmıştır.18. yüzyılda Fatih Camii'nin yıkılmasına sebep olan depremde büyük hasar gördü. III. Selim zamanında 19 yy onarılan cami, özgün özelliklerini kaybetti. Minareleri III. Ahmet zamanından kalmadır. Külliyesinden ise günümüze sadece türbe ve hamamın bir kısmı kalmıştır. Asırlık çınar

Eyüp Sultan Hazretleri(r.a) için yaptırılan külliye tamamlandıktan sonra, etrafına evler inşa edildi. Fatih Sultan Mehmet Han, bu külliye çevresine, Bursa’dan gelenlerin yerleştirilmesini emretti. Böylece Eyüp’te, şehrin Bizans surları dışında yer alan ilk Müslüman yerleşim bölgesi kurulmuş oldu.

Osmanlı döneminde Eyüp Türbesi, Fatih Vakfiyesi gereğince cuma geceleri açık bulunur ve Kuran okunurdu. Türbede, 10 türbedar ve 72 Kuran okuyucusu olmak üzere 117 tane vazifeli bulunuyordu.

Eyüp Sultan Camiinde, minberin iki tarafında etrafı yeşil atlasla çevrili siyah Kâbe örtüsünden iki sancak vardır. Bu çifte sancaklar, Ebu Eyyub`ün (r.a) mahşer günü altında toplanılacak bayrağının hatırasını yaşatır.

 

Eyüp Sultan Türbesi`nin girişinde bir hadis-i şerif asılıdır. “Bir gün, Hz. Muhammed, Ebu Eyyub’e(r.a), dönerek “Ya Ebu Eyyüb(r.a), sana cennettin hazinelerinden bir anahtar vereyim mi?” demiş ve ardından da şöyle demişti: “La havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim.” Bu hadis-i şerifin Türkçe anlamı şöyledir: “Güç ve kuvvet, sadece Yüce ve Büyük olan Allah'ın yardımıyla elde edilir.”

 

 

Mustafa Yolcu

İstanbul’da Eyüp Sultan hazretlerini ziyarete gittiğimde, her zamanki gibi büyük bir ziyaretçi kitlesi ile karşılaştım. Cümle kapısından insanlar nerdeyse sıra ile giriyorlardı.

Türbenin önünde bulunan asırlık çınar ağacının önünden duamı okuyup çıkmak üzere iken, yanımda dua okuyan insan ile tanıştım. Aslen Malatyalı olduğunu söyleyen o insan, bana burası hakkında bilgi verdi: 

-Türbeyi karşımıza alıp durduğumuzda sağdaki kapı “ Sır kapısı”, soldaki kapı        “ Cümle kapısı”, arkadaki kapı” Kıble kapısıdır.

Sır kapısından, padişahlar Cuma Selamlığı Merasimine, kılıç kuşanma merasimine gelirlermiş. Üç kapının girişinde de evliya mezarlarının bulunduğunu, bunların manevi olarak burayı beklediklerini anlattı. Cümle kapısının girişinin sol tarafında da Fatih Sultan Mehmet’in ordusu ile fetih e katılıp şehit olan, iki adet yeni evli gelinin mezarının bulunduğu yeri gösterdi. Türbenin çevresinde, beş tane sahabe mezarının bulunduğunu söyledi. 

Şadırvanın yanında yerde bulunan, kuşların su içmesi için mermerin oyularak su havuzu haline getirildiği yeri gösterdi. Daha önceden çınarların üzerine leylekler yuva yaparlarmış. Yuvadan inip havuzdan su içip giderlermiş. 

Bütün bu anlatılanlar beni tefekkür edip (düşünmek ve ibret almak), bu mekânları daha çok tanımak ihtiyacını doğurdu. İlk iş olarak Eyüp Sultan hazretlerine ait bir kitap bularak, okuyup cehaletimi gidermeye çalıştım. 

Rasûlullah (s.a.s.) İstanbul'un fethini ashabına anlatıp, "İstanbul elbette fetholunacaktır; onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir" diye müjdelemiştir. Hicrî 52. yılda Muaviye oğlu Yezit kumandasındaki Müslümanlar, İstanbul'u kuşattılar. İslâm akidesinin dünyanın dört bir yanına yayılması hususunda çok büyük gayrete sahip olan Müslümanlar, İstanbul'un fethi ve İslâm devletinin sınırlarına dâhil olmasını çok arzuluyorlardı. Hz. Ebû Eyyüb el-Ensâri bu seferin hazırlanması için çok çalışmış ve sefere karşı çıkanlara öğütlerde bulunmuştu. Uzun bir yolculuk yapan Ebû Eyyüb, yaşının çok ilerlemesinden dolayı İstanbul'a yaklaştıkları sırada hastalanmış, Yezide öldüğü takdirde cenazesinin hemen gömülmeyerek ordunun varacağı en ileri noktaya kadar götürülmesini ve o yerde gömülmesini vasiyyet etmişti. Burada defnedilen Ebu Eyyüb, Müslümanların İstanbul'da bir sembolüdür. 

İstanbul, ashap devrinden başlamak üzere defalarca muhasara edilmiş, nihayet bu şehri fethetmek 1453 yılında Fatih'e nasip olmuştur. Ebu Eyyüb'un ölüm döşeğinde su hadisi rivayet ettiği zikredilir; "Bir Insan Cenâb-ı Hakk'a bir ortak koşmaksızın ruhunu teslim ederse, Allah onu cennete koyar." İstanbul’a kutsallık kazandıran, Peygamber'i görme şerefine erişmiş ve onu yedi ay gibi bir süre evinde misafir etmiş Ebu El Ensari, şüphesiz İstanbul'da yatan en değerli şahsiyetlerden biridir.  

Fatih Sultan Mehmet Han İstanbul’u fethetmeden birkaç yıl öncesine kadar, Ebu Eyyüb’un mezarı biliniyordu. Hatta kıtlık ve felaket zamanlarında Bizanslılar onun mezarına giderek dua ediyorlardı. Fetih sırasında mezarın yeri kaybolmuş bilinmiyordu.

Onun mezarı neredeydi? Kayıp olamazdı. Zira Allah Resulü (S.A.S.) onun korunması için dua etmiş ve: “Ey Allah’ım! Geceyi beni koruyarak geçirdiği gibi sende Ebu Eyyüb’u koru.” “Dilerim sana hiçbir kötülük dokunmaz Ey Ebu Eyyüb” buyurmuştu. 

Sultan Mehmet Han için, İstanbul'un fethi ilahi bir emirdi. O daha 4 yaşında bir şehzadeyken, büyük tasavvuf âlimi Hacı Bayram Veli, Sultan Murat’ın daveti ile Edirne’ye gelmişti. Babası Sultan Murat Hacı Bayram’a, “Şeyhim İstanbul’u alabilecek miyim?” diye sormuştu. Hacı Bayram Veli, bir süre padişahın yanında duran Şehzade Mehmet’e bakmış ve Padişah’a- ““İstanbul’un fethini ne sen, ne de ben görürüm. Onu görmek bu çocukla, şu bizim Köse’ye (Akşemsettin) nasip olacaktır.” demiştir. Şehzade Mehmet’in bilincine, İstanbul’u alma düşüncesi ilk kez o zaman ilahi olarak yerleşmişti.

 

Şehzade olarak Manisa’ya gönderildiği dönemde, bütün planlarını İstanbul’u ele geçirmek üzerine yapmıştı. İkinci defa tahta çıktığın da ise ilk işi,Bizans İmparatorluğu’nun başkenti Konstantinapolis’i fetih için hazırlıklara başlayıp, Nisan 1453 tarihinde, 21 yaşında genç bir padişah olarak İstanbul kapılarına dayanmak oldu.

 

İstanbul’u kuşatan Sultan Mehmet Han’ın derin bir düşüncesi vardı. O, yıllar önce İstanbul kuşatması sırasında vefat eden Ebu Eyyüb’ün(r.a), kayıp mezarını bulmak istiyordu. Ama çabaları bir türlü sonuç vermemişti. Hocası Ak Şemsettin de, padişahın bu arzusundan haberdardı. Bir gece rüyasında, Ebu  Eyyüp’ün(r.a) mezarı kendisine bildirildi. Padişaha müjdeyi verdi. Padişah ve hocası Ak Şemsettin önde olmak üzere, askerlerle birlikte, rüyada gösterilen yere gittiler. Vardıklarında, Ak Şemsettin seccadesini yaydı ve namaz kılmaya başladı. Namazda Ak Şemsettin’in secdesi o kadar uzun sürdü ki, askerler huzursuzlaşmaya başladı. Namaz sona erdiğinde Ak Şemsettin, gösterdiği yerin iki arşın kazılınca beyaz bir mermer çıkacağını anlattı. Orası kazıldı. Ak Şemsettin’ in dediği gibi beyaz mermer meydana çıktı. Mermerin üzerinde, “Haza kabri Halit İbni Zeyd” ibaresi yazılıydı. Ebu Eyyüb’ün, (r.a) yani o tarihten sonra İstanbul’da, Müslümanların bir simgesi olacak Osmanlı dönemindeki adı, “Hz. Halid” günümüzdeki adı ise, Eyyüb Sultan Hazretlerinin(r.a) kabri bu şekilde bulunmuş oldu.

Ebu Eyyub`ün, (r.a) kabrinin bulunması, askerler arasında büyük bir coşku yarattı. Askerler, din büyüklerinin de bu savaşta yanlarında olduğuna inandılar. Bu durum İstanbul’un fethinde önemli rol oynadı. Derler ki, bu savaş sadece ordular arasında değil, kutsallar arasında da cereyan etmiştir. Ulubatlı Hasan’ın ölürken surların üzerinde Hz. Muhammed’i (s.a.v) görmüş olması bir hayal değildir.

Eyüp Sultan Türbesi kuruluşundan günümüze kadar Müslümanların en çok rağbet ettiği, doğum, sünnet, evlenme, ölüm nedeni ile ziyaret ettikleri, çeşitli adaklar adadıkları bir ziyaretgâh konumundadır. Osmanlı hükümdarları da taklid-i seyf (kılıç kuşanma) törenlerini Eyüp Sultan Türbesinde yapmışlardır. Bundan ötürü de türbe, Osmanlı döneminde bir bakıma devlet protokolü içerisinde yer almıştır. Bu nedenle de padişahların, hanedan ve saray mensuplarının, devlet ricalinin, ulemanın, tarikat mensuplarının ilgi odağı haline gelmiş, çevresinde Ona yakın olmak arzusu ile diğer türbeler ile mezarlıklar gelişmiştir.
Eyüp Sultan Külliyesi ile birlikte türbe de çeşitli dönemlerde onarılmış ve ek vakıf binaları yapılmıştır.
Türbenin etrafı Sultan III. Selim’in yaptırdığı som gümüşten bir şebeke ile çevrilidir. Bu şebeke Osmanlı maden sanatının barok üslupta yapılmış, en güzel madeni eserlerinden birisidir.

Türbenin altında zemin suyunun türbeye zarar vermemesi için Sultan II. Mahmud tarafından bazı dehlizlerin yapıldığı da söylenmektedir. Türbede çeşitli dönemlerde buraya vakfedilmiş olan zengin eşyalar bulunmaktadır. Bunların başında sandukanın üzerinde yuvarlak bir kandil gelmektedir. Sultan III. Ahmed (1703–1730) buraya altın ve gümüşten buhurdanlar, zemzem kapları hediye etmiştir. Türbenin duvarlarında Sultan I. Ahmed, Sultan III. Mustafa, Sultan III. Selim, Sultan II. Mahmud ve Sultan Abdülaziz’in yazmış oldukları levhalar bulunmaktadır. Buradaki Sancağı Şerif 1703 yılına kadar burada korunmuş, daha sonra Topkapı Sarayı Hırka-i Saadet Dairesi’ne götürülmüştür.
Türbe içerisindeki Kuran, şamdan, el yazması gibi eserlerin bazıları Topkapı Sarayı Müzesi’nde, Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’nde korunmaktadır.
 

Eyüp'ün merkezini kuşkusuz, Eyüp Camii ve Eyüp Sultan Türbesi oluşturmaktadır. Fetihten hemen sonra yapılan cami, 1458'den buyana çeşitli badireler atlatmıştır.18. yüzyılda Fatih camii'nin yıkılmasına sebep olan depremde büyük hasar gördü. III. Selim zamanında 19 yy onarılan cami, özgün özelliklerini kaybetti. Minareleri III. Ahmet zamanından kalmadır. Külliyesinden ise günümüze sadece türbe ve hamamın bir kısmı kalmıştır. Asırlık çınar burada yer alır.


Osmanlı zamanında başlayan Eyüp'ün kutsallığı günümüze kadar gelmiştir. Padişah'ın kılıç kuşanma törenin Eyüp'te yapılması ve günümüzde ramazan aylarında en çok ziyaret edilen türbenin Eyüb El Ensari hazretlerinin türbesi olması nedeniyle, Peygamber Efendimize bu kadar yakın olan değerli şahsiyetin İstanbul'a başka bir anlam kattığı kesindir.

Eyüp Sultan Hazretleri(r.a) için yaptırılan külliye tamamlandıktan sonra, etrafına evler inşa edildi. Fatih Sultan Mehmet Han, bu külliye çevresine, Bursa’dan gelenlerin yerleştirilmesini emretti. Böylece Eyüp’te, şehrin Bizans surları dışında yer alan ilk Müslüman yerleşim bölgesi kurulmuş oldu.

Osmanlı döneminde Eyüp Türbesi, Fatih Vakfiyesi gereğince cuma geceleri açık bulunur ve Kuran okunurdu. Türbede, 10 türbedar ve 72 Kuran okuyucusu olmak üzere 117 tane vazifeli bulunuyordu.

Eyüp Sultan Camiinde, minberin iki tarafında etrafı yeşil atlasla çevrili siyah Kâbe örtüsünden iki sancak vardır. Bu çifte sancaklar, Ebu Eyyub`ün (r.a) mahşer günü altında toplanılacak bayrağının hatırasını yaşatır. 

Eyüp Sultan Türbesi`nin girişinde bir hadis-i şerif asılıdır. “Bir gün, Hz. Muhammed, Ebu Eyyub’e(r.a), dönerek “Ya Ebu Eyyüb(r.a), sana cennettin hazinelerinden bir anahtar vereyim mi?” demiş ve ardından da şöyle demişti: “La havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim.” Bu hadis-i şerifin Türkçe anlamı şöyledir: “Güç ve kuvvet, sadece Yüce ve Büyük olan Allah'ın yardımıyla elde edilir.”

 

 

Mustafa Yolcu

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 172
Toplam yorum
: 39
Toplam mesaj
: 6
Ort. okunma sayısı
: 1388
Kayıt tarihi
: 26.06.09
 
 

1953 Yılı Çorum iskilip doğumluyum.  inşaat mühendisiyim. Ankara'da ikamet ediyorum Yazılarım baz..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster